Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2015 Perşembe

Whiplash

WHIPLASH

veya



(Haydi Bakalım Hoca, Hodri Meydan!
Hangimiz Daha Psikopat Görelim)



IMDB:  8,7
Metascore: 88
EMDB: 8



Yaklaşık bir ay önce Türkiye eski salsa şampiyonlarından Alper Güleçoğlu Facebook üzerinden bir mesaj attı:

"Abi Whiplash tam senlik... İzlersin."


J.K Simmons ve Miles Teller harika birer performans sergiliyorlar
http://www.mongrelmedia.com/MongrelMedia/files/c7/c71d5881-a584-4261-8e3c-5c33ae1244a7.jpg
















Zaten ilanları ve fragmanıyla dikkatimi çekmiş bir filmdi ama son 2-3 haftalık süreçte filmle ilgili bana direkt gelen veya insanların paylaşımlarından gördüğüm övgüler bitmek bilmedi. NihayetWhiplash'i Pazartesi akşamı Cinemaximum Akasya'nın VIP salonunda izledim. Sadece 26 kişilik bir salon ve ayak destekli, geniş, yatabilen koltuklarıyla ekstradan vereceğiniz 5-6 TL farka fazlasıyla değiyor.  Çok uzun veya çok popüler filmler için kalabalıktan kaçmak adına iyi bir çözüm. Tavsiye ederim.


Whiplash uzun uzun değerlendirilmesi gereken, sıradışı bir film. Yönetmeninden, oyunculuk performanslarına kadar derinlemesine inceleyebiliriz. Fakat özetlememiz gerekirse;

Whiplash rahatsız bir film.
"Rahatsız edici" değil, yanlış olmasın... Sadece "rahatsız". Rahata bir türlü eremiyor; hatta ermek istemiyor. İlla bir şey batacak, başka türlü olamıyor, olduramıyor Whiplash.

Whiplash çok güçlü bir film.
Kenarlarında gezinemezsiniz. Tam orta yerinde, içinde tutar sizi Whiplash. Canınız istediğinde birkaç saniye de olsa filmin dışına çıkıp, sonra tekrar odaklanamazsınız. Öyle yarım yamalak izleyemezsiniz Whiplash'i, buna müsaade etmez. Karakterleri gibi, senaryosu gibi bu anlamda da uç bir noktada Whiplash.

Whiplash cesur bir film.
Daha 20. saniyesinde hem protagonisti, hem antagonist'i aynı kareye sürüp çatışma yaratan bir senaryo her filmin göze alacağı iş değildir. Önce birini tanıtır, hayatından kesitler verir; sonra diğerine odaklanır konvansiyonel sinema. Whiplash'in konvansiyonel kalmak gibi bir derdi yok, gelişine vuruyor.

Whiplash dengesiz bir film.
Yine kötü anlamda değil... Hangi karaktere karşı ne hissedeceğinizi, bir olaya karşı ne tepki vereceğinizi bilemiyorsunuz. Filmin başından sonuna kadar böyle gidiyor. J.K Simmons'ın fragmanlardan itibaren "ooo abi problemli" hissiyatı yaratan Fletcher karakteri hakkında, film bittikten sonra bile ne düşüneceğinizi bilemiyorsunuz. Sonra fark ediyorsunuz ki Andrew'a "saflığından" dolayı kızmaya hakkınız yok. Çünkü sizinle de aynı şekilde oynamış Whiplash.

Whiplash doyurucu bir film.
Bunu iyi anlatabilmek için tam tersine dair bir örnek verelim. John Wick doyurucu bir film değildi mesela. Üzerine 1,5 porsiyon sinema daha alsam anca doyardım. İşte John Wick'i izledikten sonra içinizde oluşan boşluğu dolduran o 1,5 porsiyon sinema Whiplash'tir. Sadece doyurucu değildir; aynı zamanda da lezzetlidir. Yedikçe yiyesiniz gelir; son dilime geldiğinizi farkettiğinizde, daha yavaş çiğnemek, o son lokma hiç bitmesin istersiniz.


