When you are a 35 year old rational, stubborn and -sometimes- arrogant bastard like me, you have a pretty fixed idea about certain concepts of life.
It is almost impossible to change them since they are based on pure logic, which you have checked and corrected numerous times following your own "perfect" assumptions. "You" can never be wrong about them if "you" are any judge. :)
You will notice that most people in your friend-circle are going to accept you as you are while a few individuals will try to show you that you can be wrong in some of your rigid ideas about life. They will try to show you, with examples, how you are ignoring some other facts in life while simply focusing on your "realistic" assumptions. You are gong to mock them; you are going to use high amounts of sarcasm while discussing with them, because you just don't take these new ideas seriously. You think you are comfortable living according to your rules; yet you don't want to see what you may be missing, by turning your head away and see the rest of the scenery outside your line of sight.
And then... One day, totally out of the blue...
Something or somebody happens. A brighter light than the one you've been following throughout your life. It walks by you towards the other direction, leaving you with a mixture of wonderful scents and warmth to knock you off your feet. You can't help but turn your head to take a better look while you try to keep up with your "set and sure walk of life". That's when you lose your balance, start stuttering and maybe even fall down flat on your face, only to discover that it was in fact a dirty mud you've been striding in all this time.
When you get back up you are going to have two choices.
1. You will either try to catch up with your earlier walk in the mud, following a fake light, without knowing where this road is eventually going to take you.
2. You will turn around and try to walk this new road, towards this new direction, following a Wonder even your imagination couldn't have grasped until now.
If you want to go with the latter; you will have to forget everything you know, nay, everything "you THINK you know". It's a new road... One you have never set foot before.. You can't just start running on it, no.
You're going to crawl first, until your knees start bleeding.
You're going to fall down and lose your rhythm when you first start walking.
Bruised ankles, swollen feet, worn out shoes... It's not going to be easy.
You are going to have to adapt and change to this new approach after spending half of your life facing a totally different direction only to discover that it actually goes nowhere and you've already been through the finish line almost a decade ago.
Now... There is no finish line in this new road. It extends to eternity. If you can adapt and change you can turn on the cruise control and enjoy the scenery. And this time you are not going to be alone...
24 Ağustos 2015 Pazartesi
14 Nisan 2015 Salı
Başkan'ın Anlattıkları
Türkiye Dans Sporları Federasyonu Başkanı Sayın Tolgahan Çinkitaş aşağıdaki listeyi paylaşmış. Tek tek son dönemdeki "TDSF FAALİYETLERİNİ" listelemiş. İlginçtir, bu organizasyonların neredeyse tümünde TDSF sadece yasadan kaynaklı hakları gereği "izin veren kurum" rolünde. İzin için para alıyor karşılığında. Yani organizasyona en ufak katkısı ve desteği olmuyor. Elbette Sayın Başkan'ın organizasyona değer katan ve genellikle organizasyon süresinden 1-2 gün daha uzun devam eden katılımlarını buna dahil etmiyoruz. O katkının yeri apayrıdır...
Şimdi bir bakalım, bu organizasyonlarda TDSF'nin mevcut yönetimi nasıl bir rol oynamış, nasıl bir destek vermiş camiaya ve dansın gelişimine, hemen görelim:
Sayın Başkan'ın yazdığı liste üzerinden bire bir gidiyorum, yanlarına "TDSF katkısını" kırmızıyla yazarak. Bu "katıklar" TDSF ana sayfada bulunan aşağıdaki bağlantıdan referans alınmıştır:
http://tdsf.gov.tr/haber_detay/2014-2015-sezonunda-uygulanacak-olan-ucretler-hakkinda
TDSF 2014 – 2015 Sezonu Faaliyetleri
WDSF METU OPEN Organizasyonu için ODTU Spor Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 27-10-2014
TDSF: a) ULUSLARARASI WDSF YARIŞMALARI İÇİN WDSF İSİM HAKKI bedeli olan EURO/İsviçre Frangı karşılığı TL TDSF Katkı Bedeli
1. Antalya Dans Festivali Organizasyonu için Kemal Keskin ve İbrahim Keskin’e
Etkinliğin Tarihi 27-10-2014
Eskişehir Dans Festivali Organizasyonu için Angora DSK Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 27/28-03-2015
Teşekkürler TangoToIstanbul Organizasyonu için İstanbul Tango Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 26/29-03-2015
Teşekkürler Uluslararası İstanbul Dans Festivali için Kemal Keskin’e
Etkinliğin Tarihi 02-04-2015
Bodrum VİVA Dans Festevalinin Organizasyonu için Bodrum Ritim Dans Spor Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 24/25/26-04-2015
Teşekkürler ANTALYA MEDITERRANEAN LATİN DANS FESTİVALİ Organizasyonu için Burak Ürgen’e
Etkinliğin Tarihi 14-05-2015
Sporla ilgisi olmayan, tamamen eğlence amaçlı bu organizasyonlar için organizatörlerden ne kadar "katkı payı" alındığı bilinmemektedir.
Aşağıda yer alan organizasyonlar TDSF yönetimi tarafından kulüplere hiçbir RESMİ İHALE açılmadan devredilen, masrafları tamamen KULÜP TARAFINDAN karşılanan, fakat TDSF bütçesinde masraflar federasyon kasasından çıkıyor gibi gösterilen yarışmalardır.
USULSÜZDÜR!
SSD SALSA 1. Etabı Organizasyonu için AKİF OKU Dans Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 30-11-2014
Dans Sporu 1. Etabı Organizasyonu için KOÇ DANS Spor Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 06-12-2014
SSD SALSA 2. Etabı Organizasyonu için ÇABED Spor Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 27-12-2014
SSD SALSA 3. Etabı Organizasyonu için Adana Dans Atölyesi ve Spor Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 17-01-2015
1. Antalya Dans Festivali Organizasyonu için Kemal Keskin ve İbrahim Keskin’e
Etkinliğin Tarihi 27-10-2014
Eskişehir Dans Festivali Organizasyonu için Angora DSK Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 27/28-03-2015
Teşekkürler TangoToIstanbul Organizasyonu için İstanbul Tango Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 26/29-03-2015
Teşekkürler Uluslararası İstanbul Dans Festivali için Kemal Keskin’e
Etkinliğin Tarihi 02-04-2015
Bodrum VİVA Dans Festevalinin Organizasyonu için Bodrum Ritim Dans Spor Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 24/25/26-04-2015
Teşekkürler ANTALYA MEDITERRANEAN LATİN DANS FESTİVALİ Organizasyonu için Burak Ürgen’e
Etkinliğin Tarihi 14-05-2015
Sporla ilgisi olmayan, tamamen eğlence amaçlı bu organizasyonlar için organizatörlerden ne kadar "katkı payı" alındığı bilinmemektedir.
Aşağıda yer alan organizasyonlar TDSF yönetimi tarafından kulüplere hiçbir RESMİ İHALE açılmadan devredilen, masrafları tamamen KULÜP TARAFINDAN karşılanan, fakat TDSF bütçesinde masraflar federasyon kasasından çıkıyor gibi gösterilen yarışmalardır.
USULSÜZDÜR!
SSD SALSA 1. Etabı Organizasyonu için AKİF OKU Dans Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 30-11-2014
Dans Sporu 1. Etabı Organizasyonu için KOÇ DANS Spor Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 06-12-2014
SSD SALSA 2. Etabı Organizasyonu için ÇABED Spor Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 27-12-2014
SSD SALSA 3. Etabı Organizasyonu için Adana Dans Atölyesi ve Spor Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 17-01-2015
Dans Sporu 2. Etabı Organizasyonu için Star Dans Spor Kulübün
Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 17-01-2015
Dans Sporu 3. Etabı ve Türkiye Şampiyonası Organizasyonu için İtü
Dans Takımı Murat Çoruh’a
Etkinliğin Tarihi 07-02-2015
SSD SALSA 4. Etabı Organizasyonu için İtü Dans Takımı Murat Çoruh’a
Etkinliğin Tarihi 08-02-2015
SSD SALSA 5. Etabı Organizasyonu için Fit Dance Gençlik ve Spor Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 07-03-2015
Dans Sporu 4. Etabı Organizasyonu için Boğaziçi Üniversitesi Dans Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 12-04-2015
SSD SALSA 7. Etabı Organizasyonu için Muğla GDSK
Etkinliğin Tarihi 02-05-2015
Dans Sporu 5. Etabı Organizasyonu için Tango Dans Spor Kulübü
Etkinliğin Tarihi 10-05-2015
SSD SERBEST STİL Türkiye Şampiyonası Organizasyonu için İtü Dans Takımı Murat Çoruh’a
Etkinliğin Tarihi 24-05-2015
SSD SALSA 8. Etabı Organizasyonu için Bodrum Dans Kulübü
Etkinliğin Tarihi 30-05-2015
Dans Sporu 6. Etabı Organizasyonu için Bodrum Dans Kulübü
Etkinliğin Tarihi 31-05-2015
SSD A.TANGO Türkiye Şampiyonası Organizasyonu için İtü Dans Takımı Murat Çoruh’a Etkinliğin Tarihi 31-05-2015
SSD SALSA 4. Etabı Organizasyonu için İtü Dans Takımı Murat Çoruh’a
Etkinliğin Tarihi 08-02-2015
SSD SALSA 5. Etabı Organizasyonu için Fit Dance Gençlik ve Spor Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 07-03-2015
Dans Sporu 4. Etabı Organizasyonu için Boğaziçi Üniversitesi Dans Kulübü Başkanlığına
Etkinliğin Tarihi 12-04-2015
SSD SALSA 7. Etabı Organizasyonu için Muğla GDSK
Etkinliğin Tarihi 02-05-2015
Dans Sporu 5. Etabı Organizasyonu için Tango Dans Spor Kulübü
Etkinliğin Tarihi 10-05-2015
SSD SERBEST STİL Türkiye Şampiyonası Organizasyonu için İtü Dans Takımı Murat Çoruh’a
Etkinliğin Tarihi 24-05-2015
SSD SALSA 8. Etabı Organizasyonu için Bodrum Dans Kulübü
Etkinliğin Tarihi 30-05-2015
Dans Sporu 6. Etabı Organizasyonu için Bodrum Dans Kulübü
Etkinliğin Tarihi 31-05-2015
SSD A.TANGO Türkiye Şampiyonası Organizasyonu için İtü Dans Takımı Murat Çoruh’a Etkinliğin Tarihi 31-05-2015
Devam ediyoruz...
WDSF Gloria World Open Organizasyonu için Seans Organizasyona
Etkinliğin Tarihi 21-03-2015
Bu yarışma bir SEANS ve GLORIA ortak organizasyonudur. TDSF’nin yaırşma organizasyonunda en ufak bir katkısı yoktur. Sadece yarışmanın yapılması için izin vermiştir, bunu da tüzüğündeki şu kapsama dahil etmiştir:
a) ULUSLARARASI WDSF YARIŞMALARI İÇİN WDSF İSİM HAKKI bedeli olan EURO/İsviçre Frangı karşılığı TL TDSF Katkı Bedeli
Red Bull BC ONE Dünya Breakdans Şampiyonasının Türkiye elemesi Organizasyonu için Redbull’a
Etkinliğin Tarihi 29-03-2015
Aynı durum burada da geçerlidir:
ULUSLARARASI DİĞER ÖRGÜTLERİN VE DİĞER ORGANİZASYONLARIN YARIŞMALARI İÇİN 1.500,00 TL TDSF KATKI BEDELİ.
SSD SALSA 6. Etabı ve Türkiye Şampiyonası Organizasyonu için Kemal Keskin’e
Etkinliğin Tarihi 05-04-2015
Duyduğum kadarıyla bu yarışma için organizasyondan talep edilen meblağ 15000 TL civarında. Gerçek rakamı bilemiyoruz, zira TDSF yönetimi hiçbir belge sunmadı ve paylaşmıyor
WDSF Gloria World Open Organizasyonu için Seans Organizasyona
Etkinliğin Tarihi 21-03-2015
Bu yarışma bir SEANS ve GLORIA ortak organizasyonudur. TDSF’nin yaırşma organizasyonunda en ufak bir katkısı yoktur. Sadece yarışmanın yapılması için izin vermiştir, bunu da tüzüğündeki şu kapsama dahil etmiştir:
a) ULUSLARARASI WDSF YARIŞMALARI İÇİN WDSF İSİM HAKKI bedeli olan EURO/İsviçre Frangı karşılığı TL TDSF Katkı Bedeli
Red Bull BC ONE Dünya Breakdans Şampiyonasının Türkiye elemesi Organizasyonu için Redbull’a
Etkinliğin Tarihi 29-03-2015
Aynı durum burada da geçerlidir:
ULUSLARARASI DİĞER ÖRGÜTLERİN VE DİĞER ORGANİZASYONLARIN YARIŞMALARI İÇİN 1.500,00 TL TDSF KATKI BEDELİ.
