sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2015 Pazar

Son Umut'un Getirdikleri

Bu kadar film izleyen bir adam olarak yıllardır Türkiye'den bir oyuncunun önemli bir uluslararası bir törende ödül kazanmasını bekliyorum.
Mesela Cem Yılmaz'ı en çok bu yüzden eleştiriyordum. Çünkü artık Türk seyircisini tekrar tekrar tavlamanın Cem Yılmaz adına işin kolayına kaçmak olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar çok sevsem de Cem Yılmaz'ın artık Sadri Alışık olmayı bırakıp, biraz da, ne bileyim, mesela Jerry Lewis olabilmesini bekliyorum. Cem Yılmaz'da bu potansiyeli görüyorum zira...
Bütün bunları düşünürken bir de bakıyorum Yılmaz Erdogan Water Diviner ile En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü kazanmış, Avustralya'nın en önemli sinema ödüllerinde. Yanlış olmasın, AACTA ödülleri öyle bizim tırt Kral TV Müzik Ödülleri'ne benzemez. Zaten ekli videoyu görünce anlayacaksınız işin ciddiyetini.
Ne var bunda, ne güzel işte diyeceksiniz... Sorun şu:
Yılmaz Erdoğan'ın bu ödülü aldığından kaçımız haberdarız?
Böyle bir haber nasıl olur da sosyal medyada yayılmaz?
Dün gece baktık, sözlükte bununla ilgili özel bir başlık bile yok.
Bu kadar geniş bir facebook listem var ve tek bir kişiden bile bu paylaşımı görmedim.
Twitter'da hashtag olarak rastlamadım.
Hiçbir yerde yok!
Water Diviner'ın ülkemizde yarattığı en önemli farkındalıktı, Russell Crowe gibi bir adamın çektiği, bizimle ilgili, bizi öven, bizim tarafımızı tutan, bizi haklı çıkartan, bize bel altı vurmayan bir filme ilgi göstermemiş olmamız... Türk milletinin büyüklüğüyle ilgili bütün verilerin toplumsal hafızadan silinmeye çalışıldığı bir dönemde, bizi silkeleyip kendimize getirecek daha iyi bir şey bulamazdık oysa. Ama hayır... Kimse çekimlerine gitmedi (Ömür Gedik yazdı), kimse filmin mutlaka izlenmesi gerektiğini söylemedi, "yahu kötü bile çıksa film, bizimle ilgili işte, gidin görün" diyemedi... Oysa Midnight Express bizi yerden yere vuruyor diye 35 senedir bu ülkenin gündeminde.
Aynı şey Yılmaz Erdoğan'a yapılıyor şimdi...
Seversiniz, sevmezsiniz... Politik açıdan doğru bulursunuz, bulmazsınız...
Kendinizden bilirsiniz, bilmezsiniz...
Türkiye'yi temsilen, bir Türk askerini canlandırdığı yabancı bir filmdeki rolüyle son derece önemli aktörlerin, yapımların yer aldığı bir törende ödül kazandı bu adam.
Hadi sinemadan anlamıyorsunuz, haber yapmayı da mı bilmiyorsunuz? Bu başarıyı nasıl yüceltmezsiniz?
Nasıl olur da, "Türk sinemasının ve oyuncularının önü bugün açılmış olabilir" demezsiniz?
Şaka gibi... Türk'ün gerçekten, Türk'ten büyük DÜŞMANI yok..
Sonuna kadar izleyiniz:

5 Şubat 2015 Perşembe

Whiplash

WHIPLASH

veya



(Haydi Bakalım Hoca, Hodri Meydan!
Hangimiz Daha Psikopat Görelim)



IMDB:  8,7
Metascore: 88
EMDB: 8



Yaklaşık bir ay önce Türkiye eski salsa şampiyonlarından Alper Güleçoğlu Facebook üzerinden bir mesaj attı:

"Abi Whiplash tam senlik... İzlersin."


J.K Simmons ve Miles Teller harika birer performans sergiliyorlar
http://www.mongrelmedia.com/MongrelMedia/files/c7/c71d5881-a584-4261-8e3c-5c33ae1244a7.jpg
















Zaten ilanları ve fragmanıyla dikkatimi çekmiş bir filmdi ama son 2-3 haftalık süreçte filmle ilgili bana direkt gelen veya insanların paylaşımlarından gördüğüm övgüler bitmek bilmedi. NihayetWhiplash'i Pazartesi akşamı Cinemaximum Akasya'nın VIP salonunda izledim. Sadece 26 kişilik bir salon ve ayak destekli, geniş, yatabilen koltuklarıyla ekstradan vereceğiniz 5-6 TL farka fazlasıyla değiyor.  Çok uzun veya çok popüler filmler için kalabalıktan kaçmak adına iyi bir çözüm. Tavsiye ederim.


