9 Eylül 2009 Çarşamba

Burası Istanbul, Londra Degil (!)




İstanbul... Sel... Çamurlu, bulanık, otoban üstünde nehir görünümü almış sularda hayatını kaybedenler, otobüslerin üstüne çıkıp yardım bekleyenler, ülkenin en büyük ve en işlek havaalanı bağlantı yolunun televizyon kameraları tarafından görülemeyecek kadar suların altına gömülmesi... Nerede yaşadığını hatırlatıyor insana, değil mi?


Bu şehir, hatta bu ülke, ne kadar gelişirse gelişsin, teknolojinin sunduğu imkanlar hayatımıza ne denli etki ederse etsin burası hala Türkiye ve biz günün birinde içindeki tüm meteorolojik olayların elle kontrol edildiği bir cam fanusun altında bile yaşayacak olsak, yine de bir şekilde sele kurban gitmeyi beceririz. Sonra da televizyonda birisinin "bu durum büyük bir ihmalin sonucunda oluşmuştur" gibi cümleler sarfedişine şahit oluruz. Ama işte o birisi Büyükşehir Belediye Başkanı olunca biraz garip bir durum oluşuyor tabi. İyi güzel evet ihmal var da, kimin ihmali o? Ben mi gidip gerekli hazırlıkları yapacaktım 10 gündür "çok fena yağış geliyor" diye yayılan istihbaratları duyup? Ben mi "aman kardeşim şu iki gün oturun evinizde" diyecektim? Hadi dedim... Beni mi dinleyecekti millet? Evet, ihmal var ve bu ihmalin sorumlusu olanlar çıkıp televizyona pişkin pişkin konuşuyorlar. Bir daha olsun, bir daha çıkıp konuşurlar aynı sıfatla. Çünkü geçmişte de oldu ve hala aynı yerde, aynı pişkinlikteler. Biraz onuru, gururu olsa zaten hepsi istifa eder. Avrupa'da olsa medya baskısından, Amerika'da olsa yine toplum baskısıyla ama şovenist esintilerle birlikte (ileride filme konu olabilsin diye), Rusya'da olsa derin devlet ayarından istifa eder bu işin sorumluları. Bizde televizyona çıkıp "ihmal var, ihmal" diye ötebiliyorlar. Japon olsa Harakiri yapar be, yuh!



Şimdi aklıma geldi. Dün akşam işten dönerken Cenk ve Tubik'i aradım, baktım Kanyon'dalar, yolumun üstü, gittim yanlarına. Muhabbet ettik, yemek yedik derken, kalkıp Ümraniye Lounge yoluna düşelim dedik. O sırada Cenk şöyle bir saptamada bulundu ki kesinlikle katılıyorum. Hep hissedip, düşünüp, kelimeye nasıl dökeceğimi bilemediğim bir saptama; Cenk döküverdi işte.

"Çok enteresan, burada insanlar sanki Türkiye'de, İstanbul'da değillermiş gibi davranıyorlar. Sanki burası Londra, Paris falan..."

Doğru valla. Yeri geldiğinde ben de aynı hissiyata kapılıyorumdur eminim; Kanyon'da değil de Londra'da Covent Garden'da oturuyormuşcasına bir halet-i ruhiye içerisine girdiğim oluyordur herhalde. Muhtemelen o an oralarda olmak istememizden kaynaklanıyor bu durum. Ama işte kısa sürüyor bu düş. Her neresiyse o mekandan çıktığın ya da herhangi bir televizyon kanalını açtığın anda bitiyor; İstanbul insanı bir anda uyandırıveriyor. Üstüne sifonu çekmek kalıyor bize. Al işte; dün akşam Londra'daymışcasına yemek yiyen muhabbet eden insanlar, bugün kimbilir ne alemdeler... Seliyle, yağmuruyla, çamuruyla, trafiğiyle çığrından çıkmış bir şehrin tırlatmak üzere olan insanları rolüne geri döndüler (Default karakter bu zaten genel olarak İstanbul'da). Belki de İkitelli'de ya da o civarlarda yaşayanlar vardı aralarında. Göğüslerine kadar yükselen suda havaalanı yolunda mahsur kaldılar. E-5'ten gelen zodyakların içindeki itfaiyecilerce kurtarıldılar belki de... Duyan da gölden bahsediyoruz sanacak ama yok işte bildiğin Basın Ekspres yolu. Hürriyet gazetesinin önü.