Fletcher'ın bu "kalaylamaları" seyirciyi yeniden orta okul yıllarına götürüyor
http://waytooindie.com/wp-content/uploads/2014/12/jk-simmons-whiplash.jpg


Bütün bunların yanında, filmi izlemeden önce etrafımdan aldığım Forrest Gump, The Usual Suspects, Shawshank Redemption ötesi tepkilerin yarattığı beklentinin yersiz olduğunu da söylemeliyim. Bu suni beklenti yüzünden filmi belki de hak ettiği yere koyamadım; zira bende yaratılan algıyı karşılayamadı. Whiplash etraftan gelen tepkiler çerçevesinde "abartılmış" (overrated) bir yapımdır. Fakat American Sniper'ın En İyi Film Oscar'ına aday olduğu ortamda gerçekten de başyapıttır. 

Sonuç olarak Whiplash özgün bir senaryo, başarılı bir kurgu ve harika oyunculuk performansları içeren, çok iyi bir film, Oscar alacaktır, özellikle J.K Simmons'ın performansı altın heykelciği hak eder cinsten. En iyi film alabileceğini zannetmiyorum.

Eğer jazz müziğiyle ilgileniyorsanız, film boyunca çalan şarkılara arkadaşının düğününde Imperial March duymuş Star Wars fan'ı tepkisi vereceğinizden eminim. Eğer jazz müziğiyle pek ilgilenmediyseniz, bu film başlamanıza vesile olabilir. Çok başarılı performanslar var. Soundtrack albümü mutlaka edinilmeli...

Arşivimizde 10 üzerinden 8'lik filmler arasında kıymetli bir yeri olacaktır; Oscar'lık başyapıtlar rafının hemen altında...


Birdman incelemesinde görüşmek üzere ;)

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Geçmişten Bugüne "Tour-de-Burger" - 2

9 gün... Evet, 2014 turuna sadece 9 gün kaldı. Sabırsızlığımızın Brezilya'daki Dünya Kupası'yla bile dindirilemediği noktadayız artık. Hem kendimizi oyalamak, hem de sizleri biraz olsun eğlendirebilmek ve 2014 turundan gelecek paylaşımlara hazırlamak için, önceki "Tour-de-Burger" yıllarından seçme görüntülerimize devam ediyoruz.

Bugünkü klasik videomuz turun "aktif dinlenme" şeklinde geçen akşam etaplarından geliyor. Çöp Şiş etabında "King of the Meat-on-a-stick" mayosunu Cenk'e kaptıran Tubik, "Le Balcon" olarak anılan etapta arayı kapatmaya niyetli... Cenk'in bir anlık hatasından da faydalanan Tubik, etabı önde tamamlıyor. Cenk'in etap sonundaki "çekirdek" itirazları yapılan doping kontrolü sonrası sonuçsuz kalıyor ve  Tubik en iddialı olduğu mayoyu, "akşam sefası" mayosunu üzerine geçiriyor.

Arşivlerimize Tour-de-Burger 2012 kapsamında giren müzikal kıvamındaki bu videoyu hep birlikte izliyoruz.




Yorumlarınızı eksik etmeyiniz :)

Mesela bu sene bu etapta hangi şarkı söylensin? İstekte bulunun, en çok oy alan şarkıyı burada, bu şekilde paylaşalım :)

15 Ekim 2012 Pazartesi

Starlighters

Uzun süredir yazmıyorum. Zira yoğunum. Feci bir koşturmacanın ortasındayım Mart'tan bu yana. Bir yandan iş güç, bir yandan da "extra-curricular" aktiviteler :) Özellikle bir tanesi var ki, en çok vaktimi alan da o, en büyük keyfi veren de... Adı Starlighters.


Starlighters bir isim. Starlighters Haziran'dan bu yana birlikte çalıştığım, harikulade kişilerden oluşan orkestranın adı. Her biri enstrümanın hakkını vererek çalan, profesyonel, işini bilen ve son derece mütevazi adamlar.Yıllardır hayalini kurduğum, zihnimde parça parça her karesini defalarca oynadığım bir filmin gerçek olmasını sağladıkları için bu kez onlara ithafen yazmak istiyorum...