Whiplash uzun uzun değerlendirilmesi gereken, sıradışı bir film. Yönetmeninden, oyunculuk performanslarına kadar derinlemesine inceleyebiliriz. Fakat özetlememiz gerekirse;

Whiplash rahatsız bir film.
"Rahatsız edici" değil, yanlış olmasın... Sadece "rahatsız". Rahata bir türlü eremiyor; hatta ermek istemiyor. İlla bir şey batacak, başka türlü olamıyor, olduramıyor Whiplash.

Whiplash çok güçlü bir film.
Kenarlarında gezinemezsiniz. Tam orta yerinde, içinde tutar sizi Whiplash. Canınız istediğinde birkaç saniye de olsa filmin dışına çıkıp, sonra tekrar odaklanamazsınız. Öyle yarım yamalak izleyemezsiniz Whiplash'i, buna müsaade etmez. Karakterleri gibi, senaryosu gibi bu anlamda da uç bir noktada Whiplash.

Whiplash cesur bir film.
Daha 20. saniyesinde hem protagonisti, hem antagonist'i aynı kareye sürüp çatışma yaratan bir senaryo her filmin göze alacağı iş değildir. Önce birini tanıtır, hayatından kesitler verir; sonra diğerine odaklanır konvansiyonel sinema. Whiplash'in konvansiyonel kalmak gibi bir derdi yok, gelişine vuruyor.

Whiplash dengesiz bir film.
Yine kötü anlamda değil... Hangi karaktere karşı ne hissedeceğinizi, bir olaya karşı ne tepki vereceğinizi bilemiyorsunuz. Filmin başından sonuna kadar böyle gidiyor. J.K Simmons'ın fragmanlardan itibaren "ooo abi problemli" hissiyatı yaratan Fletcher karakteri hakkında, film bittikten sonra bile ne düşüneceğinizi bilemiyorsunuz. Sonra fark ediyorsunuz ki Andrew'a "saflığından" dolayı kızmaya hakkınız yok. Çünkü sizinle de aynı şekilde oynamış Whiplash.

Whiplash doyurucu bir film.
Bunu iyi anlatabilmek için tam tersine dair bir örnek verelim. John Wick doyurucu bir film değildi mesela. Üzerine 1,5 porsiyon sinema daha alsam anca doyardım. İşte John Wick'i izledikten sonra içinizde oluşan boşluğu dolduran o 1,5 porsiyon sinema Whiplash'tir. Sadece doyurucu değildir; aynı zamanda da lezzetlidir. Yedikçe yiyesiniz gelir; son dilime geldiğinizi farkettiğinizde, daha yavaş çiğnemek, o son lokma hiç bitmesin istersiniz.


Fletcher'ın bu "kalaylamaları" seyirciyi yeniden orta okul yıllarına götürüyor
http://waytooindie.com/wp-content/uploads/2014/12/jk-simmons-whiplash.jpg


Bütün bunların yanında, filmi izlemeden önce etrafımdan aldığım Forrest Gump, The Usual Suspects, Shawshank Redemption ötesi tepkilerin yarattığı beklentinin yersiz olduğunu da söylemeliyim. Bu suni beklenti yüzünden filmi belki de hak ettiği yere koyamadım; zira bende yaratılan algıyı karşılayamadı. Whiplash etraftan gelen tepkiler çerçevesinde "abartılmış" (overrated) bir yapımdır. Fakat American Sniper'ın En İyi Film Oscar'ına aday olduğu ortamda gerçekten de başyapıttır. 

Sonuç olarak Whiplash özgün bir senaryo, başarılı bir kurgu ve harika oyunculuk performansları içeren, çok iyi bir film, Oscar alacaktır, özellikle J.K Simmons'ın performansı altın heykelciği hak eder cinsten. En iyi film alabileceğini zannetmiyorum.

Eğer jazz müziğiyle ilgileniyorsanız, film boyunca çalan şarkılara arkadaşının düğününde Imperial March duymuş Star Wars fan'ı tepkisi vereceğinizden eminim. Eğer jazz müziğiyle pek ilgilenmediyseniz, bu film başlamanıza vesile olabilir. Çok başarılı performanslar var. Soundtrack albümü mutlaka edinilmeli...