SSD SALSA 6. Etabı ve Türkiye Şampiyonası Organizasyonu için Kemal Keskin’e
Etkinliğin Tarihi 05-04-2015
Duyduğum kadarıyla bu yarışma için organizasyondan talep edilen meblağ 15000 TL civarında. Gerçek rakamı bilemiyoruz, zira TDSF yönetimi hiçbir belge sunmadı ve paylaşmıyor
TDSF 2014 – 2015 Hakem Seminerleri
DANS SPORU (LATİN &STANDART) HAKEM VİZE SEMİNERİ ANKARAEtkinliğin Tarihi 02-11-2014
KATILIM PAYI: 150 TL
SALSA ADAY HAKEM KURSU VE HAKEM VİZE SEMİNERİ VE TERFİ SINAVLARI İSTANBUL
Etkinliğin Tarihi 08-11-2014
KATILIM PAYI: 300 TL
DANS SPORU (LATİN &STANDART) HAKEM GELİŞİM SEMİNERİ 1
Etkinliğin Tarihi 11-10-2014
KATILIM PAYI: 150 TL
DANS SPORU (LATİN &STANDART) HAKEM GELİŞİM SEMİNERİ 2
Etkinliğin Tarihi 20-11-2014
KATILIM PAYI: 150 TL
SERBEST STİL ADAY HAKEMLİK KURSU ANKARA
Etkinliğin Tarihi 23-11-2014
KATILIM PAYI: 300 TL
DANS SPORU (LATİN &STANDART) ADAY HAKEMLİK KURSU ANKARA
Etkinliğin Tarihi 09-02-2015
KATILIM PAYI: 300 TL
DANS SPORU (LATİN &STANDART) HAKEM GELİŞİM SEMİNERİ 3
Etkinliğin Tarihi 27-02-2015
KATILIM PAYI: 150 TL
DANS SPORU (LATİN &STANDART) HAKEM GELİŞİM SEMİNERİ 4
Etkinliğin Tarihi 23-03-2015
KATILIM PAYI: 150 TL
SERBEST STİL HAKEM VİZE SEMİNERİ, GELİŞİM SEMİNERİ VE ADAY HAKEMLİK KURSU İSTANBULDA
Etkinliğin Tarihi 28-03-2015
KATILIM PAYI: 150 + 300 TL
27 VEYA 28 NİSAN 2015 SSD SALSA ANTRENÖR GELİŞİM SEMİNERİ
Etkinliğin Tarihi 27-04-2015
KATILIM PAYI: 150 TL
ARJANTİN TANGO ADAY HAKEM KURSU VE HAKEM GELİŞİM SEMİNERİ, VİZE SEMİNERİ İSTANBUL
Etkinliğin Tarihi 18-04-2015
KATILIM PAYI: 150 + 300 TL
TDSF 2014 – 2015 Antrenörlük Kursları
BURSADA 2.KADEME ANTRENÖRLÜK KURSLARI
Etkinliğin Tarihi 26-01-2015
KATILIM PAYI: 700 TL
ANKARADA 1.KADEME YARDIMCI ANTRENÖRLÜK KURSLARI
Etkinliğin Tarihi 06-04-2015
BURSADA 2.KADEME ANTRENÖRLÜK KURSLARI
Etkinliğin Tarihi 26-01-2015
KATILIM PAYI: 700 TL
ANKARADA 1.KADEME YARDIMCI ANTRENÖRLÜK KURSLARI
Etkinliğin Tarihi 06-04-2015
Sayın Başkan'ın listesi bu kadar... Gerçekten harika işlere imza atılmış, inanılmaz bir gelir elde edilmiş.
Antrenörler, sporcular, kulüpler üzerinden muhteşem gelir elde edilmiş.
Bunun karşlığında:
- Sporculara HARCIRAH dahi verilmemiş.
- Lisanssız eğitim veren ANTRENÖR veya OKULLARa yönelik hiçbir girişimde bulunulmamış.
- Sürekli olarak "Devlet ödeneğimiz düşük" bahanesi öne sürülmüş.
- Kaynak hep sistemin içinde yer alan, federasyonun hizmet etmesi gereken aktörlerden, antrenör, sporcu ve kulüpten yaratılmış:
- ÖZERK Federasyonların en önemli gelir kapısı olan dışarıdan sponsor kaynağı yaratmaya yönelik en ufak bir girişimde bulunulmamış.
Federasyon yönetimi hep almış, hiç vermemiş.
Sporcular, antrenörler ve kulüpler ise hep VERMİŞ....
Sayın Başkan'a ve yönetim kuruluna bu son derece VERİMLİ dönem için teşekkürlerimi sunarım.
Genel Kurul delegelerine de bu muhteşem ve efsanevi dönemin devamı için gerekeni yapmalarını öneririm.
Teşekkürler.
8 Şubat 2015 Pazar
Son Umut'un Getirdikleri
Bu kadar film izleyen bir adam olarak yıllardır Türkiye'den bir oyuncunun önemli bir uluslararası bir törende ödül kazanmasını bekliyorum.
Mesela Cem Yılmaz'ı en çok bu yüzden eleştiriyordum. Çünkü artık Türk seyircisini tekrar tekrar tavlamanın Cem Yılmaz adına işin kolayına kaçmak olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar çok sevsem de Cem Yılmaz'ın artık Sadri Alışık olmayı bırakıp, biraz da, ne bileyim, mesela Jerry Lewis olabilmesini bekliyorum. Cem Yılmaz'da bu potansiyeli görüyorum zira...
Mesela Cem Yılmaz'ı en çok bu yüzden eleştiriyordum. Çünkü artık Türk seyircisini tekrar tekrar tavlamanın Cem Yılmaz adına işin kolayına kaçmak olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar çok sevsem de Cem Yılmaz'ın artık Sadri Alışık olmayı bırakıp, biraz da, ne bileyim, mesela Jerry Lewis olabilmesini bekliyorum. Cem Yılmaz'da bu potansiyeli görüyorum zira...
Bütün bunları düşünürken bir de bakıyorum Yılmaz Erdogan Water Diviner ile En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü kazanmış, Avustralya'nın en önemli sinema ödüllerinde. Yanlış olmasın, AACTA ödülleri öyle bizim tırt Kral TV Müzik Ödülleri'ne benzemez. Zaten ekli videoyu görünce anlayacaksınız işin ciddiyetini.
Ne var bunda, ne güzel işte diyeceksiniz... Sorun şu:
Yılmaz Erdoğan'ın bu ödülü aldığından kaçımız haberdarız?
Böyle bir haber nasıl olur da sosyal medyada yayılmaz?
Dün gece baktık, sözlükte bununla ilgili özel bir başlık bile yok.
Bu kadar geniş bir facebook listem var ve tek bir kişiden bile bu paylaşımı görmedim.
Twitter'da hashtag olarak rastlamadım.
Hiçbir yerde yok!
Yılmaz Erdoğan'ın bu ödülü aldığından kaçımız haberdarız?
Böyle bir haber nasıl olur da sosyal medyada yayılmaz?
Dün gece baktık, sözlükte bununla ilgili özel bir başlık bile yok.
Bu kadar geniş bir facebook listem var ve tek bir kişiden bile bu paylaşımı görmedim.
Twitter'da hashtag olarak rastlamadım.
Hiçbir yerde yok!
Water Diviner'ın ülkemizde yarattığı en önemli farkındalıktı, Russell Crowe gibi bir adamın çektiği, bizimle ilgili, bizi öven, bizim tarafımızı tutan, bizi haklı çıkartan, bize bel altı vurmayan bir filme ilgi göstermemiş olmamız... Türk milletinin büyüklüğüyle ilgili bütün verilerin toplumsal hafızadan silinmeye çalışıldığı bir dönemde, bizi silkeleyip kendimize getirecek daha iyi bir şey bulamazdık oysa. Ama hayır... Kimse çekimlerine gitmedi (Ömür Gedik yazdı), kimse filmin mutlaka izlenmesi gerektiğini söylemedi, "yahu kötü bile çıksa film, bizimle ilgili işte, gidin görün" diyemedi... Oysa Midnight Express bizi yerden yere vuruyor diye 35 senedir bu ülkenin gündeminde.
Aynı şey Yılmaz Erdoğan'a yapılıyor şimdi...
Seversiniz, sevmezsiniz... Politik açıdan doğru bulursunuz, bulmazsınız...
Kendinizden bilirsiniz, bilmezsiniz...
Türkiye'yi temsilen, bir Türk askerini canlandırdığı yabancı bir filmdeki rolüyle son derece önemli aktörlerin, yapımların yer aldığı bir törende ödül kazandı bu adam.
Seversiniz, sevmezsiniz... Politik açıdan doğru bulursunuz, bulmazsınız...
Kendinizden bilirsiniz, bilmezsiniz...
Türkiye'yi temsilen, bir Türk askerini canlandırdığı yabancı bir filmdeki rolüyle son derece önemli aktörlerin, yapımların yer aldığı bir törende ödül kazandı bu adam.
Hadi sinemadan anlamıyorsunuz, haber yapmayı da mı bilmiyorsunuz? Bu başarıyı nasıl yüceltmezsiniz?
Nasıl olur da, "Türk sinemasının ve oyuncularının önü bugün açılmış olabilir" demezsiniz?
Nasıl olur da, "Türk sinemasının ve oyuncularının önü bugün açılmış olabilir" demezsiniz?
Şaka gibi... Türk'ün gerçekten, Türk'ten büyük DÜŞMANI yok..
Sonuna kadar izleyiniz:
5 Şubat 2015 Perşembe
Whiplash
WHIPLASH
veya
(Haydi Bakalım Hoca, Hodri Meydan!
Hangimiz Daha Psikopat Görelim)
IMDB: 8,7
Metascore: 88
EMDB: 8
Yaklaşık bir ay önce Türkiye eski salsa şampiyonlarından Alper Güleçoğlu Facebook üzerinden bir mesaj attı:
"Abi Whiplash tam senlik... İzlersin."
![]() |
| J.K Simmons ve Miles Teller harika birer performans sergiliyorlar http://www.mongrelmedia.com/MongrelMedia/files/c7/c71d5881-a584-4261-8e3c-5c33ae1244a7.jpg |
Zaten ilanları ve fragmanıyla dikkatimi çekmiş bir filmdi ama son 2-3 haftalık süreçte filmle ilgili bana direkt gelen veya insanların paylaşımlarından gördüğüm övgüler bitmek bilmedi. NihayetWhiplash'i Pazartesi akşamı Cinemaximum Akasya'nın VIP salonunda izledim. Sadece 26 kişilik bir salon ve ayak destekli, geniş, yatabilen koltuklarıyla ekstradan vereceğiniz 5-6 TL farka fazlasıyla değiyor. Çok uzun veya çok popüler filmler için kalabalıktan kaçmak adına iyi bir çözüm. Tavsiye ederim.
Whiplash uzun uzun değerlendirilmesi gereken, sıradışı bir film. Yönetmeninden, oyunculuk performanslarına kadar derinlemesine inceleyebiliriz. Fakat özetlememiz gerekirse;
Whiplash rahatsız bir film.
"Rahatsız edici" değil, yanlış olmasın... Sadece "rahatsız". Rahata bir türlü eremiyor; hatta ermek istemiyor. İlla bir şey batacak, başka türlü olamıyor, olduramıyor Whiplash.
Whiplash çok güçlü bir film.
Kenarlarında gezinemezsiniz. Tam orta yerinde, içinde tutar sizi Whiplash. Canınız istediğinde birkaç saniye de olsa filmin dışına çıkıp, sonra tekrar odaklanamazsınız. Öyle yarım yamalak izleyemezsiniz Whiplash'i, buna müsaade etmez. Karakterleri gibi, senaryosu gibi bu anlamda da uç bir noktada Whiplash.
Whiplash cesur bir film.
Daha 20. saniyesinde hem protagonisti, hem antagonist'i aynı kareye sürüp çatışma yaratan bir senaryo her filmin göze alacağı iş değildir. Önce birini tanıtır, hayatından kesitler verir; sonra diğerine odaklanır konvansiyonel sinema. Whiplash'in konvansiyonel kalmak gibi bir derdi yok, gelişine vuruyor.
Whiplash dengesiz bir film.
Yine kötü anlamda değil... Hangi karaktere karşı ne hissedeceğinizi, bir olaya karşı ne tepki vereceğinizi bilemiyorsunuz. Filmin başından sonuna kadar böyle gidiyor. J.K Simmons'ın fragmanlardan itibaren "ooo abi problemli" hissiyatı yaratan Fletcher karakteri hakkında, film bittikten sonra bile ne düşüneceğinizi bilemiyorsunuz. Sonra fark ediyorsunuz ki Andrew'a "saflığından" dolayı kızmaya hakkınız yok. Çünkü sizinle de aynı şekilde oynamış Whiplash.
Whiplash doyurucu bir film.
Bunu iyi anlatabilmek için tam tersine dair bir örnek verelim. John Wick doyurucu bir film değildi mesela. Üzerine 1,5 porsiyon sinema daha alsam anca doyardım. İşte John Wick'i izledikten sonra içinizde oluşan boşluğu dolduran o 1,5 porsiyon sinema Whiplash'tir. Sadece doyurucu değildir; aynı zamanda da lezzetlidir. Yedikçe yiyesiniz gelir; son dilime geldiğinizi farkettiğinizde, daha yavaş çiğnemek, o son lokma hiç bitmesin istersiniz.