Evet, Starlighters bir hayaldi. 3-4 sene evvel zihnimde bir anda beliren bir hayal. Zorlu zamanlar, hayal kırıklıkları ve moral bozuklukları sonrası şansın da yaver gitmesiyle gerçeğe dönüşen bir hayal... "Neden eskilerin müzikal filmleri kıvamında bir sahne şovu hazırlamıyoruz" sorusuna "evet yahu neden" sorusuyla cevap verilince ortaya çıkan bir fikir, Starlighters. Frank Sinatra'nın hayatından kesitleri anlatan Dance-A-Natra müzikalinde sahnede canlı performans sergileyecek orkestra, Starlighters. Ve ben de bu orkestranın vokaliyim...

Müzikal şu anda hazırlık aşamasında. Bir yandan parçalar hazırlanıyor, bir yandan koreografiler... Bu esnada Starlighters boş durmuyor, farklı etkinliklerde sahne alıyor. Jazz standartları ağırlıkta olmak üzere, eskilerin meşhur yıldızlarının, en bilinen parçalarını seslendiriyor. Mesela Frank Sinatra'dan, Dean Martin'den, Bobby Darin'den... My Way, Sway, Mack The Knife...

Henüz yeniyiz ama yine de önemli mekanlarda sahne aldık. Sheraton Copper Club, Istanbul Moda Deniz Kulübü gibi. Mutlulıuk verici derecede güzel tepkiler alıyoruz izleyenlerden, dinleyenlerden. Bu işe beim gibi yeni giren birisi için bu son derece önemli. Daha da hevesleniyorum her sahne sonrası. :)

Şimdilerde ufak ufak stüdyoya girmeye başladık. Yavaş yavaş bir cd oluşturmaya başlıyoruz. "Albüm yapıp piyasaya çıkalım, satalım bakalım" demiyoruz. Sadece insanlar haberdar olsun, bizi tanısın, müzikal hazır olduğunda gelip izlesin istiyoruz. Sevgili Nejdi'nin muhteşem aranjmanları ve orkestranın kusursuz performansı gerçekten dinlenmeye değer. Müziği seven, müziğin iyisinden anlayan bir adam olduğumu düşünerek öneriyorum size... Ben de parçasıyım diye değil ;)

Şimdi siz de şu demo kaydına 1 Temmuz'da Ankara'da yapılan tanıtım gösterisinden kareler eşliğinde bir göz atın. Beğenirseniz de Facebook üzerinden bizleri takip edersiniz, olur mu? ;)

http://www.facebook.com/StarlightersOrchestra

http://www.youtube.com/watch?v=k-w0cLnFAyE&feature=share


 Sevgiler.

CREDITS :)
Vocals: Erdem Ozkan
Piano: Nejdi Simsek
Bass: Gokhan Over
Percussion: Serkan Alagok
Conga: Can Kıyıcı
Alto Sax: Ali Erol
Volkan İldinç
Trumpet: Mustafa Tabakoğlu
Trombone: Eren Akgün

Re-Arranged by: Nejdi Simsek

Choreography & Dancers: Danset & Dance-X-treme Dancers 
http://www.danset.net/
http://www.dance-x-treme.com/

Photography: Ismail Ustundag - Dans Magazinhttp://www.dansmagazin.net/

Contact Info:
Erdem Ozkan - erdemozkan@hotmail.com

18 Mart 2010 Perşembe

Southern Rock... Givin' me the Chills

Geçenlerde yine televizyoda izleyecek bir şeyler ararken CNBC-E'de One Tree Hill'in sezon finaline rastladım. Ben izlemeye başladığımda bitmek üzereydi. Diziyi çok takip etmediğim için tam kanal değiştirecektim ki arkada çalan şarkıya takıldım. 2-3 Dakika kadar dinledim. Dizi biter bitmez de hemen internetten aradım. Elimde ne bir şarkı adı, ne de grup adı vardı. Ama google'da "One Tree Hill 6.Season Music" gibi bir arama yapınca karşıma çıkan zilyon tane One Tree Hill'de çalan parçalara adanmış sitenin içinde aradığımı bulmak pek de zor olmadı. 70'Lerde Marshall Tucker Band tarafından söylenen Can't You See adlı bir şarkıymış. Aradım, buldum, indirdim, bol bol dinledim. Halen sıkılmadım. Hepi topu üç adet akordan oluşan bir parça. Sırasıyla D, C ve G... Öyle yedilisi medilisi de değil, dümdüz basıyorsunuz akorları. Çok basit yani anlayacağınız. Klasik bir Southern Rock örneği. Sizlerle de paylaşayım, dinleyin belki seversiniz. Buyrunuz, burada benim dinlediğim orjinal versiyonu bulunuyor. Burada da aynı şarkının canlı televizyon kaydı var. Sizi zahmete sokmayıp buraya videoyu koymak istedim ama yine beceremedim tabi. Neyse, YouTube sağolsun...