"Eddie'ciğim madem sevmiyorsun İstanbul'u git başka bir yerde yaşa di mi ama?"

Olur.. Mesela San Francisco'da yaşamak istemişimdir hep. Evet deprem bölgesi biliyorum. Ama istiyorum...

"Ya sana şöyle güzel bir Avrupa kıyı kasabası versek orda yaşasan sessiz sakin?"

Yok ya ben yapamam öyle. Trafik şart mesela. Her dakikayı hatta saniyeyi saymak araçta geçen, yetişebilecek miyim acaba heyecanıyla bünyeyi saran adrenalin... Ya da sabahın 3'ünde eve dönerken bir şekilde oluşmuş bulunan köprü trafiğine takılıp, camı açmak, sigara içmek boğazın üzerinde... Bunlar olmadan nasıl yaşarım? Ayrıca tatil kavramını silmiş oluruz öyle bir yerde yaşarsak. Hem tüm sene aynı yerde yaşa, hem de evinin önünden denize gir, üstelik de mutasyona uğrama korkusu olmadan. E tatil diye bir şeye ihtiyaç kalmıyor, sonra Bodrum'a gittiğimde sıkılırım mazallah, olmaz. Üstelik bir de sessiz sakin olacak ha? Yok yok, almayayım.

"E nasıl olacak orada olmaz, burada olmaz!!?"

Valla işte burada olduğu kadar olacak artık, yapacak bir şey yok. Zehirlenmişiz bir kere, kanımızda İstanbul dolaşıyor. Evet güzel şehir, turistler bile gelip iki gün görüp aşık oluyorlar. Ama işte beni zehirleyen tarafı sadece boğazı, Çamlıca'sı, İstiklal'i değil... Çilesine de vurulmuşuz. Temiz havada zehirlenir, boş otobanda salaklaşır olmuşuz. Kapkaçsız pazara pazar demez, kavga çıkmayan bara bar demez olmuşuz. Kaosla besleniyor bünyem artık; e bilmiyorum New York'u görmedim mesela ama benim için Dünya'da İstanbul'dan daha kaotik bir yer yok. Mahkumum buraya anlayacağın.


Neyse işte. Ben de bugün bu sel muhabbetinden işe gidemedim. Ümraniye nereeee, Beylikdüzü neree... Zaten İstanbul'un en normal halinde 1 küsür saat sürüyor gitmek... Hmm... Yok, yanlış bir cümle oldu bu. İstanbul'un normal hali zaten bu işte; selli, depremli, her daim trafikli. İstanbul'un anormal halinde 1 saatte gidiyormuşum ben işe; sessiz, sakin, olaysız halinde. Normal halinde evden bile çıkmamakta fayda var zaten, bugün görüldüğü üzere.

Sevgiler efendim...

3 yorum:

  1. ben düşündüm de.. ne iyi etmişiz de gazlamışız seni...

    istanbul zehirli... kokainden ne farkı var... bünyene zarar verdiğini bile bile vazgeçemiyorsun.. Kussa da yaşadığı hayale bağlanan keşler gibi, ömrümüzden yedikçe bu şehir, daha bir muhtaç daha bir bağımlı oluyoruz...

    yapacak hiççççç birşey yok..

    YanıtlaSil
  2. Sen şimdi öyle deyince aklıma geldi. Bi keresinde Tubik ile Gültepe kavşağını 1 buçuk saatte dönmüştük Metrocitye giderken.

    Bilmeyenler için söyleyeyim. Gültepe kavşağını geçmek normalde 14 saniye falan sürüyor.

    Alışmışız biz, kudurmuştan beter.

    YanıtlaSil
  3. di mi? yani mesela şimdi o gültepe kavşagında geçen ilk yarım saatten sonra, durumun anormalliğini farkederek, "eaaah yeter ulaan" şeklinde isyan etmesi gerekir milletin. gerekirse arabalarını yolun ortasında bırakıp yürüyerek devam etmesi gerekir...

    yok bu çok R.E.M klibi tadında oldu :)

    YanıtlaSil