![]() |
| Fletcher'ın bu "kalaylamaları" seyirciyi yeniden orta okul yıllarına götürüyor http://waytooindie.com/wp-content/uploads/2014/12/jk-simmons-whiplash.jpg |
Bütün bunların yanında, filmi izlemeden önce etrafımdan aldığım Forrest Gump, The Usual Suspects, Shawshank Redemption ötesi tepkilerin yarattığı beklentinin yersiz olduğunu da söylemeliyim. Bu suni beklenti yüzünden filmi belki de hak ettiği yere koyamadım; zira bende yaratılan algıyı karşılayamadı. Whiplash etraftan gelen tepkiler çerçevesinde "abartılmış" (overrated) bir yapımdır. Fakat American Sniper'ın En İyi Film Oscar'ına aday olduğu ortamda gerçekten de başyapıttır.
Sonuç olarak Whiplash özgün bir senaryo, başarılı bir kurgu ve harika oyunculuk performansları içeren, çok iyi bir film, Oscar alacaktır, özellikle J.K Simmons'ın performansı altın heykelciği hak eder cinsten. En iyi film alabileceğini zannetmiyorum.
Eğer jazz müziğiyle ilgileniyorsanız, film boyunca çalan şarkılara arkadaşının düğününde Imperial March duymuş Star Wars fan'ı tepkisi vereceğinizden eminim. Eğer jazz müziğiyle pek ilgilenmediyseniz, bu film başlamanıza vesile olabilir. Çok başarılı performanslar var. Soundtrack albümü mutlaka edinilmeli...
Arşivimizde 10 üzerinden 8'lik filmler arasında kıymetli bir yeri olacaktır; Oscar'lık başyapıtlar rafının hemen altında...
Birdman incelemesinde görüşmek üzere ;)
4 Şubat 2015 Çarşamba
St. Vincent ve Aziz Bill Murray
St.Vincent (Komşum Bir Melek)
Halen gösterimde olan filmin naçizane değerlendirmesidir efendim...
IMDB: 7,3
Metascore: 64
EMDB: (Eddie's Movie Database): 7,5
Metascore: 64
EMDB: (Eddie's Movie Database): 7,5
Başrol: Bill Murray
Yönetmen: Theodore Melfi
Yönetmen: Theodore Melfi
![]() |
| http://i.ytimg.com/vi/YVHqTF203_0/maxresdefault.jpg Vincent çiçek sularken 48 fıskiye gücündedir. |
St. Vincent sadece Bill Murray'in kariyerine sirayet eden bu istikrarı korumakla kalmıyor, sinemada komedinin sıradanlaştığı, kahkahanın fazlasıyla ucuzladığı bir dönemde, kaliteyi yeniden tanımlıyor.
Basit kelime oyunları, bel altı espriler, aynı "geyiğin" defalarca tekrarıyla değil, anlattığı hikaye ve karakterlerle gülümsetiyor St. Vincent. Hikayenin içerisinde komedi de var, dram da. İçinizi cız ettirecek "bu da mı gol değil" anlarıyla harmanlanan, gözyaşlarınızla ıslanan bir komedi St.Vincent.
Basit kelime oyunları, bel altı espriler, aynı "geyiğin" defalarca tekrarıyla değil, anlattığı hikaye ve karakterlerle gülümsetiyor St. Vincent. Hikayenin içerisinde komedi de var, dram da. İçinizi cız ettirecek "bu da mı gol değil" anlarıyla harmanlanan, gözyaşlarınızla ıslanan bir komedi St.Vincent.
Eşinden ayrı bir annenin büyümüş de küçülmüş oğlu ile yaşlı, huysuz, bildiğini okuyan adamın ilişkisini ele alması itibariyle, filmin "About A Boy" (respect, Nick Hornby) ile benzerlik taşıdığını söyleyebiliriz. Bill Murray'in Vincent karakteri ise The Big Lebowski'de Jeff Bridges ile efsaneleşen "The Dude", American Beauty'de Kevin Spacey'in canlandırdığı "Lester Burnham" ve biraz da Married With Children'daki Al Bundy karakterleriyle ortak yönler taşıyor. Karakter Bill Murray'e o kadar yakışmış ki, sanki her hareketi, her repliği özel hazırlanmış gibi duruyor. Henüz filmin ilk cümlesinden, film bittikten sonra sizi 10 dakika boyunca yerinize mıhlayan "credits" bölümünün sonuna kadar Vincent'a -ve çorap üstü sandaletlerine -kilitleniyorsunuz.
![]() |
| Hayattan bezdiğiniz zamanlarda, Groundhog Day ve Phil'i hatırlayın ;) http://www.sammcnerney.com/wp-content/uploads/2015/01/groundhog-day.jpg |
Neyse efendim... Netice olarak, St. Vincent, hele ki "ain't us" ve "anus" arasındaki telafuz benzerliğinden 8 kez espri çıkartmaya çalışan The Interview gibi seviyesiz işlerin prim yaptığı bir dönemde, gerçek bir başyapıt sayılmalıdır.
Keyif alacaksınız. Alamazanız yine gelin, size göre de bir film buluruz elbet... smile emoticon
3 Kasım 2014 Pazartesi
METU Open Efsanesi
(Dansla İlgilidir)
Geleneksel bir hal alan Uluslararası METU Open Dans Sporu yarışmaları bu sene 13. kez düzenlendi Ankara'da.
Ben de geleneksel olarak yine gidemedim izlemeye...
Fakat bu kez oturduğum yerden izleme şansım oldu. İnternet'te stream olarak yayımlandı yarışma. Üstelik de öyle "hadi bakim arkadaş al sen şu kamerayı eline, çek işte bir şeyler" kafasında, titreyen, sallanan bir görüntü ile de değil... Jimmy Jeep'ler sabit kameralar, görüntü geçişleri...
Son derece kaliteli, dans sporuna başladığımız ilk yıllarda imrendiğimiz, izlerken hayranlıkla ağız suyu akıttığımız profesyonel görüntüler vardı yayında.
Son derece kaliteli, dans sporuna başladığımız ilk yıllarda imrendiğimiz, izlerken hayranlıkla ağız suyu akıttığımız profesyonel görüntüler vardı yayında.
Duygulandım ve de kıskandım ne yalan söyleyeyim. Çünkü yıllar öncesinden bu yana, dans sporu yarışmalarının ülkemizde gelmesi gereken noktanın bu olduğunu, soğuk spor salonu atmosferinden balo salonu seviyesine geçilmesi gerektiğini söylüyoruz. METU Open da bir spor salonunda yapıldı ama o salona oyle bir makyaj yapılmıştı ki, baktığınız zaman dekore edilmiş Swissotel Fuji salonundan farkı yoktu...
Hep söyledik... Kalite arıyorsanız, o kaliteyi en temelden başlatmak gerekiyor. Sporcuya kaliteli yarışma ve idman imkanları sunmazsanız, sporcunun ulaşabileceği kalite seviyesini de sınırlamış olursunuz.
Dans sporundaki kaliteyi arttırdığı için,
her geçen yıl üzerine koyduğu için,
dans sporu yarışmalarını ülkemizde "aman ha kot pantolonla gitmeyelim, ceketsiz gitmeyelim, ayıp olur vallahi" seviyesine bir adım daha yaklaştırdığı için;
METU Open bu ülkenin açık ara Dans Sporu gururudur.
her geçen yıl üzerine koyduğu için,
dans sporu yarışmalarını ülkemizde "aman ha kot pantolonla gitmeyelim, ceketsiz gitmeyelim, ayıp olur vallahi" seviyesine bir adım daha yaklaştırdığı için;
METU Open bu ülkenin açık ara Dans Sporu gururudur.
Bugün dünya şampiyonalarında final gören çiftlerimizin eğitmenlerini yetiştirdiği için;
Yarın dünya şampiyonalarında final görecek çiftlerimizin eğitmelerini de yetiştirecek adımları attığı için;
Bugünün dünya şampiyonlarını burnumuzun dibine getirdiği için;
ODTÜ Eşli Danslar Topluluğu bu ülkenin açık ara, bir numaralı Dans Sporu Lokomotifidir,
Yarın dünya şampiyonalarında final görecek çiftlerimizin eğitmelerini de yetiştirecek adımları attığı için;
Bugünün dünya şampiyonlarını burnumuzun dibine getirdiği için;
ODTÜ Eşli Danslar Topluluğu bu ülkenin açık ara, bir numaralı Dans Sporu Lokomotifidir,
Topluluğun dününde ve bugününde emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.
Önünüzde saygıyla eğiliyorum.
Önünüzde saygıyla eğiliyorum.
Darısı ülkemin "Türkiye Şampiyonaları", "Federasyon Kupaları", "Kulüplerarası yarışmalarının" başına...
30 Ekim 2014 Perşembe
Oynamadan Maç Almak
İsmail Kartal hocamız her mikrofon karşısına geçtiğinde, soylediklerini her dinlediğimde veya okuduğumda gerilim filmi izlermiş gibi koltuğa yapışıyorum. Bu kez de Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi öncesi basın toplantısında Diego'yla ilgili olarak döktürmüş, sağolsun...
http://www.ntvspor.net/haber/futbol/116135/besiktastan-daha-formdayiz?utm_source=dlvr.it&utm_medium=twitter
Diego takıma henüz adapte olamamış, o yüzden fazla forma şansı bulamıyormuş.
İsmail Hoca'nın Diego'dan beklentisi "oynadığı zaman maç almasıymış".
Sonuna kadar katılıyorum...
Biz de Diego'dan oynadığı zaman maç almasını bekliyoruz.
Diego zatan hangi takımda oynasa, beklenti böyle olur.
Çünkü o kadar kaliteli bir oyuncu Diego.
Fakat işte bu sezon henüz herhangi bir maçı tek başına alamadı Diego...
Neden alamadı biliyor musunuz?
Çünkü doğru dürüst oynatılmadı!
Kaç maça ilk 11 başladı?
Kaç dakika sahada kaldı?
Kritik duruma gelen bütün maçlarda sahadan ilk alınan hep Diego değil miydi?
Peki diğer oyuncular için de "bize maç almasını bekliyoruz" diyor mu İsmail Hoca?
Mesela Alves için, Sow için, Kuyt için, Emenike için?
Eğer diyorsa... Mesela Akhisar maçını alamadıklarında, neden kenara çekilmediler?
Yok eğer bunu diğer oyuncular için demiyorsa, Diego'nun suçu ne?
Çok kaliteli oyuncu olmak mı?
Ligin tel tel dökülen takımlarından Gençlerbirliği ile içeride oynarken bile ilk 11'e almadı Diego'yu İsmail Hoca.
Sonra da "Diego takıma henüz ısınamadı", "Diego'dan maç kazanmasını bekliyoruz"...
Saha içinde olmadan maç kazanmak futbolcunun değil Teknik Direktör'ün işidir.
Futbolcu Diego'yu "kenarda oturduğu" maçları "alamadığı" için beğenmeme hakkı varsa İsmail Kartal'ın
Teknik Direktör İsmail Kartal'ı "kenarda, takımın başında olmasına rağmen maçları alamıyor" diye eleştirme hakkı vardır cemaatin :)
Bu devirde hala tek bir oyuncudan "maçı almasını" bekleyen Teknik Direktör de az bulunur, o da ayrı meseledir...
http://www.ntvspor.net/haber/futbol/116135/besiktastan-daha-formdayiz?utm_source=dlvr.it&utm_medium=twitter
Diego takıma henüz adapte olamamış, o yüzden fazla forma şansı bulamıyormuş.
İsmail Hoca'nın Diego'dan beklentisi "oynadığı zaman maç almasıymış".
Sonuna kadar katılıyorum...
Biz de Diego'dan oynadığı zaman maç almasını bekliyoruz.
Diego zatan hangi takımda oynasa, beklenti böyle olur.
Çünkü o kadar kaliteli bir oyuncu Diego.
Fakat işte bu sezon henüz herhangi bir maçı tek başına alamadı Diego...
Neden alamadı biliyor musunuz?
Çünkü doğru dürüst oynatılmadı!
Kaç maça ilk 11 başladı?
Kaç dakika sahada kaldı?
Kritik duruma gelen bütün maçlarda sahadan ilk alınan hep Diego değil miydi?
Peki diğer oyuncular için de "bize maç almasını bekliyoruz" diyor mu İsmail Hoca?
Mesela Alves için, Sow için, Kuyt için, Emenike için?
Eğer diyorsa... Mesela Akhisar maçını alamadıklarında, neden kenara çekilmediler?
Yok eğer bunu diğer oyuncular için demiyorsa, Diego'nun suçu ne?
Çok kaliteli oyuncu olmak mı?
Ligin tel tel dökülen takımlarından Gençlerbirliği ile içeride oynarken bile ilk 11'e almadı Diego'yu İsmail Hoca.
Sonra da "Diego takıma henüz ısınamadı", "Diego'dan maç kazanmasını bekliyoruz"...
Saha içinde olmadan maç kazanmak futbolcunun değil Teknik Direktör'ün işidir.