 Marshall Tucker Band... Kendileri aynı zamanda daha sonra Blues Brothers tarafından da cover'lanan "Ghost Riders in the Sky"ı da söylemiş vaktinde. 


 Blues Traveler. Blues Brothers 2000 filminin en önemli kısmı olan kovalama sahnesinde "Maybe I'm Wrong" ile yer almışlardı kendileri.

Oldum olası böyle sade, basit şarkıları sevmişimdir. Ne bir nota fazla, ne bir nota eksiktir. Biraz daha süslense dinleyene batar, daha sade olduğunda da anlamı kalmaz, "bunu ben de yaparım" denir, geçilir. Bu tip şarkılara bir örnek daha vereyim lafı açılmışken. Blues Traveler - Just Wait. Geçmişteki kölelik mevzuları, yamuk ağızlı konuşmaları ve faşist tavırları yüzünden güneylisini pek sevmem Amerikalı'nın. Ama adamlar öyle böyle müzik yapmıyor, o konuda hayranım gerçekten. Bir filmde geçiyordu. Kuzey'e gıptayla bakan, Güney'den sıkılmış birinin neşesini yerine getirmek için "Hey! What are you talking about? South is great! You have your rodeo thing and cowboys... You have err... Nascar! We don't have that kinda stuff! And Skynyrd didn't happen to us northerners for God's sake!!" tadında bir şeyler söylüyordu (biraz kendimce yorum katmış olabilirim ama kabaca böyleydi). Hakikaten de doğru... Kuzeyde Kurt Cobain'li, Soundgarden'lı Seattle Sound ve Blues'un merkezi, herşeyi, House of Blues'lu Chicago olabilir. Güneyin de Skynyrd'li, Allman Brothers'lı Southern Rock'ı var... Hatta Metallica'nın bile bu akımdan ziyadesiyle etkilendiğini söyleyebiliriz. Metallica'nın kurucularından, baterist Lars Ulrich, Bob Seger'dan Turn The Page'e de yer verdikleri "Garage Inc." albümlerinde cover versiyonu bulunan "Tuesday's Gone" adlı bir Lynyrd Skynyrd parçası için (orjinali de Metallica Cover'ı da çok iyidir) albüm kapağında şöyle demiştir:

"Bir gün arabamla otobanda giderken radyoda çaldı bu şarkı. O güne kadar dinlediğim en hüzünlü parçaydı. O anda bunu cover'lamaya karar verdim."




Bu arada, hemen yukarıda bulunan fotoğrafa dikkat etmenizi rica ediyorum  Efsane bir fotoğraf gerçekten. Bu fotoğraftakiler San Jose'de bir radyo şovunda bir araya geliyorlar. Burada Tuesday's Gone çalıyorlar. Tamamen "jam" amaçlı... Ortaya çıkan sonuç o kadar güzel oluyor ki Metallica bu kaydı alıp Garage Inc.albümüne koyuyor. Şarkının sonunda Hetfield'ın teşekkürleri sırasında arkadan "Hey Lars! let's do that again" seslerini duyunca nasıl keyif aldıklarını daha iyi anlıyorsunuz. Bu adamların bir arada olup çaldığı bir radyo şovu tekrar yapılsa muhteşem olmaz mı? 