Arşivimizde 10 üzerinden 8'lik filmler arasında kıymetli bir yeri olacaktır; Oscar'lık başyapıtlar rafının hemen altında...


Birdman incelemesinde görüşmek üzere ;)

4 Şubat 2015 Çarşamba

St. Vincent ve Aziz Bill Murray

St.Vincent (Komşum Bir Melek)
Halen gösterimde olan filmin naçizane değerlendirmesidir efendim...
IMDB: 7,3
Metascore: 64
EMDB: (Eddie's Movie Database):  7,5
Başrol: Bill Murray
Yönetmen: Theodore Melfi

http://i.ytimg.com/vi/YVHqTF203_0/maxresdefault.jpg
Vincent çiçek sularken 48 fıskiye gücündedir. 
Bill Murray'nin yeri benim için ayrıdır. İlkokul yıllarımda hayal meyal Ghostbusters'la başlayan münasebetlerimiz, 1993'te Groundhog Day ile sağlamlaştı. O günden bu yana çok iyidir aramız. Tabii ki kariyerinin bir bölümü benim sinema algı başlangıç yıllarımın öncesine dayandığından, o dönemdeki filmlerinin bir kısmını (Tootsie, Caddyschack, Stripes, Scrooged) sonradan izleyerek arayı kapattım. Bill Murray filmleri belki hiçbir zaman "başyapıt" olamadı ama hep keyif verdi.
St. Vincent sadece Bill Murray'in kariyerine sirayet eden bu istikrarı korumakla kalmıyor, sinemada komedinin sıradanlaştığı, kahkahanın fazlasıyla ucuzladığı bir dönemde, kaliteyi yeniden tanımlıyor.
Basit kelime oyunları, bel altı espriler, aynı "geyiğin" defalarca tekrarıyla değil, anlattığı hikaye ve karakterlerle gülümsetiyor St. Vincent. Hikayenin içerisinde komedi de var, dram da. İçinizi cız ettirecek "bu da mı gol değil" anlarıyla harmanlanan, gözyaşlarınızla ıslanan bir komedi St.Vincent.
Eşinden ayrı bir annenin büyümüş de küçülmüş oğlu ile yaşlı, huysuz, bildiğini okuyan adamın ilişkisini ele alması itibariyle, filmin "About A Boy" (respect, Nick Hornby) ile benzerlik taşıdığını söyleyebiliriz. Bill Murray'in Vincent karakteri ise The Big Lebowski'de Jeff Bridges ile efsaneleşen "The Dude", American Beauty'de Kevin Spacey'in canlandırdığı "Lester Burnham" ve biraz da Married With Children'daki Al Bundy karakterleriyle ortak yönler taşıyor. Karakter Bill Murray'e o kadar yakışmış ki, sanki her hareketi, her repliği özel hazırlanmış gibi duruyor. Henüz filmin ilk cümlesinden, film bittikten sonra sizi 10 dakika boyunca yerinize mıhlayan "credits" bölümünün sonuna kadar Vincent'a -ve çorap üstü sandaletlerine -kilitleniyorsunuz.
Hayattan bezdiğiniz zamanlarda, Groundhog Day ve Phil'i hatırlayın ;)
http://www.sammcnerney.com/wp-content/uploads/2015/01/groundhog-day.jpg
"Groundhog Day Bill Murray" ve "St.Vincent Bill Murray" arasında huysuzluk, umarsızlık,bencillik gibi benzerlikler göreceksiniz. Bill Murray'in sıradışı oyunculuğuna ve karaktere adapte olmaktansa, karakteri büyük bir ustalıkla kendisine adapte edişine şahit olacaksınız. Bir de nasıl yaşlandığını fark edeceksiniz... Belki bilmeyenleriniz vardır, Groundhog Day sadece bir film değil, gerçekte de yaşanıyor. Geleneksel olarak her sene Punxsutawney, Pennsylvania'da "kış mevsiminin daha ne kadar süreceğini anlamak için" düzenlenen bir çeşit festival aslında Groundhog Day. Bu sene de henüz iki gün önce, 2 Şubat'ta yapılmış. İnsan bazen düşünüyor. Keşke Groundhog Day gerçekten de içinden çıkılamayan ve sürekli aynı günün tekrar ettiği bir döngü olsa da, Bill Murray gibi adamları içine koyup, sonsuza dek koruyabilsek....