Futbolcu Diego'yu "kenarda oturduğu" maçları "alamadığı" için beğenmeme hakkı varsa İsmail Kartal'ın
Teknik Direktör İsmail Kartal'ı "kenarda, takımın başında olmasına rağmen maçları alamıyor" diye eleştirme hakkı vardır cemaatin :)
Bu devirde hala tek bir oyuncudan "maçı almasını" bekleyen Teknik Direktör de az bulunur, o da ayrı meseledir...
23 Ekim 2014 Perşembe
Nasreddin Hoca?
Son yılların en iyi takımlarından, Dortmund'a 4-0 yenilmek ayıp değildir. Brezilya'nın Dünya Kupası Yarı Finali'nde kendi evinde Almanya'dan, Roma'nın da daha dün Bayern'den evinde 7'şer tane yediği ortamda, Dortmund da gelip sana 4 tane atabilir. Belli ki Almanlar bir işler çeviriyor, bir anormallik var, takmayacaksın kafayı, geçeceksin... En kötü, Amerika gelir halleder, rahat olacaksın...
Esas kafayı takman gereken, esas AYIP olan şudur... Dortmund'a 4-0 yenilmenin aslında bu denli normal olduğu, ayıplanmadığı bir ortamda, hocanın çıkıp "beni takımın başına 4. yıldızı almamız için getirdiler, Şampiyonlar Ligi için değil" demesidir ayıp. "Bizim zaten maça çıkarken galip gelelim diye bir niyetimiz yoktu, öylesine çıktık, bir de maç başına para veriyorlarmış zaten, oh mis" demektir... Çok büyük ayıptır.
Havaya, trafiğe, ulaşımsızlığa, PassoLig'e rağmen stada gelen taraftara ayıptır;
O taraftarı oraya taşırken İstanbul trafiğinde kalan son aklını da teslim eden otobüs şoförlerine ayıptır;
Kulübün tarihine, Süper Kupa, UEFA Kupası alan eski futbolcularına, hocalarına ayıptır;
Sezon başı formana koyacak reklam bulamazken, Şampiyonlar Ligi'nde sana destek veren sponsorlarına ayıptır;
Seni ciddiye alıp, ciddi ciddi karşına çıkan, rakibine ayıptır;
Maçtan sonra "1 yılda 3 hoca değiştirerek bu işler olmaz" diyerek aslında senin koltuğunu senin için savunan Jürgen Klopp'a ayıptır.Maç sırasında top toplayan çocuğa ayıptır;
90 dakika 22 adam tarafından tekme yiyen, her tarafı çamur olan topa ayıptır topa!
Kimse kusura bakmasın ama Prandelli bu lafı edebiliyorsa benim düşündüğüm, ona kondurduğum bize bir şeyler katacak, öğretecek usta futbol alimi değil demektir.. Büyük hayal kırıklığıdır benim adıma. Yönetim sana ne hedef koyarsa koysun, sen kendi kariyerinin onuru için bunu bu şekilde kaybedilen bir maçtan sonra kamuoyuyla paylaşmazsın.
Paylaşırsan, eşekten düştüğünde "ben zaten inecektim" diyen Nasreddin Hoca muamelesi yapılacağını da bilmelisin.
Bence ya Prandelli çıkıp özür dilemelidir, taraftardan, eski futbolculardan, top toplayan çocuktan ve hatta toptan; ya da bir dakika daha bu görevde kalmadan gönderilmelidir. Ancak bu şekilde, ya Prandelli, ya da yönetim "vizyonsuzluk" suçundan beraat edebilir.
Tıpkı Akhisar ve Galatasaray mağlubiyetlerinden sonra, 3 senedir asistanlığını yaptığı, önceki sene rahat rahat şampiyon olmuş ve tek bir oyuncusunu bile kaybetmeyip üzerine Diego'yla desteklenmiş takımı için "hala gelişiyoruz" diyen İsmail Kartal gibi, Prandelli de artık "yönetimin getirdiği adam" değil, "bu büyük takımların patronluğunu hak eden adam" gibi davranmaya başlamalıdır.
Esas kafayı takman gereken, esas AYIP olan şudur... Dortmund'a 4-0 yenilmenin aslında bu denli normal olduğu, ayıplanmadığı bir ortamda, hocanın çıkıp "beni takımın başına 4. yıldızı almamız için getirdiler, Şampiyonlar Ligi için değil" demesidir ayıp. "Bizim zaten maça çıkarken galip gelelim diye bir niyetimiz yoktu, öylesine çıktık, bir de maç başına para veriyorlarmış zaten, oh mis" demektir... Çok büyük ayıptır.
Havaya, trafiğe, ulaşımsızlığa, PassoLig'e rağmen stada gelen taraftara ayıptır;
O taraftarı oraya taşırken İstanbul trafiğinde kalan son aklını da teslim eden otobüs şoförlerine ayıptır;
Kulübün tarihine, Süper Kupa, UEFA Kupası alan eski futbolcularına, hocalarına ayıptır;
Sezon başı formana koyacak reklam bulamazken, Şampiyonlar Ligi'nde sana destek veren sponsorlarına ayıptır;
Seni ciddiye alıp, ciddi ciddi karşına çıkan, rakibine ayıptır;
Maçtan sonra "1 yılda 3 hoca değiştirerek bu işler olmaz" diyerek aslında senin koltuğunu senin için savunan Jürgen Klopp'a ayıptır.Maç sırasında top toplayan çocuğa ayıptır;
90 dakika 22 adam tarafından tekme yiyen, her tarafı çamur olan topa ayıptır topa!
Kimse kusura bakmasın ama Prandelli bu lafı edebiliyorsa benim düşündüğüm, ona kondurduğum bize bir şeyler katacak, öğretecek usta futbol alimi değil demektir.. Büyük hayal kırıklığıdır benim adıma. Yönetim sana ne hedef koyarsa koysun, sen kendi kariyerinin onuru için bunu bu şekilde kaybedilen bir maçtan sonra kamuoyuyla paylaşmazsın.
Paylaşırsan, eşekten düştüğünde "ben zaten inecektim" diyen Nasreddin Hoca muamelesi yapılacağını da bilmelisin.
Bence ya Prandelli çıkıp özür dilemelidir, taraftardan, eski futbolculardan, top toplayan çocuktan ve hatta toptan; ya da bir dakika daha bu görevde kalmadan gönderilmelidir. Ancak bu şekilde, ya Prandelli, ya da yönetim "vizyonsuzluk" suçundan beraat edebilir.
Tıpkı Akhisar ve Galatasaray mağlubiyetlerinden sonra, 3 senedir asistanlığını yaptığı, önceki sene rahat rahat şampiyon olmuş ve tek bir oyuncusunu bile kaybetmeyip üzerine Diego'yla desteklenmiş takımı için "hala gelişiyoruz" diyen İsmail Kartal gibi, Prandelli de artık "yönetimin getirdiği adam" değil, "bu büyük takımların patronluğunu hak eden adam" gibi davranmaya başlamalıdır.
Etiketler:
futbol,
Galatasaray,
Prandelli,
Şampiyonlar Ligi
22 Ekim 2014 Çarşamba
Milli Takım Derken?
(Dansla ilgilidir)
Sarajevo'da yapılan yarışmaya Türkiye'den katılan ve derece alan tüm sporcuları tebrik ederim. Sadece derece almak değil, devletin resmi kurumu olan federasyondan en ufak destek görmeden -hatta zaman zaman engel görerek- bir uluslararası yarışmaya katılmak da tebrik edilmesi gereken bir durumdur. Tüm sporculara tebriklerimi sunarım.
Gelelim işin sıkıntılı kısmına... Şunu ifade etmeden geçmemek gerekiyor... Yarışmaya katılan çok sayıda sporcu olmasına rağmen, bu yarışmaya katılım aslında tamamen IDO organizasyonu üzerinden yürümesine rağmen, bazı sporcularımızın "milli takım" olarak lanse edilmesi ve Türkiye'den katılan diğer sporcular sanki yokmuş gibi davranılması son derece rahatsız edici bir durumdur. Katılım o kadar IDO üzerinden yürümektedir ki, İstanbul'da geçtiğimiz aylarda "üniversite öğrencileri arası eleme" yapıldı bu yarışma için. Yarışmaya katılmak istiyorsanız, Türkiye'den katılmak istiyorsanız ve bir üniversite öğrencisiyseniz, o elemeye girmeden katılamıyormuşsunuz. Yani mesela üniversite değil de, "taksiciler cemiyeti arası eleme" yapılmış olsa, yarışmaya Türkiye'den katılmak isteyen taksi şoförleri bu elemeye girmeden katılamayacaklar. O derece kontrolü altında katılım IDO organizasyonunun....
Fakat işte bir o kadar da serbest katılım. Üniversite öğrencisi değilseniz, Türkiye'den katılmak için IDO ile direkt irtibata geçmek yeterli. Bu noktada bir elemeye girip girmemiş olmanızı önemsemiyorlar... Bir o kadar da "open" yani açık katılımlı bir yarışma...
Dolayısıyla bu yaırşmaya katılım "milli takım" düzeyinde değildir. Bireysel katılımın söz konusu olduğu bir yarışmada, Türkiye'den katılan başka sporcular da olmasına rağmen sadece belirli isimleri "milli takım" parantezine almak doğru olmuyor maalesef.
"Milli Takım" ibaresinin bu noktada iyi tanımlanması gerekiyor. Neye göre, kime göre belirleniyor bu milli takım, iyi düşünmek gerekiyor. Futboldaki gibi "Ali gelsin, Veli gelmesin" kıvamında bir seçicilik durumu dansta söz konusu olmadığına göre ve de üstelik "milli takım" olarak gösterilen ekibin haricinde de bu yarışmaya Türkiye'den katılmak mümkün olduğuna göre, aslında bu yarışma çerçevesinde "milli takım" diye bir kavram geçerli değildir.
Olayı sadece "milli takım" olarak lanse edilen sporcular üzerinden okursak, o kapsamda gosterilmeyen sporcularımızın aldıkları dereceleri ne yapacağız? Yok mu sayacağız? "Türkiye'yi temsil etmiyor" mu diyeceğiz? "Bu derece milli ama o derece milli değil" mi diyeceğiz?
Şimdi mevzu çıkacak belki ama bunu yazmadan geçemezdim.... Kamuoyunun yanılmasını sağladığını düşündüğüm bu durumu, yine kamuoyuyla paylaşmasam olmazdı. Hangi gazetenin veya makamın bu yanlış enformasyonu destekler bilgiler paylaştığını da pek umursamıyorum, zira o kurumlar da orijinal kaynaklardan hatalı şekilde bilgilendiriliyorlar. Bu durum yarışmaya katılan ve/ veya derece alan sporcuların,,antrenörlerinin ve kulüplerinin başarısını indirgemez. Herkese tekrar tebrikler.
Yarışmaya "Türkiye'yi Temsilen" veya Milli Takım olarak DEĞİL de, "Türkiye'den" katılan tüm sporcularımızın listesi şu şekildedir... (Resmi yarışma sitesinden derlenmiştir http://www.ido-dance.com/…/i…/results/calendar/2014_796.html)
EUROPE CUP ARJANTIN TANGO (Toplam katılım 5 çift - Türkiye'den katılım 2 çift)
Onurhan Ateşli - Pınar Ulus - (1.lik)
Bahadır Okyar - Gonca Alhan - (3.lük)
Bahadır Okyar - Gonca Alhan - (3.lük)
EUROPEAN CHAMP. SALSA ( Toplam katılım 23 çift - Türkiye'den katılım 5 çift - Toplam 6 ülkeden katılım)
Cem Demir - Melisa Sahra Katılmış - 3. lük
Emel Eda Comlekci - Ali Raşit Beyler - 7. lik (1 farklı çift ile paylaşıyorlar)
Alp Yamralıoğlu - Begüm Çubuk - 10.luk (1 farklı çift ile paylaşıyorlar)
Nursel Can - Can Citlenbek - 14.lük (2 farklı çift ile paylaşıyorlar)
Tutkum Cecim - Turgut Sert - 20.lik (3 farklı çift ile paylaşıyorlar)
Emel Eda Comlekci - Ali Raşit Beyler - 7. lik (1 farklı çift ile paylaşıyorlar)
Alp Yamralıoğlu - Begüm Çubuk - 10.luk (1 farklı çift ile paylaşıyorlar)
Nursel Can - Can Citlenbek - 14.lük (2 farklı çift ile paylaşıyorlar)
Tutkum Cecim - Turgut Sert - 20.lik (3 farklı çift ile paylaşıyorlar)
WORLD CUP BACHATA - (Toplam 11 Çift - Türkiye'den 1 çift - Toplam 3 ülkeden katılım)
Tutkum Cecim - Turgut Sert - 9.luk ( 3 farklı çift ile paylaşıyorlar)
WORLD CUP LATINO SHOW - FEMALE SOLO Junior (Toplam 6 yarışmacı, Türkiye'den 1 yarışmacı, Toplamda 4 farklı ülke)
Begüm Çubuk - 3.lük
WORLD CUP LATINO SHOW - FEMALE SOLO Adults (Toplam 5 yarışmacı, Türkiye'den 1 yaırşmacı, Toplamda 2 farklı ülke)
Emel Eda Comlekci - 5.lik
WORLD CUP LATINO SHOW - MALE SOLO Adults ( Toplam 5, Türkiye'den 1 yarışmacı, Toplamda 3 farklı ülke)
Al Yamralıoğlu - 4.lük
WORLD CUP LATINO SHOW - DUOS - Adults ( Toplam 8 çift, Türkiye'den 1 çift, Toplamda 4 farklı ülke)
Nursel Can - Can Citlenbek - 3.lük
Sadece "milli" sıfatıyla başarılarının paylaşımına şahit olduğumuz arkadaşlarımızı değil, katılan herkesi tekrar tebrik ederim. Başarılarınızın devamını dilerim.