Bugün de böyle müzik paylaşayım dedim... Dinlersiniz ve beğenirsiniz umarım efendim, saygılar.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Şarkı Söylemenin Dayanılmaz Hafifliği

Yazacak bir şey bulamamış olmaktan mıdır, üşengeçlikten midir bilemiyorum son bir buçuk aydır elim klavyeye gitmedi.  Biraz evvel kahvemi yudumlarken düşündüm de aslında epey konu birikmiş yazacak. Geçen akşam Ali de söyledi... "Abi şu derbiyle ilgili (Fb-Gs) yazmanı çok bekledim. Benim yorumlarım hazırdı", dedi. Adam benim yazacaklarımı okumadan yorum hazırlamış. Eh o zaman kendi blog sayfanı açsan artık diyorum sevgili Ali? Ne bu böyle blog yancısı şeklinde yorumlar üzerinden yazı yayımlamak? :) 

Neyse efendim. Neticede, bilhassa Sayın Eliza Hanımefendi başta olmak üzere, gelen baskılara dayanamayıp neredeyse iki aydır biriktirdiğim kelimelerden bir kurtulayım istiyorum artık. Öncelikle uzunca bir süredir hayatımda yer edinmiş olan bir aktiviteden bahsetmek istiyorum. Uzunca bir süre diyorum ama düşününce aslında henüz bir sene bile olmamış başlayalı. Hikaye şöyle:

Karaoke

Sanırım geçtiğimiz sene Aralık ya da bu sene başında Ocak'taydı, sevgili arkadaşım Duygu "hadi akşam Kalamış Posh'a gidelim" dedi. Ben tabi kafadan "Posh ne yahu? Adını sevmedim ben oranın, yok olmaz" şeklinde muhalefet yaptım. Fakat Duygu'nun mekanda karaoke yapıldığını söylemesiyle durum değişti. Yıllar önce, 5 yaşındayken ailem tarafından bir umuttur sokulduğum TRT İstanbul Çocuk Korosu sınavlarında yaşadığım hüsranın acısı hala hatırlanabilir düzeyde olduğundan neredeyse 25 yıldır şarkı söylemeye banyoda bile yeltenmemiştim.  Benim kadar bebeler piyanoda konçertolar çalarken bendeniz, Eddie Jr, saf saf "Ilgaz, Anadolu'nun sen yüce bir dağısın" isimli şarkıyı seslendirmeye çalışmış ve haliyle "eee, teşekkürler yavrucuğum. Biz annene haber veririz sonucu hadi bakalım tey tey", şeklinde kapı dışarı edilmiştim. 5 Yaşındayım, yazıyla "beş"!!  Bünyede yarattığı "loser" etkisini düşünebiliyor musunuz? O yüzden bu tip karaoke etkinliklerinden fena halde çekinmekle beraber, kendimi kendime kanıtlayabileceğim bir fırsat gözüyle bakardım hep.

Kalamış Posh

Posh'a geri dönelim. En son iki sene kadar önce ses sisteminin epey kötü olduğu ve dolayısıyla kendi sesimi pek de duyamadığım bir mekanda karaoke denemiş bir insan olarak tereddüt yaşadım. İnternette biraz araştırma yaptıktan sonra gideceğim mekanda bir önceki hafta Nev'in de bulunduğunu gördüm ve endişelerim iyice arttı. Öte yandan Duygu da sürekli anlatıyor, şöyle kaliteli, böyle güzel, "hem organizasyonu yapan çocuk da arkadaşım, çok eğleniyoruz", diyor. En kötü ihtimalle bir köşede oturup herkesin gitmesini bekleyip tam mekan kapanırken kendi kendime bir şeyler söylerim düşüncesiyle gittim Kalamış Posh'a.



Posh bir kaç katlı bir mekan, bilmeyenler için biraz anlatayım. Giriş katı oldukça geniş; hem yemek yiyebileceğiniz, hem muhabbet edebileceğiniz ve en önemlisi sigara içebileceğiniz tek kat burası. :) Bir üst kat ise her Çarşamba akşamı sevgili Tolga'ya ve Karaoke gecelerine ayrılmış durumda. Öyle yüzlerce insanın tıklım tıkış girdiği, insanların her parçada mikrofonlara saldırıp en sevdiğiniz şarkıya tecavüz ettiği "Umumi Karaoke" mekanlarından değil burası.