Neyse efendim... Netice olarak, St. Vincent, hele ki "ain't us" ve "anus" arasındaki telafuz benzerliğinden 8 kez espri çıkartmaya çalışan The Interview gibi seviyesiz işlerin prim yaptığı bir dönemde, gerçek bir başyapıt sayılmalıdır.
Keyif alacaksınız. Alamazanız yine gelin, size göre de bir film buluruz elbet... smile emoticon

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Tour-de-Burger 2014: Start

Pembe Panter (Pink Panther) serisini bilirsiniz. Hani Peter Sellers'ın efsaneleştiği, sakarlığıyla can yakan fakat iş de bitiren Fransız Dedektif Clouseou'nun maceralarını anlatan, Henry Mancini'nin o unutulmaz bestesiyle akıllara kazınan film serisi. Hollywood geçtiğimiz yıllarda seriyi Steve Martin'le yeniden çekmek istedi. Her ne kadar bu tip "re-make" denemelerine her seferinde fena halde şüpheyle yaklaşsam da, Steve Martin'in çok zor bir işi başararak Peter Sellers'ın gölgesinde kalmadan güldürebildiğini söylemeliyim. Yeni serinin devam filmini çektirecek kadar başarılı bir performans sergilemiş Martin.

Aslında konumuz Pembe Panter veya Steve Martin değil. Konumuz tatil. Geçtiğimiz yıllardan farklı olarak bu kez Datça'yı da kapsayan, geçtiğimiz yıllardan farklı olmayarak da yine Cenk ve Tuba'nın yanında "third-wheel" olarak yer alacağım 2014 yaz tatilimiz...  Şimdi konuyu Pembe Panter'den tatile getirmem gerekiyor... Getiriyorum.

Bundan 3 sene önce ilk Bodrum sefamız için yollardayken Steve Martin'li Pembe Panter'i yeni izlemiştik. Filmdeki bir sahneyi ne zaman hatırlasak katıla katıla gülüyorduk. Sahne şuydu:



O gün Bodrum'a giderken bu muhabbeti o kadar çok yapmıştık ki, Susurluk'ta mola verip kahve almak için tesislere girdiğimizde, kasada bana masumca "buyrun efendim günaydın, ne alırdınız?" diyen baristaya, "Öyy vüd leyk tü büy e Deeembeeğğgeeerr" cevabını vermiştim. Baristanın şaşkın bakışları arasında yine kahkaha krizine girmiştik...

O yüzdendir ki, bizim bu Bodrum turlarımızın ismi (an itibariyle) Tour-de-Burger olmuştur (okunuşu Tuğğ-de-beğ-geeğğ).

Bu yılki güzergahımız 19 Temmuz'da Datça'ya doğru yola çıkarak başlayıp, 24 Temmuz'da Bodrum ile devam ediyor. 29 Temmuz'da İstanbul'a dönüş başlıyor.

Olur da yolunuz oralara düşerse haber edin, görüşelim. Seyahatimizi şuradan takip edebilirsiniz efendim :) (Video penceresinin sağ üst tarafındaki play tuşuna basınız lütfen)

Yakında yeni video ve fotoğraflar da eklenecektir, takipte kalınız ;)



9 Şubat 2010 Salı

Recep İvedik'in Gişeleri

Öyle ya da böyle kabul etmemiz lazım... Recep İvedik Türkiye'de son yıllara damga vurmuş bir karakterdir. Şahsen Şahan Gökbakar'ın ilk zamanlar haftalık skeçler olarak karşımıza çıkardığı bu karakteri o dönemlerde severek izliyordum. Ancak uzun metrajlı sinema filmi haline geldikten sonra -evet, her iki filmi de izledim- ciddi bir antipati duymaya başladım. Hem Recep İvedik karakterine, hem de mütemadiyen gişe ve hasılattan bahseden Şahan Gökbakar'a...

Recep İvedik serisinin üçüncü filminin galası yapılmış. Şahan Gökbakar da -elbette sevgili basın mensuplarımızın yönlendirmeli soruları üzerine- ilk iki filmdeki rakamlara yakın , yine çok yüksek bir hasılat beklediğini belirtmiş, "inşallah" diyerek. Açıkçası ben de bu filmden yeni bir gişe rekoru bekliyorum. Bunlar neye göre, nasıl ölçülüyor bilmiyorum ama kesin rekor kıracak. Yahşi Batı'yı gişede geçecek. Sonra da "ben ülkenin en iyi komedyeniyim, falanca da kimmiş, benim filmin senin filmini döver" muhabbetleri başlayacak. Neyse...