22 Eylül 2014 Pazartesi
İzlemeye Doyamıyorum
Fenerbahçe'nin Gaziantepspor ile Pazar akşamı oynayacağı maçın öncesinde, Cumartesi sabahı kahvaltımı yaparken NTVSpor'un haber bültenine takıldı gözlerim. Günlük haberleri paylaşırken sıra Fenerbahçe'ye gelmişti ve idmana kimlerin çıktığı, sakatların son durumu ve benzeri klasik bilgiler sunuluyordu.
Derken... Bir ara ekranın altında haberin başlığını taşıyan "Fenerbahçe Gaziantepspor hazırlıklarını sürdürdü" veya benzeri bir anlama gelmesi gereken yazıya takıldı gözüm. Şöyle yazıyordu:
"Brezilyalı formayı kaptı"
Piyasada dönen bu bonservislerle, maç başınalarla,
Avrupa'nın en iyi oyuncularından bile fazla kazanan, yeteneklerini Kaf Dağı'nın ötesinde gördüğümüz,
Neredeyse tamamı "önümüzdeki maçlara bakacağız" adlı ortak dil haricinde iki kelimeyi bir araya getiremeyen topçularımızla,
Daha forma sponsoru bile olmayan büyüklerimiz,
Derken... Bir ara ekranın altında haberin başlığını taşıyan "Fenerbahçe Gaziantepspor hazırlıklarını sürdürdü" veya benzeri bir anlama gelmesi gereken yazıya takıldı gözüm. Şöyle yazıyordu:
"Brezilyalı formayı kaptı"
Diego'dan bahsediyordu. Yeni transfer, Diego Ribas. Geçtiğimiz sene İspanya Ligi'ni ezeli rakibi Real Madrid ve son maçta Arda, Diego Costa sakatlıklarına rağmen deplasmanda üstesinden geldiği Barcelona'nın önünde şampiyon bitiren Atletico Madrid'in orta saha oyuncusu olan Diego Ribas.
Fenerbahçe'nin yıllardır istediği ve bu sezona girerken yaptığı yegane transfer olan Diego Ribas.
Formayı kapmış... Bak bak...
İsmail Kartal'ın gözüne girmiş, idmanlardaki performansı umut vericiymiş, zaten Trabzon deplasmanında da ilk 11'de başlamışmış.... Hani bilmesek, Fenerbahçe'nin kadrosunda Cristiano Ronaldo ve Messi var da, Diego formayı onlardan kapıyor zannedeceğiz.
Oysa kimden "kapıyor" formayı Diego? Gaziantepspor maçının 58. dakikasında yerini kime bıraktıysa ondan kapıyor belli ki. Yani Alper Potuk'tan.
Fenerbahçe'nin yıllardır istediği ve bu sezona girerken yaptığı yegane transfer olan Diego Ribas.
Formayı kapmış... Bak bak...
İsmail Kartal'ın gözüne girmiş, idmanlardaki performansı umut vericiymiş, zaten Trabzon deplasmanında da ilk 11'de başlamışmış.... Hani bilmesek, Fenerbahçe'nin kadrosunda Cristiano Ronaldo ve Messi var da, Diego formayı onlardan kapıyor zannedeceğiz.
Oysa kimden "kapıyor" formayı Diego? Gaziantepspor maçının 58. dakikasında yerini kime bıraktıysa ondan kapıyor belli ki. Yani Alper Potuk'tan.
İşte Türk Futbolu'nun esas sorunu da burada başlıyor. Diego Ribas sağlam bir kariyeri olan, daha 18-19 yaşında Robinho ile yan yana oynarken bütün dünyanın dikkatini çekmiş, sıradışı bir futbolcu. Ronaldo ve Messi seviyesinde değil belki ama "baş altı" kategorisine rahatlıkla koyabileceğimiz bir isim. Böyle bir adam Türkiye Süper Ligi'nde Fenerbahçe dahil her takımda kafadan oynar. Takımı onun etrafına şekillendirsen, oyun sistemini ona göre düzenlesen kimse "ne yapıyorsun" diye soramaz. Yani, normal şartlarda sormamalı...
Fakat biz hayata başlarken taşıdıkları yetenekleri parlatamadığımız yüzlerce futbolcuyu o kadar yukarılarda görüyoruz ki, kendi kendimize "yıldız" yaratmaya o kadar meraklıyız ki Diego Ribas gibi adamlar Alper Potuk'tan forma kapmış oluyor bizim gözümüzde. Yani bu hesaba göre Alper Potuk Şampiyonlar Ligi finalisti Atletico'ya gitse direkt oynayacak!
Alper Potuk'la bir alıp veremediğim yok elbette, yetenekli çocuk, çalışkan, kendini geliştirmek istiyor belli ki
Fakat Diego'yla mukayese edilemez.
Diego Alper'den forma kapmaz.
Fakat biz hayata başlarken taşıdıkları yetenekleri parlatamadığımız yüzlerce futbolcuyu o kadar yukarılarda görüyoruz ki, kendi kendimize "yıldız" yaratmaya o kadar meraklıyız ki Diego Ribas gibi adamlar Alper Potuk'tan forma kapmış oluyor bizim gözümüzde. Yani bu hesaba göre Alper Potuk Şampiyonlar Ligi finalisti Atletico'ya gitse direkt oynayacak!
Alper Potuk'la bir alıp veremediğim yok elbette, yetenekli çocuk, çalışkan, kendini geliştirmek istiyor belli ki
Fakat Diego'yla mukayese edilemez.
Diego Alper'den forma kapmaz.
O forma zaten Diego'nundur,
Kapacaksa, Alper Diego'dan kapar.
Diego, sakat makat değilse, içeride oynadığınız ve 60 dakikada gol atamadığınız, kilitlenmek üzere olan Gaziantepspor maçında oyundan alınmaz.
Kendi oyuncularımza o kadar büyük ve haklı olmayan bir değer veriyoruz ki... Tarık Çamdal'a 4,75 milyon euro bonservis bedeli veren Galatasaray, kariyerinde şampiyonlar ligi kupası bulunan, Mourinho'nun eski öğrencisi Pandev ve İsviçre milli takımıyla bizim 12 yıldır gidemediğimiz dünya kupasında forma giyen Dzemaili'yi toplam 2,35 milyon Euro'ya transfer ediyor. Tarık Çamdal 2 Pandev, 2 de Dzemaili ediyor yani...
Diego bonservissiz gelirken, Alper Potuk'a 7 milyon Euro bonservis veriyor Fenerbahçe.
Diego 3 senede 5 milyon Euro alacakken, Selçuk İnan 8,5 milyon euro kazanıyor aynı sürede.
Chelsea'de Premier Lig gol kralı olan, Şampiyonlar Ligi dahil bir çok kupa kaldıran Nicolas Anelka, Fenerbahçe formasıyla Denizli'de galibiyetin şart olduğu maçta yedek oturuyor.
O dönem itibariyle Türkiye'ye gelmiş en büyük transferlerden biri olan Ariel Ortega'nın başını Ceyhun Eriş yiyor.
Kapacaksa, Alper Diego'dan kapar.
Diego, sakat makat değilse, içeride oynadığınız ve 60 dakikada gol atamadığınız, kilitlenmek üzere olan Gaziantepspor maçında oyundan alınmaz.
Kendi oyuncularımza o kadar büyük ve haklı olmayan bir değer veriyoruz ki... Tarık Çamdal'a 4,75 milyon euro bonservis bedeli veren Galatasaray, kariyerinde şampiyonlar ligi kupası bulunan, Mourinho'nun eski öğrencisi Pandev ve İsviçre milli takımıyla bizim 12 yıldır gidemediğimiz dünya kupasında forma giyen Dzemaili'yi toplam 2,35 milyon Euro'ya transfer ediyor. Tarık Çamdal 2 Pandev, 2 de Dzemaili ediyor yani...
Diego bonservissiz gelirken, Alper Potuk'a 7 milyon Euro bonservis veriyor Fenerbahçe.
Diego 3 senede 5 milyon Euro alacakken, Selçuk İnan 8,5 milyon euro kazanıyor aynı sürede.
Chelsea'de Premier Lig gol kralı olan, Şampiyonlar Ligi dahil bir çok kupa kaldıran Nicolas Anelka, Fenerbahçe formasıyla Denizli'de galibiyetin şart olduğu maçta yedek oturuyor.
O dönem itibariyle Türkiye'ye gelmiş en büyük transferlerden biri olan Ariel Ortega'nın başını Ceyhun Eriş yiyor.
Piyasada dönen bu bonservislerle, maç başınalarla,
Avrupa'nın en iyi oyuncularından bile fazla kazanan, yeteneklerini Kaf Dağı'nın ötesinde gördüğümüz,
Neredeyse tamamı "önümüzdeki maçlara bakacağız" adlı ortak dil haricinde iki kelimeyi bir araya getiremeyen topçularımızla,
Daha forma sponsoru bile olmayan büyüklerimiz,
Patates tarlasından beter sahalarımız,
25 kamerayla çekim yapıp reklamdan başka bir şey göstermemeyi başarabilen resmi yayıncılarımızla
Gerçekten "Süper" bir ligimiz var.
İzlemeye doyamıyorum, Emenike!
25 kamerayla çekim yapıp reklamdan başka bir şey göstermemeyi başarabilen resmi yayıncılarımızla
Gerçekten "Süper" bir ligimiz var.
İzlemeye doyamıyorum, Emenike!
14 Temmuz 2014 Pazartesi
Sabri'nin Göbeği !
| http://image.samanyoluhaber.com/Images/News/20101029/157932_sabri-sarioglu1.jpg |
Her ne olursa olsun, diğer takım taraftarları bile Sabri ile ilgili şakalar yaparken bu kadar aşagılamamıştı onu...
Kulübüne aşık, 10 küsür yıldır formasını giyen, gözü Galatasaray'dan başka bir şey görmeyen bir adam Sabri.
Sabri için "akıllı değil" diyebilirsiniz... Fakat bugüne kadar gördüğüm en zeki ve kendini geliştirmiş futbolcu eşlerinden biriyle evli Sabri... Karısı pilot. Evet, bildiğiniz uçak uçuran pilot. Futbolcu eşlerinin zihnimizde bıraktığı genel imajın aksine AVM'lerde ayakkabı, kürk peşinde gezip durmuyor yani, kendini geliştiriyor, birçok erkeğin çocukluk hayallerinde kalan bir mesleği icra ediyor. Tribünlerin dalga geçtiği kadar "saf" olsa Sabri, Yağmur Hanım onunla evlenir miydi diye sorguluyorum bunu öğrendiğim günden beri. Para da bir yere kadar sonuçta...
Sabri için "Tekniği zayıf" diyebilirsiniz. Doğru. Seyirciyi çileden çıkartan, 3 kere yerden sekmeden ceza sahasına varmayan "ortaları" düşünürseniz, tekniği yok denecek kadar az. Fakat mesela 2008 Avrupa Şampiyonası yarı finalinde, daha dün Dünya Kupası'nı kaldıran Almanya kaptanı Lahm'a topuğuyla bacak arası yapıp Semih'e beraberlik golünü attıran adam da Cafu değil, Sabri'ydi.
Sabri için "giyinmeyi bilmiyor" diyebilirsiniz. Doğrudur, bilemem, pek anlamam modadan. Fakat herkesin "hayatımda gördüğüm en kötü giyinen futbolcu" ilan ettiği Diego Lugano bugün Uruguay'ın Dünya Kupası kadrosunun kaptanı olabiliyor. Eh o halde bu pek de mühim bir faktör değil. Kaldı ki Sabri bence Lugano'dan bin kat daha iyi giyiniyor....
Sabri için "göbekli" de diyebilirsiniz. Elbette diyebilirsiniz, dilin kemiği yok sonuçta. Yalnız bunu söylerseniz, biz de bir tarafımızla güleriz, onu da iyi bilin. Zira Sabri için söylenemeyecek tek bir şey varsa o da, "koşmuyor, koşamıyor" tarzı laflar olur. "Göbekli" de bunlardan biri. Sabri Galatasaray için canını dişine takıp koşar, hatta o kadar ki, bazen koşmaması gereken yerde bile koşar, Çünkü pozisyon bilgisi yoktur. Onun yerine en iyi bildiği şeyi yapar... Koşar! Sabri'ye "göbekli, kilosu var, koşmuyor, performansı düşük" demek Superman'e "uçamıyor o aslında, siz yanlış biliyorsunuz" demek gibi bir şey. O yüzden, kusura bakmayın, güleriz... Acı acı güleriz...