Tolga Soydaş - The Karaoke Master

Farkı ne diye sorarsanız cevabım "Tolga" olur. Herşeyden önce inanılmaz bir arşive sahip. Türkçe, İngilizce, İtalyanca, İspanyolca ve hatta Fransızca şarkılardan oluşan bugüne kadar gördüğüm en geniş arşiv Tolga'da. Parçaların altyapılarına çok dikkat ediyor Tolga ve mümkün olduğunca orjinale en yakın altyapıları edinmeye çalışıyor. Müziği seven, müziğe çok zaman ayıran biri olarak mixer'in başına geçtiğinde boş durmuyor Tolga. O anda mikrofonda kim varsa ve hangi şarkıyı söylüyorsa ona göre ton ayarını yapıyor ve hem parçayı söyleyene yardımcı oluyor hem de mekanda bulunanların kulak sağlığını ve sabır sınırlarını korumuş oluyor. :) Açıkçası bu uygulamayı başka bir yerde görmeniz pek mümkün değil. Bu hem bir istek ve profesyonellik meselesi, hem de bilgi ve müzik kulağı gerektiren bir meziyet.




Son olarak -ki bence Tolga'nın en önemli katkılarından biri budur- kesinlikle kimsenin şarkısına kimseyi musallat ettirmiyor. Mikrofon öyle dımdızlak ortada değil, kim kaparsa o söylemiyor yani. Tolga sıradaki parça kiminse o masaya gönderiyor mikrofonları. Sanata ve sanatçıya saygı yani... :) Duygu sayesinde Posh'da başlayan bu karaoke merakı son 1 senede İstanbul'daki tüm karaoke barlara gitmeme sebep oldu. Gittim, hepsini gezdim, değerlendirdim ve karar verdim ki bu işi Tolga'dan daha iyi yapan yok. 

Bir de güzel dostluklar oluşmasına vesile olan bir eğlence bu karaoke. Her hafta gidip şarkı söyleyin demiyorum elbette ama belirli bir süre sonra bir kaç kez gittiğinizde artık etrafınızda yabancılar yerine tanıdık yüzler olduğunu farkediyorsunuz. Hatta bu tanıdık yüzlerin söyleyeceği şarkıları bile tahmin edebilir hale geliyorsunuz, daha önce dinlemiş olduğunuzu hatırlayıp. Aman aman bir sese, müthiş bir yeteneğe ihtiyacınız yok. Şarkı söyleyemiyor olsanız bile kimse dönüp size alaycı bakışlar atmıyor Posh'da. Dedim ya "sanata ve sanatçıya saygı" işte. :) Şarkı söyleyebilseniz de söyleyemeseniz de eğleniyorsunuz bir şekilde. Kaldı ki "ben şarkı söyleyemiyorum" diye bir şey yok bence. Karaoke sevdası oluştuktan sonra iyice anladım ki olay tamamen özgüvende bitiyor. Söyleyemiyorum dedikçe kendi sesinizi bastırıp, ağzınızı açmıyorsunuz ve işte o dakika söyleyemeyen bir insan haline geliyorsunuz. Elbette söyleyeceğiniz parçayı seçerken melodisini ve az da olsa sözlerini bildiğiniz bir şarkı seçmek önemli. Bu da özgüveni anlık olarak etkileyen bir faktör çünkü.




Ego :))

Bundan önceki yazım Frank Sinatra parçaları üzerineydi (aslında "üzerineymiş" demeliyim, görmesem hatırlamam). Tahmin edebileceğiniz gibi karaoke mekanlarına gittiğimde de Frank Sinatra parçalarını söylemeyi tercih ediyorum. Yakıştığını söylüyorlar... Daha doğrusu Türkçe söylemenin yakışmadığını söylüyorlar, "sen Sinatra söyle abi, aman aman iyi böyle boşver Türkçe'yi" diyorlar. Ben de buna güvenerek geçenlerde Nişantaşı'nda bir mekanda düzenlenen karaoke yarışmasına katıldım (para ödülü vardı, tamamen bu sebepten katıldım). Elemeleri geçtim ve sonunda aralarında Deniz Arcak ve Şehnaz Sam'ın da bulunduğu jüri üyelerinin karşısına çıktım. İkinci oldum ve bir adet cep telefonu kazandım. Zaten birinci olsam kazanacağım para ödülü bardaki hesabı ödemeye ancak yetecekti. İkinci olmakla en azından elimde kalıcı bir hatıra var artık "bak ben bu telefonu şarkı yarışmasında kazandım" diyebiliyorum. :) Buradan teşekkürlerimi tekrar sevgili Tolga'ya ve Duygu'ya iletiyorum, bende çok emekleri var. Duygu sayesinde şarkı söylemeye başladım, Tolga sayesinde de az antrenman yapmadım. Siz olmasanız ben ne yapardım ey dostlar!! (evet, Grammy kazanmış gibi konuştuğumun farkındayım :) ).