Recep İvedik'in gişede herhangi bir filmi geride bırakması, o filmden daha iyi bir film olduğunu göstermez. Peki neyi gösterir? Mesela, toplumumuzun büyük bir bölümünün sofistike bir espri anlayaşından pek hoşlanmadığını,  bu yüzden de Recep İvedik gibi basit, kaba ve zaman zaman da itici durum acayiplikleriyle eğlendiğini gösterir mi? Evet. Bu bir kabahat mi? Kesinlikle hayır. Peki bu durum, Şahan Gökbakar'ın bir komedyen olarak yıllardır kendini zerre kadar geliştirmediğini ve Recep İvedik filmlerini tamamen maddi hedefler sebebiyle devam ettirdiğini gösterir mi? Evet, gösterir. Toplumun nispeten eğitim seviyesi biraz daha düşük kesimini -ki bu kesim daha büyük bir kitle anlamına geliyor- hedef alıyor Şahan Gökbakar ve bana kalırsa sanatsal anlamda değer içermeyen, bir öncekinin üzerine bir şey koyamayan, skeçlerin bir araya montajlanmasından ibaret filmler yaparak para kazanıyor. Buna yanlış diyebilir miyiz? Diyemeyiz elbette, kazansın, afiyetle yesin; hatta helal olsun, zeki adam.

Benim dert ettiğim nokta başka. Ben bu tip bir düşüncenin "küçük düşünce" sınıfına girdiğine inanıyorum. Şahan Gökbakar'ın büyük düşünen bir sanatçı olduğunu bize gösterecek herhangi bir aksiyonuna rastlamadım henüz. "Madem iki tane gişe rekortmeni film var ortada, buradan gelen kaç sıfırlı olduğunu bilemediğim bir meblağ var, o zaman artık bırakalım Recep İvedik karakterini bir kenara ve farklı bir yol çizelim" diyemiyor Şahan Gökbakar. Bu filmlerden edinilen geliri sinema adına daha verimli ve daha değerli işler yapmak için kullanacak cesareti gösteremiyor. Ben istiyorum ki Şahan Gökbakar madem bu kadar büyük bir komedyen, Türkiye'yi bir kenara bıraksın. Bizi yeterince güldürdü. Öyle ya, bunu gişi rekorlarıyla da kanıtladı işte. Farklı bir proje yapsa, sadece bizi değil tüm dünyayı güldürecek bir iş koysa ortaya fena mı olur? En azından bunu hedef edinmesi ve bu hedefini hissettirmesi, belli etmesi bile bir başlangıç olacaktır. Sanatçı olarak büyümesini sağlayacak şey -tabi eğer istiyorsa bunu- kendini geliştirmek, farklı projeler hazırlamak, Türkiye sınırlarının dışında düşünmektir. 3500 Tane Recep İvedik filmi çevirip hepsinde rekor kırmak bu yolda ilerletmez kimseyi.

Bütün bunlar diğer sanatçılar için de geçerli elbette. Cem Yılmaz için de geçerli bu söylediklerim. Ama açık konuşmak gerekirse Cem Yılmaz daha büyük hedeflerinin olduğunu yaptığı her yeni filmle bize hissettirebiliyor. Arif karakterinden AROG'ta yaşadığı düşüşle birlikte sıyrılması, oraya takılıp kalmaması çok önemliydi. Yahşi Batı'nın kostümleri, dekorları ve sinema filmi olarak değeri bugüne kadar yaptığı filmlerin içinde en iyisiydi. Hokkabaz'ın Balkan kokuları içeren senaryosu, müzikleri ve çekimleri ise Cem Yılmaz'ın -bence- Şahan Gökbakar gibi sadece komedyen değil, tam anlamıyla bir oyuncu olduğunu göstermişti. Her yaptığı işte kendisini biraz daha geliştirdi Cem Yılmaz ancak o da henüz sadece Türk insanına hitap eden esprilerden tam olarak kurtulabilmiş değil. Recep İvedik'le kıyasladığımızda çok daha uzak, ama filmi izleyen bir yabancıyı etkileyemeyecek kadar da yakın hala. Yine de ben Cem Yılmaz'ın doğru yolda olduğunu düşünüyorum. Biraz daha zaman verirsek çok büyük bir bomba patlatıp, bir "Hollywood" filmi bile yapabilir.