Sabri benim gözümde ülkenin en iyi 2 yerli sağ bekinden biridir. İlki Gökhan Gönül'dür. Sonrasında Sabri gelir. Evet, ülke futbolumuz bu kadar kötü durumda, kabul ediyorum Ama daha iyisi yok işte...
Sabri'ye yapılan büyük bir ayıptır. Daha önce 2000 UEFA Şampiyonu kadrodaki bir çok isme yapılmış bir ayıbın 2014 versiyonudur. Mehmet Ayan'ın en çok katıldığım lafıdır, "Galatasaray'da hiçbir başarı cezasız kalmaz". 13 yıldır bu takımın parçası olan, kaptanlığıını yapan, kulübünü her şeyin önünde tutan bir adam Sabri Sarıoğlu. Elbette bu vefasını da cezalandıracaktı Galatasaray. Çünkü Galatasaray'ın kurumsal gelenekleri vardır; vefayı cezalandırmak da bunlardan biridir!
Yolun açık olsun Sabri Reyiz! Bir Fenerbahçe taraftarı olarak rica ediyorum, yanlışımız, saygısızlığımız olduysa -ki olmuştur, biliyorum olduğunu- hakkını helal et,
9 Temmuz 2014 Çarşamba
Geçmişten Bugüne "Tour-de-Burger" - 2
9 gün... Evet, 2014 turuna sadece 9 gün kaldı. Sabırsızlığımızın Brezilya'daki Dünya Kupası'yla bile dindirilemediği noktadayız artık. Hem kendimizi oyalamak, hem de sizleri biraz olsun eğlendirebilmek ve 2014 turundan gelecek paylaşımlara hazırlamak için, önceki "Tour-de-Burger" yıllarından seçme görüntülerimize devam ediyoruz.
Bugünkü klasik videomuz turun "aktif dinlenme" şeklinde geçen akşam etaplarından geliyor. Çöp Şiş etabında "King of the Meat-on-a-stick" mayosunu Cenk'e kaptıran Tubik, "Le Balcon" olarak anılan etapta arayı kapatmaya niyetli... Cenk'in bir anlık hatasından da faydalanan Tubik, etabı önde tamamlıyor. Cenk'in etap sonundaki "çekirdek" itirazları yapılan doping kontrolü sonrası sonuçsuz kalıyor ve Tubik en iddialı olduğu mayoyu, "akşam sefası" mayosunu üzerine geçiriyor.
Bugünkü klasik videomuz turun "aktif dinlenme" şeklinde geçen akşam etaplarından geliyor. Çöp Şiş etabında "King of the Meat-on-a-stick" mayosunu Cenk'e kaptıran Tubik, "Le Balcon" olarak anılan etapta arayı kapatmaya niyetli... Cenk'in bir anlık hatasından da faydalanan Tubik, etabı önde tamamlıyor. Cenk'in etap sonundaki "çekirdek" itirazları yapılan doping kontrolü sonrası sonuçsuz kalıyor ve Tubik en iddialı olduğu mayoyu, "akşam sefası" mayosunu üzerine geçiriyor.
Arşivlerimize Tour-de-Burger 2012 kapsamında giren müzikal kıvamındaki bu videoyu hep birlikte izliyoruz.
Yorumlarınızı eksik etmeyiniz :)
Mesela bu sene bu etapta hangi şarkı söylensin? İstekte bulunun, en çok oy alan şarkıyı burada, bu şekilde paylaşalım :)
Yorumlarınızı eksik etmeyiniz :)
Mesela bu sene bu etapta hangi şarkı söylensin? İstekte bulunun, en çok oy alan şarkıyı burada, bu şekilde paylaşalım :)
8 Temmuz 2014 Salı
Geçmişten Bugüne "Tour-de-Burger" - 1
Bir yıldır hasretle beklediğimiz "Tour-de-Burger 2014" tam 10 gün sonra başlayacak. Gözler artık 19 Temmuz sabahına çevrildi. Heyecan bu kadar doruktayken, duvarlara çentik atarak geri sayım yapmaya başlamışken, önceki yıllarıdan bazı unutulmaz "Tour-de-Burger" anlarını hatırlayarak zamanın daha hızlı geçmesini sağlayabiliriz diye düşündüm. Eğer heyecandan unutmaz da başarabilirsem, her gün klasik bir "Tour-de-Burger" videosu paylaşmayı hedefliyorum. Buyrunuz, ilkiyle başlayalım:
İlk klasiğimiz "Tour-de-Burger" tarihinin en unutulmazları arasında yer alıyor. 2012 Turu'nun İzmir - Söke etabında, son düzlükte, Ortaklar mevkiinde atağa kalkan Cenk, çöp şiş konusundaki iddiasını bir kez daha gözler önüne seriyor.
Dikkatle izliyoruz:
Tur'a 10 gün kala kulislerde Tubik'in bu heyecan dolu etapta, yıllardır tekniğini ve taktiklerini yakından incelediği Cenk'i geçmeye niyetli olduğu ve çalışmalarını bu yönde yaptığı konuşuluyor. Bakalım "King of the Meat-on-a-Stick 2014" mayosunu kim üzerine geçirecek?
Boynuz kulağı geçecek mi?
Tubik mi yoksa Cenk mi?
Kramer, Kramer'e karşı mı, yoksa David ve Goliath mı?
10 gün sonra hep beraber göreceğiz. :)
7 Temmuz 2014 Pazartesi
Tour-de-Burger 2014: Start
Pembe Panter (Pink Panther) serisini bilirsiniz. Hani Peter Sellers'ın efsaneleştiği, sakarlığıyla can yakan fakat iş de bitiren Fransız Dedektif Clouseou'nun maceralarını anlatan, Henry Mancini'nin o unutulmaz bestesiyle akıllara kazınan film serisi. Hollywood geçtiğimiz yıllarda seriyi Steve Martin'le yeniden çekmek istedi. Her ne kadar bu tip "re-make" denemelerine her seferinde fena halde şüpheyle yaklaşsam da, Steve Martin'in çok zor bir işi başararak Peter Sellers'ın gölgesinde kalmadan güldürebildiğini söylemeliyim. Yeni serinin devam filmini çektirecek kadar başarılı bir performans sergilemiş Martin.
Aslında konumuz Pembe Panter veya Steve Martin değil. Konumuz tatil. Geçtiğimiz yıllardan farklı olarak bu kez Datça'yı da kapsayan, geçtiğimiz yıllardan farklı olmayarak da yine Cenk ve Tuba'nın yanında "third-wheel" olarak yer alacağım 2014 yaz tatilimiz... Şimdi konuyu Pembe Panter'den tatile getirmem gerekiyor... Getiriyorum.
Bundan 3 sene önce ilk Bodrum sefamız için yollardayken Steve Martin'li Pembe Panter'i yeni izlemiştik. Filmdeki bir sahneyi ne zaman hatırlasak katıla katıla gülüyorduk. Sahne şuydu:
O gün Bodrum'a giderken bu muhabbeti o kadar çok yapmıştık ki, Susurluk'ta mola verip kahve almak için tesislere girdiğimizde, kasada bana masumca "buyrun efendim günaydın, ne alırdınız?" diyen baristaya, "Öyy vüd leyk tü büy e Deeembeeğğgeeerr" cevabını vermiştim. Baristanın şaşkın bakışları arasında yine kahkaha krizine girmiştik...
O yüzdendir ki, bizim bu Bodrum turlarımızın ismi (an itibariyle) Tour-de-Burger olmuştur (okunuşu Tuğğ-de-beğ-geeğğ).
Bu yılki güzergahımız 19 Temmuz'da Datça'ya doğru yola çıkarak başlayıp, 24 Temmuz'da Bodrum ile devam ediyor. 29 Temmuz'da İstanbul'a dönüş başlıyor.
Olur da yolunuz oralara düşerse haber edin, görüşelim. Seyahatimizi şuradan takip edebilirsiniz efendim :) (Video penceresinin sağ üst tarafındaki play tuşuna basınız lütfen)
Yakında yeni video ve fotoğraflar da eklenecektir, takipte kalınız ;)
Aslında konumuz Pembe Panter veya Steve Martin değil. Konumuz tatil. Geçtiğimiz yıllardan farklı olarak bu kez Datça'yı da kapsayan, geçtiğimiz yıllardan farklı olmayarak da yine Cenk ve Tuba'nın yanında "third-wheel" olarak yer alacağım 2014 yaz tatilimiz... Şimdi konuyu Pembe Panter'den tatile getirmem gerekiyor... Getiriyorum.
Bundan 3 sene önce ilk Bodrum sefamız için yollardayken Steve Martin'li Pembe Panter'i yeni izlemiştik. Filmdeki bir sahneyi ne zaman hatırlasak katıla katıla gülüyorduk. Sahne şuydu:
O gün Bodrum'a giderken bu muhabbeti o kadar çok yapmıştık ki, Susurluk'ta mola verip kahve almak için tesislere girdiğimizde, kasada bana masumca "buyrun efendim günaydın, ne alırdınız?" diyen baristaya, "Öyy vüd leyk tü büy e Deeembeeğğgeeerr" cevabını vermiştim. Baristanın şaşkın bakışları arasında yine kahkaha krizine girmiştik...
O yüzdendir ki, bizim bu Bodrum turlarımızın ismi (an itibariyle) Tour-de-Burger olmuştur (okunuşu Tuğğ-de-beğ-geeğğ).
Bu yılki güzergahımız 19 Temmuz'da Datça'ya doğru yola çıkarak başlayıp, 24 Temmuz'da Bodrum ile devam ediyor. 29 Temmuz'da İstanbul'a dönüş başlıyor.
Olur da yolunuz oralara düşerse haber edin, görüşelim. Seyahatimizi şuradan takip edebilirsiniz efendim :) (Video penceresinin sağ üst tarafındaki play tuşuna basınız lütfen)
Yakında yeni video ve fotoğraflar da eklenecektir, takipte kalınız ;)
5 Haziran 2014 Perşembe
How To Lose "Me" In 10 Ways
"How to lose a guy in 10 days" adlı filmi bilirsiniz...
Son Oscar bükücü Matthew McConaughey ve ona Sarah Jessica Parker'dan çok daha fazla yakışan Kate Hudson'ın başrollerini paylaştığı çıtır-çerez bir romantik komedidir bu film, mutlaka hatırlamışsınızdır. Yine de bilmeyenler için filmi özetleyelim:
Bir iddia sonucu başlayan esas kız ve esas oğlan münasebeti, zamanla ciddi bir ilişkiye doğru kaymaya başlar. Akabinde mevzunun bir iddiaya dayanmasının anlaşılmasıyla birlikte işler sarpa sarar. Netice itibariyle, bir şekilde mutlu sona ulaşılır.
Neyse efendim konumuzun aslında filmle çok da ilgisi yok. Başlık çağrışım yapıyor sadece... Bugünkü konumuz erkek milletinin kafasına bir ilişkiye dair "bitirsek mi, bitirmesek mi" sorusunu yerleştirecek 10 farklı vaziyettir. En iyi tanıdığım erkek "bizzat ben kendim" olduğundan, mevzuyu biraz kişisel kılmakla beraber şahsıma ait maddeleri sıralamayı uygun görüyorum.
Not: Bu yazı hiçkimseye yönelik bir "ayağını denk al" uyarısı değildir. Ukalalığımı da şimdiden mazur görünüz, maksat eğlenmek sadece :)
6. Akan Makyaj Sendromu
7. Pozisyon Futbolda Her Şeydir
:)
Fakat şunu da bilin ki, bundan rahatsız olduysanız, beraber olamayız.. Elveda sevgilim! :))
Son Oscar bükücü Matthew McConaughey ve ona Sarah Jessica Parker'dan çok daha fazla yakışan Kate Hudson'ın başrollerini paylaştığı çıtır-çerez bir romantik komedidir bu film, mutlaka hatırlamışsınızdır. Yine de bilmeyenler için filmi özetleyelim:
Bir iddia sonucu başlayan esas kız ve esas oğlan münasebeti, zamanla ciddi bir ilişkiye doğru kaymaya başlar. Akabinde mevzunun bir iddiaya dayanmasının anlaşılmasıyla birlikte işler sarpa sarar. Netice itibariyle, bir şekilde mutlu sona ulaşılır.
Neyse efendim konumuzun aslında filmle çok da ilgisi yok. Başlık çağrışım yapıyor sadece... Bugünkü konumuz erkek milletinin kafasına bir ilişkiye dair "bitirsek mi, bitirmesek mi" sorusunu yerleştirecek 10 farklı vaziyettir. En iyi tanıdığım erkek "bizzat ben kendim" olduğundan, mevzuyu biraz kişisel kılmakla beraber şahsıma ait maddeleri sıralamayı uygun görüyorum.
Not: Bu yazı hiçkimseye yönelik bir "ayağını denk al" uyarısı değildir. Ukalalığımı da şimdiden mazur görünüz, maksat eğlenmek sadece :)
1. İstikrarsız Karar Mekanizması
Aynı olaya, farklı zamanlarda birbiriyle tamamen zıt tepkiler verilmesi durumuna kibarca "istikrarsızlık" diyoruz. Kibar olmasaydık, "dengesizlik" diyebilirdik, ama çok kibarız, lanet olsun....