Uzun lafın kısası efendim, karaokeye gidiniz, şarkı söyleyiniz. Danstan sonra kendime 25 yıl gecikmeli de olsa ömür boyu devam edebileceğim yeni bir uğraş bulduğum için çok mutluyum gerçekten. Dansta 15 yılda geldiğim nokta ve işin kazandığı ciddiyet düşünüldüğünde aynı sonucu karaokeden de beklemek büyük bir hayalperestlik olur elbette. Ancak yine de bırakmaya niyetim yok, gittiği yere kadar götürmeye niyetliyim. Size de tavsiye ediyorum. Hatta Çarşamba akşamları Kalamış Posh'a bekliyorum. Hem beni de dinlemiş olursunuz fena mı? ;) Emin olun Tolga'nın söylediği gibi "Kendinizi yıldız gibi hissedeceksiniz!"...


İlgilenenler için Tolga'nın Posh'da düzenlediği gecelere dair bilgiler aşağıdaki bağlantıdadır:

http://www.facebook.com/group.php?gid=33014538417 


Sevgiler,

Eddie "Sinatra Jr" O.





28 Eylül 2009 Pazartesi

Top 5's v.2: Frank Sinatra

Bir süredir yazamadım, zira çok yoğundum. Herhangi bir motivasyon kaybı söz konusu değil yani. Şöyle bir metod ürettim kendime: Eğer aklma "bunu mutlaka yazmalıyım" diyebildiğim bir konu gelirse ve fakat yazıyı tamamlayacak vaktim yoksa sadece başlığı oluşturup taslak olarak kaydediyorum ki sonradan görüp hatırlayabileyim. Evet, akıllı adamımdır vesselam... (ilk ben icad etmemişimdir bu yöntemi herhalde ama olsun)

Baktığım vakti epey bir konu biriktirmişim aslında; tek tek yazasım var hepsini zamanla. Ama şu dakika itibariyle yine kısıt altında hissetiğimden kısa bir konuyla geçiştirmek durumundayım, o yüzden de yeni bir "Top 5" listesi oluşturuyorum hemen. Tadımlık olsun...

En iyi 5 : Frank Sinatra şarkısı

20. Yüzyılın tartışmasız en çok dinlenen, sevilen, en ekol şarkıcılarından biridir Frank Sinatra, ya da gerçek adıyla Francis Albert Sinatra. Oyunculuk da yapmıştır hatta (gerçi o zamanlar komple artist olayı modaydı, herkes hem şarkıcı, hem aktör/aktris, hem de dansçıydı). Bir çoğumuzun "ben 50'lerde hadi bilemedin 60'larda yaşamalıymışım" demesinin sebeplerindendir Frankie. Elvis Presley gibi bir müzik fenomenine rakip olabilmiş -Kral her ne kadar bilfiil söylemese de rakip olarak görmüştür aslen Frankie'yi- yegane adamdır Sinatra. Eh, dile kolay 1200'den fazla şarkı seslendirmiş, 80 tane albüm yapmış veya albümü yapılmış; o kumsaldaki öpüşme sahnesiyle meşhur "From Here to Eternity (1953)" filmindeki rolüyle En İyi Yardımcı Oyuncu Oscar'ını kazanmış. Velhasıl önemi büyüktür, sevmeyeni azdır, şarkıları da pek kıyaktır... Buyrunuz:


1- My Way

Şimdi bu şarkıya dair ne yazsak boş... Dinlemek lazım defalarca. Evde, arabada, Mp3 Player'da, hepsinde ayrı tad bırakır. Her enstrümanı ayrı ayrı sindirinceye kadar dinlemek gerekir. Olay sadece Sinatra'nın sesinde ve o sanki bu şarkı için yaratılmış yorumunda değildir. Orkestrada ve müziğin derinliğindedir esas büyüsü My Way'in. Bir de anlamlıdır ki sözleri; her yola gelir. Yaşlanıyorum dersin, dinlersin; üniversiteden mezun olursun, dinlersin; sevgilinden ayrıldın, dinlersin; evlendin, gece otelin balkonuna çıkıp bir sigara yaktın eşin mışıl mışıl uyurken yatağında, yine dinlersin "vay be evlendik anasını satayım" diyerek. Dinlersin de en güzelini de Sinatra'dan dinlersin. Elvis de söylemiş ama işte Kral bile aynı tadı, kıvamı yakalayamamış. 