Umuyorum tıpkı Cem Yılmaz gibi çok zeki bir adam olan Şahan Gökbakar Recep İvedik 3'le de gişe rekoru kırar, iyice bir zengin olur, bir daha gişe rekoru kırmak gibi basit bir hedef gütmez, gütse de en azından bunu dile getirmez ve daha farklı, sinema değeri olan yapımlar peşinde koşar. "Komik adamlıktan" sanatçılığa, oyunculuğa geçiş yapar umarım tez zamanda. İşte ancak o zaman Recep İvedik unutulmaz bir karakter olur. "Büyük oyuncu Şahan Gökbakar'ın ilk karakteri Recep İvedik" olarak 50 sene sonra bile anılır. Kemal Sunal, Peter Sellers gibi...

11 Eylül 2009 Cuma

Top 5 ...

İçinde bulunduğunuz sayfadan ve önceki yazılarımdan da anlaşılacağı üzere Nick Hornby seven bir insanım. Nick Hornby, İngiliz edebiyatının son döneminde adından sıkça söz ettirmiş ve neredeyse tüm kitapları filme çevrilmiş bir yazar (Fever Pitch -iki kez-, About A Boy ve elbette Hi-Fidelity). Şimdilik o kadarını söyleyeyim, daha sonra Nick Hornby'i anlatırım detaylarıyla.

Nick Hornby okumamı takiben edindiğim -sanırım kötü- bir alışkanlık var. Her konuyu (ama HER konuyu...) Top 5 listesi haline dönüştürüyorum. Örneklendirelim hemen...

"Gelmiş geçmiş en iyi 5 pivot santrfor?"
ya da
"Gelmiş geçmiş en iyi 5 İngiliz müzik grubu?"
gibi...

Şimdi bunlar basit örnekler oldu. Absürd olanları da mevcuttur. "Türk kamu yöneticileri veya siyasetçilerin verdiği en talihsiz 5 demeç?" Gayet enteresan bir başlık oldu mesela bu. Muhtemelen, yellenmek suretiyle dünyanın dengesini bozup sele sebebiyet verdiği için vatandaşı suçlayan günümüz yöneticileri de bu listede yer bulurlardı kendilerine. Her neyse...

Bugün gayet beylik bir listeyle başlıyoruz. Konumuz şu:

"En iyi 5 - Bilim Kurgu Filmi"




1- Star Wars
2- Back to the Future




























3- Alien
4- Terminator
5- Dark City



Tabi böyle bir liste yaparken bir takım kurallara sadık kalmak gerekiyor. Örneğin bu başlık için Star Wars ya da Star Trek gibi devam filmi çekilmiş serileri tek bir bütün olarak görmek gerekir. Ama gördüğünüz gibi bu kurala rağmen böyle bir listede mutlaka bulunması gereken "Blade Runner" ya da "Close Encounters of the Third Kind" gibi filmleri dahil edemedik ilk 5'e. Elbette sizin listenizde belki bu filmler -ya da başkaları- benim seçtiklerimin yerine giriyordur ama eminim böylesine geniş bir başlıkta sadece 5 film belirlemek pek mümkün değil.

Peki bu sorunu nasıl çözüyoruz? Sub-genre (pronounced: sab janğğğ) oluşturarak. Başlığa, seçim kümemizi daraltacak spesifik birşeyler eklememiz gerekiyor. Şunun gibi mesela:

"En iyi 5 - Dünya dışı varlıklarla teması konu alan bilim-kurgu filmi"

1- Alien
2- Close Encounters of the Third Kind
3- E.T
4- Independece Day
5- Mars Attacks!



"En iyi 5 - Dünya dışı varlık içermeyen bilim-kurgu filmi"

1- Back to the Future
2- Blade Runner
3- Equilibrium
4- Minority Report
5- Matrix Trilogy (Hadi alalım bari, acıdım...)


Pek tabi daha bir çok alt kategori yaratılması ve listelendirilmesi mümkündür. Şimdilik bununla yetiniyorum. Zira canım fena halde Back to the Future çekti. Gidip izleyesim var acilen. İlerleyen günlerde devamı gelecektir. Hatta kategori önerilerinizi bekliyorum, evet.

Size de iyi seyirler...