2. Kıskançlık
İlişkilerde Minimum / Maximum İlgi Formulü kapsamında onaylanmış, kabul edilmiş "mantıklı kıskançlık" hariç konuşuyorum, kıskançlığa hiç gelemem.
3. Senaristlik ve Kafada Kurma
Görmediği, bilmediği, duymadığı halde, elde hiçbir veri olmamasına rağmen varsayımlar üzerinden kanaate varma durumudur... Bir nevi hastalıktır. Bulaşıcı değildir, lakin yine de ortamdan acilen uzaklaşmakta fayda vardır.
4. İletişim Sorunsalı
Ozellikle ilişkiye dair bir konuda konuşurken kendini ifade edemeyen veya ifade edecek bir şeyi olmadan konuşanlar, aynı şekilde karşı tarafı dinlemeyen veya dinlemesine rağmen orada söylenenler sanki hiç konuşulmamışcasına devam edenler...
Muhtemelen zombidirler, ani hareket yapmadan, ufak ufak uzaklaşınız.
5. Karnıyarık
Bak bak bak, tipe bak, tipe! Yahu arkadaş, bunu nasıl yiyorsunuz anlamıyorum?! Açık ve net söylüyorum... Benim karnıyarıkla, pırasayla, bamyayla ve buna benzer yemeklerle aramı yapmaya çalışanın gözünün yaşına bakmam! Tamam evet, nimettir, ayıptır, yazıktır, bulamayanlar vardır... O zaman bana niye zorla yedirmeye çalışıyorsunuz kardeşim, gidin bulamayanlara verin, afiyetle yesinler! Sevgilim Adriana Lima olsa yine dinlemem, o derece... Bakın, hesap basit:
Adriana Lima 10 üzerinden 10 ise
Karnıyarık 10 üzerinden 1'dir.
O halde:
(Karnıyarık+Adriana Lima) / 2 = 5,5 = Vasat (7'den aşağısı vasat kapsamına giriyor zira)
Senin bile güzelliğin karnıyarık kaldırmıyor Adriana, üzgünüm... Ayrılma sebebi.. Net!
6. Akan Makyaj Sendromu
Şimdi söyleyeceklerimi sadece "fiziksel görünüm" olarak algılamayın. Davranışlar, hal ve tavırları da kapsıyor bu konu.
İlişki öncesindeki flört döneminde ve ilişkinin başlarında soldaki gibi gördüğünüz bir kadın, günün birinde bir bakmışsınız sağdaki oluvermiş. Aslında aynı insan ama artık motivasyon eksikliğinden midir, bezmişlikten midir, nedendir bilinmez, soldaki halini koruyamamış. Belki de hep sağdakiydi ama bize kendini soldaki gibi gösteriyordu tabii, bu da bir ihtimal. Gerçekleri arkasına hapsettiği maskesi mi düştü, tonla para verip aldığı makyajı mı aktı, gözümüzdeki perde mi kalktı, bilemiyorum; olmuş bir şeyler işte, orası kesin.
Neyse, sebep değişkenlik gösterebilir. Fakat ne yapıyoruz? Hatice'ye değil, neticeye bakıyoruz. Üzgünüm bebeğim, artık bizimle değilsin...
(Yeri gelmişken gençliğinde ne güzel kadınmış Deniz Seki yahu... Vay arkadaş...)
7. Pozisyon Futbolda Her Şeydir
Yapma bunu, yapma bunu!!!
Not:
Bu maddede ne anlatmak istediğimi anlayan dostlarım... Lütfen çaktırmayınız :)
Ve siz, bu maddeden hiçbir şey anlamamış olan değerli okuyucular.. Bu durum sizin algınızda bir sıkıntı olduğunu göstermez, canınızı sıkmayın. Sadece benimle bu konuyu bilecek derecede samimi olmadığınızı gösterir ki bunu da düzeltebilirsiniz, evet :)
8. Oyun Hamuru Sendromu
![]() |
| http://www.funcage.com/blog/wp-content/uploads/2013/10/Women-Have-Own-Planet-001-550x511.jpg |
Sanıyorum görselimiz durumu yeterince net izah ediyor, ne dersiniz?
"Get out of my life you manipulative bitch!" diye hönküresi geliyor insanın gerçekten. Ama son derece kibar olduğumuzdan ne yapmıyoruz?
Hönkürmüyoruz....
Hönkürmüyoruz....
9. Sosyal Çevre Çatışması
Öyle sevgili yaptıktan sonra normal şartlarda sürekli görüştüğü arkadaşlarıyla görüşmeyen, onlarla sevgilisinin müsaade ettiği ölçüde yakın kalan, sevgilisi var diye 25 senelik arkadaşıyla arada bir buluşup FIFA bile oynayamayan, hayatı sadece iki kişiden (sevgilisi ve kendisi) ibaret gören adamlardan değilim.
O yüzden, arkadaşlarımla da iyi geçinmen gerekiyor. Öyle başlarda "ay Cenk'le Tubik çok tatlıııı" deyip, 2 ay sonra "üff yine mi Cenklerle Etiler'e gidiyoruz" muhabbetine gireceksen, haberin olsun diye söylüyorum müstakbel sevgili, sonuç net... Çok Net! :)
Bir de bunun bir üst versiyonu olan, son derece sakin ve aslında biraz da buruk bir tonla "Cenk beni sevmiyor mu? Öyle geliyor bana biraz sanki..." ve telkini takiben gelen "ne bileyim, böyle biraz soğuk davranıyor bana yani" kombinasyonu var ki, aman Tanrım... O ne sinsidir o, o ne çakaldır o! Tam bir profesyonelle karşı karşıyasınız... Çok dikkat edin, zira farkında değilsiniz belki ama ağır adımlarla sosyal çevreden kopuk ve çekirdek aile düzeninin dışına çıkmayan bir vaziyete doğru ilerliyorsunuz. Aman diyeyim...
10. Balkanlardan Gelen Soğuk Hava Dalgası
Ne yalan söyleyeyim 10. maddeyi bulamadım... Ben de genel olarak fayda sağlayabileceğini düşündüğüm bir mevzuyla yazıyı kapatayım istedim. Özellikle dans gecelerine gidip dans eden, gecelerde açık burunlu dans ayakkabısı giyen kadınlara sesleniyorum.
Bizler, yani erkekler, kadınları seviyoruz. Hem de çok seviyoruz. O yüzden bu yukarıdaki görseldeki kötü örnekleri sergileyerek bizleri kendinizden soğutmayınız, çok rica ediyorum. O açık ayakkabının içine o ten rengi çorapları giymeyin. Efendim, neymiş, "üşüyoruz kışın, mecbur giyiyoruz". Üşüyorsanız mesela şunu kullanmayı deneyin...
Bak ne kadar güzel işte! Hem çorabın var, bacakların üşümüyor, hem tenin sanki Da Vinci boyamış gibi pürüzsüz gözüküyor, hem de az önceki fotoğraftaki o berbat tablo yok! Ayak zaten başlı başına çirkin bir organdır. Bana göre en çirkinidir hatta... O yüzden elimizden geldiğince göze batmaz hale getirirsek hani mesela, gerçekten çok iyi anlaşabiliriz. Teşekkür ederim.
:)
Son Not:
Ukalaca ve saygısızca bulduysanız kusura bakmayınız... Rahatsızlık verdiğim için özür dilerim. Fakat şunu da bilin ki, bundan rahatsız olduysanız, beraber olamayız.. Elveda sevgilim! :))
21 Mayıs 2014 Çarşamba
Date Coach
"Yolda yürürken rastladığınız son derece çekici bir kadınla tanışmak için ona anlık ve basit bir soru sorun...
E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.
E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?
K: İşimden dolayı sürekli enerjik olmam gerekiyor, o yüzden çok kahve içerim, evet.
E: Sende avukat havası var..."
Yukarıdaki metin ABD'li bir yazarın hazırladığı, ilişkiler üzerine tavsiyeler içeren bir siteden alıntıdır. Konunun adı "uygun conversation starter nasıl bulunur?"
Söz konusu ABD olunca her alanda ve konuda belirgin bir "basite indirgenme" hissetmek artık alıştığımız bir durum haline geldi ama açıkçası bu kadarını beklemiyordum. Amerika'ya gitmişliğim, iyi kötü 3 eyalette bulunmuşluğum var ama bu diyaloğun ABD şartlarında gerçek olup olamayacağını bilemiyorum. Yalnız fena halde abartı geliyor kulağa... Yazarımız tezini ve fikrini haklı çıkarmak için tüm gerekli kurguyu sağlamış. Tek başına satranç oynayıp, beyaz kazansın diye siyaha sürekli kötü hamle yaptırmak gibi bir şey bu.
Yani utanmasalar şöyle düzenleyeceklermiş diyaloğu:
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.
E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?
K: Evet, Starbucks'a senin gibi yakışıklıları götürüp sonra da eve atıyorum.
veya
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.
E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?
K: Boşver onu şimdi de sevişiyor muyuz onu söyle...
veya
E: Merha...
K: Sex sex sex sex...
İşin enteresanı hem erkeklere hem de kadınlara aynı minvalde tavsiyeler verildiğini düşünürsek, bunlar orada işe yarıyor da olabilir. Yani erkeklere "yoldan geçen kadına Starbucks sorun" diyen zihniyet, kadınlara da "size birisi Starbucks'ın yerini sorarsa aman kaçırmayın ha" diyor olabilir.
Bir de bunları yazan "dating coach" denilen insanlar dünyanın parasını kazanıyorlar... Evet! Kıskanıyorum! Orada yaşıyor olsaydım aynı işten köşe olabilirdim şu an.... Fakat Türkiye'de mümkün mü? Düşünün, mümkün mü şu diyalog?
Olası bir "nerede sorduğuna göre değişir" argümanını ortadan kaldırmak için bölgelere göre düzenliyorum diyaloğu:
Üsküdar - Ümraniye:
""E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: .... (cevap vermeden, hızlanarak yürümeye devam eder)"
Beşiktaş:
""E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Şu tarafta."
Taksim - Beyoğlu:
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Kapitalist markaları boykot ediyoruz! Her yer Taksim, her yer direniş!"
Teşvikiye:
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Şurada House Cafe var, az yukarıda City's var... Reasürans'ta da Corridor var..."
Bağdat Caddesi:"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Şaşkın.."
Bizde date coach var mı bilmiyorum da, Life Coach olan arkadaşlara sormak lazım, bu tip konularda ne gibi çalışmalar yapıyorlar diye... Merak etmedim değil :)
E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.
E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?
K: İşimden dolayı sürekli enerjik olmam gerekiyor, o yüzden çok kahve içerim, evet.
E: Sende avukat havası var..."
Yukarıdaki metin ABD'li bir yazarın hazırladığı, ilişkiler üzerine tavsiyeler içeren bir siteden alıntıdır. Konunun adı "uygun conversation starter nasıl bulunur?"
Söz konusu ABD olunca her alanda ve konuda belirgin bir "basite indirgenme" hissetmek artık alıştığımız bir durum haline geldi ama açıkçası bu kadarını beklemiyordum. Amerika'ya gitmişliğim, iyi kötü 3 eyalette bulunmuşluğum var ama bu diyaloğun ABD şartlarında gerçek olup olamayacağını bilemiyorum. Yalnız fena halde abartı geliyor kulağa... Yazarımız tezini ve fikrini haklı çıkarmak için tüm gerekli kurguyu sağlamış. Tek başına satranç oynayıp, beyaz kazansın diye siyaha sürekli kötü hamle yaptırmak gibi bir şey bu.
Yani utanmasalar şöyle düzenleyeceklermiş diyaloğu:
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.
E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?
K: Evet, Starbucks'a senin gibi yakışıklıları götürüp sonra da eve atıyorum.
veya
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.
E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?
K: Boşver onu şimdi de sevişiyor muyuz onu söyle...
veya
E: Merha...
K: Sex sex sex sex...
İşin enteresanı hem erkeklere hem de kadınlara aynı minvalde tavsiyeler verildiğini düşünürsek, bunlar orada işe yarıyor da olabilir. Yani erkeklere "yoldan geçen kadına Starbucks sorun" diyen zihniyet, kadınlara da "size birisi Starbucks'ın yerini sorarsa aman kaçırmayın ha" diyor olabilir.
Bir de bunları yazan "dating coach" denilen insanlar dünyanın parasını kazanıyorlar... Evet! Kıskanıyorum! Orada yaşıyor olsaydım aynı işten köşe olabilirdim şu an.... Fakat Türkiye'de mümkün mü? Düşünün, mümkün mü şu diyalog?
Olası bir "nerede sorduğuna göre değişir" argümanını ortadan kaldırmak için bölgelere göre düzenliyorum diyaloğu:
Üsküdar - Ümraniye:
""E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: .... (cevap vermeden, hızlanarak yürümeye devam eder)"
Beşiktaş:
""E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Şu tarafta."
Taksim - Beyoğlu:
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Kapitalist markaları boykot ediyoruz! Her yer Taksim, her yer direniş!"
Teşvikiye:
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Şurada House Cafe var, az yukarıda City's var... Reasürans'ta da Corridor var..."
Bağdat Caddesi:"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Şaşkın.."
Bizde date coach var mı bilmiyorum da, Life Coach olan arkadaşlara sormak lazım, bu tip konularda ne gibi çalışmalar yapıyorlar diye... Merak etmedim değil :)
12 Mayıs 2014 Pazartesi
"O Adam"
Dün Caddebostan barlar sokağında bir bahçe duvarının dibinde yaklaşık 4 saat boyunca Fenerbahçe'nin 2013-14 sezonu şampiyon kadrosunu taşıyan otobüsü bekledik birkaç arkadaş... Ankara'dan sırf bu tabloyu görmek için İstanbul'a gelen mi dersin, takımı yakından görmek uğruna, orijinal formasını meşale ateşine kaptıran mı istersin... Neticede bu uzun bekleyiş son derece keyifli bir sohbete dönüştü ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.
Otobüsün yaklaştığını televizyonda gördükten sonra Bağdat Caddesi'ne çıktık ve otobüse yaklaşmak için Bostancı istikametinde yürümeye başladık. Birkaç dakika sonra muazzam bir kalabalık ve ortasında sarı-lacivert bir otobüsle karşılaştık. Artık her şampiyonluk kutlamasının vazgeçilmez parçası olduğu üzere, otobüs meşaleler, sis bombaları,tezahuratlar arasında çok ağır bir şekilde bize doğru ilerlemeye çalışıyordu. Futbolcular aracın açık olan üst katından taraftarlarla selamlaşıyordu. Muhtemelen bizim yanımıza gelmeden önce 3 saattir bunu yapıyorlardı ve bu yüzden bazıları biraz yorulmuşlardı.. Belki de -haklı olarak- sıkılmışlardı...
Fakat Dirk Kuyt, otobüsün en önünde, en tepesinde oturmuş, gozlerini taraftardan bir saniye ayırmadan ismini haykıran her taraftarın gözünü yakalayarak, tek tek el sallayarak sezon boyunca sahada sergilediği enerjiyi bu kez kutlamalarda paylaşıyordu taraftarla... Kulübüne ve daha da önemlisi mesleğine bu denli kendini adayabilen bir futbolcu daha görmedim. Profesyonelliğinin, oraya gelen taraftarın ne istediğinin ve mesleği icabı, sözleşmesi icabı onlara ne vermesi gerektiğinin bu kadar farkında olması bize anormal geliyor gelmesine de, Kuyt ayarında bir futbolcu için son derece normal ve sadece işinin parçası aslında.
Christian Baroni de benzer bir enerji sergiliyordu... Hatta sezon boyunca sahada sergilediğinden daha fazlasını otobüsteki sevinç gösterilerinde dışarı vuruyordu dersek, yanlış olmaz.
Fakat bir sahne vardı ki... Maalesef o an çekmek aklıma gelmedi ama kısaca anlatmak isterim:
Otobüsün etrafındaki ikinci "tavafımızı", otobüsle aynı hızda yürüyerek yerine getirmeye çalıştıgımız sırada, etrafımızda Kuyt, Emenike, Webo, Sow gibi yıldızlar için gırtlaklarını yırtarcasına tezahurat yapan ve onlara sesini duyurmaya çalışan yüzlerce insan vardı.Bu sırada tam yanıma 40 yaşlarında, sakallı, zayıf bir adam sokuldu. Hani böyle sanki şehrin diğer ucundan kalkıp buraya tek başına gelmiş, saatlerce tek başına bu anı, otobüse yaklaşacağı zamanı beklemiş bir görüntüsü vardı adamın. "İsmail Hocam! İsmail Hocam!" diye bağırmaya başladı... Sesini duyurmaya çalıştığı kişi Ersun Yanal'ın yardımcı antrenörlerinden İsmail Kartal, futbolculuğundan bildiğimiz lakabıyla sağ bek "Arap" İsmail'di.
İsmail Hoca onca yıldız futbolcu içerisinden kendisine azimle seslenen bu taraftarı karşılıksız bırakmadı; çok içten bir gülümseme ve selamla cevap verdi. Yanımdaki adam "Hocam, çok teşekkür ederiz hocam. Allah razı olsun hocam..." demeye çalıştı ama gözleri dolmuştu ve yutkunmaktan cümlenin son kısmını muhtemelen sadece bana duyurabildi. Gözlerindeki yaşı tutmaya çalıştı, beceremedi, Fenerbahçe atkısıyla yüzünü sildi ve kalabalığın içerisinde kayboldu...
O adamın yüzündeki ifadeyi ömrüm boyunca unutmayacağım. Futbolun ve sporun bu kadar kirlendiği, şiddet, saygısızlık, küfür, kavganın ölçülemez seviyelere ulaştığı, ezeli rakibin kadın basketbol takımı karşısında alınan galibiyetlerin bile tecavüz gibi spor lügatında yer almaması gereken kelimelerle kutlandığı bir ortamda, aslında bir taraftarın, tuttuğu takımın adı ve renkleri ne olursa olsun, o kulübe nasıl bir duygu yoğunluğuyla bağlı olduğunu bir kez daha hatırladım.
Biliyorum ki, o adamın Galatasaray versiyonu da var, Beşiktaş versiyonu da... O adama dünyanın her yerinde, her futbol takımını tutan taraftarlar içerisinde mutlaka rastlayabilirsiniz. Nijerya'nın toprak sahada yalın ayak top koşturan mahalle takımlarında da var, isminde Türkçe algımızın istihap haddinden ziyadesiyle fazla "J" harfi barındıran İzlanda'nın köy kulüplerinde de...
Biliyorum ki "o adam" münferit değil. Hele hani o tribünlerde olan her olayda sıkça rastladığımız, kulüp yöneticisi deyimiyle "bir kişinin kabahatini 100 küsür yıllık camialara mal edemeyiz" adamı hiç değil, benim dün gördüğüm adam.
O adam aslında hepimizin içerisinde var. O adam mahalle kırtasiyesinden arkasında Rıdvan Dilmen'i temsilen "8" yazan bez formayı aldığım 9 yaşındaki halim benim. Siz akranım olan Galatasaray'lı dostlarım için; Tanju'nun Neuchatel maçındaki sağ ayak plasesinin ağlarla buluştuğu andaki haliniz o adam... Çocukça bir sevinç, kim bilir bizi ne dertlerden, hangi tasalaradan uzaklara taşıyan iki renge, bir armaya ve onu taşıyan insanlara duyduğumuz içten bir minnet duygusu aslında o adam, şampiyon diye bağırmamızı sağladıkları için.
Bütün taraftarların bunları her dakika hatırlamasını beklemiyorum, gerçekçi olalım, böyle şeyleri bu ülkede düzeltmek kolay değil... Evet kolay değil ama yine de bu saf duyguları hepimiz unutmuş olamayız değil mi?
Ben bundan sonra kendi içindeki "o adamı" hatırlayan taraftar dostlarımla spor konuşmak istiyorum, galibiyete "tecavüz" diyenlerle değil... Merak etmeyin, her seferinde bu kadar romantik olmayacağım söz veriyorum ;)
Otobüsün yaklaştığını televizyonda gördükten sonra Bağdat Caddesi'ne çıktık ve otobüse yaklaşmak için Bostancı istikametinde yürümeye başladık. Birkaç dakika sonra muazzam bir kalabalık ve ortasında sarı-lacivert bir otobüsle karşılaştık. Artık her şampiyonluk kutlamasının vazgeçilmez parçası olduğu üzere, otobüs meşaleler, sis bombaları,tezahuratlar arasında çok ağır bir şekilde bize doğru ilerlemeye çalışıyordu. Futbolcular aracın açık olan üst katından taraftarlarla selamlaşıyordu. Muhtemelen bizim yanımıza gelmeden önce 3 saattir bunu yapıyorlardı ve bu yüzden bazıları biraz yorulmuşlardı.. Belki de -haklı olarak- sıkılmışlardı...
Fakat Dirk Kuyt, otobüsün en önünde, en tepesinde oturmuş, gozlerini taraftardan bir saniye ayırmadan ismini haykıran her taraftarın gözünü yakalayarak, tek tek el sallayarak sezon boyunca sahada sergilediği enerjiyi bu kez kutlamalarda paylaşıyordu taraftarla... Kulübüne ve daha da önemlisi mesleğine bu denli kendini adayabilen bir futbolcu daha görmedim. Profesyonelliğinin, oraya gelen taraftarın ne istediğinin ve mesleği icabı, sözleşmesi icabı onlara ne vermesi gerektiğinin bu kadar farkında olması bize anormal geliyor gelmesine de, Kuyt ayarında bir futbolcu için son derece normal ve sadece işinin parçası aslında.
Christian Baroni de benzer bir enerji sergiliyordu... Hatta sezon boyunca sahada sergilediğinden daha fazlasını otobüsteki sevinç gösterilerinde dışarı vuruyordu dersek, yanlış olmaz.
Fakat bir sahne vardı ki... Maalesef o an çekmek aklıma gelmedi ama kısaca anlatmak isterim:
Otobüsün etrafındaki ikinci "tavafımızı", otobüsle aynı hızda yürüyerek yerine getirmeye çalıştıgımız sırada, etrafımızda Kuyt, Emenike, Webo, Sow gibi yıldızlar için gırtlaklarını yırtarcasına tezahurat yapan ve onlara sesini duyurmaya çalışan yüzlerce insan vardı.Bu sırada tam yanıma 40 yaşlarında, sakallı, zayıf bir adam sokuldu. Hani böyle sanki şehrin diğer ucundan kalkıp buraya tek başına gelmiş, saatlerce tek başına bu anı, otobüse yaklaşacağı zamanı beklemiş bir görüntüsü vardı adamın. "İsmail Hocam! İsmail Hocam!" diye bağırmaya başladı... Sesini duyurmaya çalıştığı kişi Ersun Yanal'ın yardımcı antrenörlerinden İsmail Kartal, futbolculuğundan bildiğimiz lakabıyla sağ bek "Arap" İsmail'di.
İsmail Hoca onca yıldız futbolcu içerisinden kendisine azimle seslenen bu taraftarı karşılıksız bırakmadı; çok içten bir gülümseme ve selamla cevap verdi. Yanımdaki adam "Hocam, çok teşekkür ederiz hocam. Allah razı olsun hocam..." demeye çalıştı ama gözleri dolmuştu ve yutkunmaktan cümlenin son kısmını muhtemelen sadece bana duyurabildi. Gözlerindeki yaşı tutmaya çalıştı, beceremedi, Fenerbahçe atkısıyla yüzünü sildi ve kalabalığın içerisinde kayboldu...
O adamın yüzündeki ifadeyi ömrüm boyunca unutmayacağım. Futbolun ve sporun bu kadar kirlendiği, şiddet, saygısızlık, küfür, kavganın ölçülemez seviyelere ulaştığı, ezeli rakibin kadın basketbol takımı karşısında alınan galibiyetlerin bile tecavüz gibi spor lügatında yer almaması gereken kelimelerle kutlandığı bir ortamda, aslında bir taraftarın, tuttuğu takımın adı ve renkleri ne olursa olsun, o kulübe nasıl bir duygu yoğunluğuyla bağlı olduğunu bir kez daha hatırladım.
Biliyorum ki, o adamın Galatasaray versiyonu da var, Beşiktaş versiyonu da... O adama dünyanın her yerinde, her futbol takımını tutan taraftarlar içerisinde mutlaka rastlayabilirsiniz. Nijerya'nın toprak sahada yalın ayak top koşturan mahalle takımlarında da var, isminde Türkçe algımızın istihap haddinden ziyadesiyle fazla "J" harfi barındıran İzlanda'nın köy kulüplerinde de...
Biliyorum ki "o adam" münferit değil. Hele hani o tribünlerde olan her olayda sıkça rastladığımız, kulüp yöneticisi deyimiyle "bir kişinin kabahatini 100 küsür yıllık camialara mal edemeyiz" adamı hiç değil, benim dün gördüğüm adam.
O adam aslında hepimizin içerisinde var. O adam mahalle kırtasiyesinden arkasında Rıdvan Dilmen'i temsilen "8" yazan bez formayı aldığım 9 yaşındaki halim benim. Siz akranım olan Galatasaray'lı dostlarım için; Tanju'nun Neuchatel maçındaki sağ ayak plasesinin ağlarla buluştuğu andaki haliniz o adam... Çocukça bir sevinç, kim bilir bizi ne dertlerden, hangi tasalaradan uzaklara taşıyan iki renge, bir armaya ve onu taşıyan insanlara duyduğumuz içten bir minnet duygusu aslında o adam, şampiyon diye bağırmamızı sağladıkları için.
Bütün taraftarların bunları her dakika hatırlamasını beklemiyorum, gerçekçi olalım, böyle şeyleri bu ülkede düzeltmek kolay değil... Evet kolay değil ama yine de bu saf duyguları hepimiz unutmuş olamayız değil mi?
Ben bundan sonra kendi içindeki "o adamı" hatırlayan taraftar dostlarımla spor konuşmak istiyorum, galibiyete "tecavüz" diyenlerle değil... Merak etmeyin, her seferinde bu kadar romantik olmayacağım söz veriyorum ;)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






.jpg)