2- You Are The Sunshine of My Life

İkinci sırada kimine göre sürpriz sayılabilecek bir şarkı var. Ama çok güzel şarkı canım, hakediyor yani. Fena halde neşe veriyor insana, güzel şeyler düşündürüyor, hayal kurduruyor. Ben kendimi bildim bileli bir şarkının sözleri ikinci plandadır benim için; yani esas olan müziktir, sözler değil. Söz istesem şiir okurum, müzik dinlemem. Ayrıca eylemin adı zaten "müzik dinlemek", "Şarkı dinlemek" demiyoruz. Tamam, evet, sözler de iyi olmalı. Aptalca hazırlanmış, sırf kafiye olsun diye yazılmış, içi boş Türk fantezi-pop parçalarına her gün çeşitli yerlerde maruz kalabiliyoruz ve anında topukluyoruz o mekandan, biliyorum. Ama yine de söz, müzik kadar önemli değildi(r) benim için. Bu şarkının sözleri ise çok fena vurdu beni, itiraf ediyorum. Yahu bu kadar mı temiz, akıcı ve zorlamadan yazılır bir aşk şarkısının sözleri? Bu kadar mı iç baymadan, fenalık geçirtmeden, Eros'un oku misali zınk diye vurur bir şarkı insanı olmadık yerinden? Ve bu kadar mı basit olur, insanın aklına hemen oturuverir?  Adamlar yapmış 50 sene evvel valla helal olsun. Merak edenler için sözleri:

You are the sunshine of my life

That's why I'll always be around

You are the apple of my eye

Forever you'll stay (be) in my heart

 

I know that this is the beginning

Though I loved you for one million years

But if I thought our love was ending

I'd find myself drowning in my own tears

 

You are the sunshine of my life

That's why I'll always be around

You are the apple of my eye

Forever you'll stay (be) in my heart

 

You must have known that I was lonely

Because you came to my rescue

And though I know that this is heaven

How could so much love be inside of you

 

You are the sunshine of my life

That's why I'll always be around

You are the apple of my eye

Forever you'll stay (be) in my heart

 

('Cause you are)

You are the sunshine - of my life

(Of my life, of my life)

(Light my fire baby, light my fire,...)


3- New York, New York

Bir şehir ile alakalı bilinen herhalde en meşhur şarkı bu olsa gerek. Yine zorlamayan, anlamlı, şarkının genel anlam bütünlüğünü bozmayan sözler var. "These vagabond shoes are longing to stray right through the very heart of it, New York, New York" kısmı muhteşem değil de nedir mesela? Ya da şarkının son kısmındaki, ikinci "These little town blues" kısmı... Hani Frankie'nin uzun hava tadında söylediği? Tabi yine Frank Sinatra'nın cuk diye oturan yorumu ve tek kelimeyle muhteşem bir orkestra mevcut bu şarkıda da. Zaten tüm şarkılardaki ortak nokta sanırım bu orkestra kullanımı; tek bir fazla nota, tek bir gereksiz enstrüman çıkışı bulamazsınız bu parçalarda. Başka bir şekilde, başka birinden dinlediğinizde ise ister istemez kulağınız doldurur kendiliğinden o üflemelilerin ya da yaylıların eksikliğinden oluşan boşluğu.

O yüzden mümkünse düğünlerde, otellerde çıkan piyanistler, küçük çaplı gruplar seslendirmesinler bu şarkıları. Buradan hepinize sesleniyorum. Yahu adamlar uğraşmış yapmış, olabilecek en güzel haliyle kaydetmişler. Eğer aynısını çalabilecekseniz -ki bunun için yeterli sayıda üflemeli, yaylı ve bunları çalabilecek adama ihtiyacınız var- buyrun icra edin, Sinatra gibi söylemeseniz de olur, razıyım. Ama yok "bizde işte bir lead, bir ritm gitar, bir bas, bir de bateri var" diyorsanız, rica ediyorum uzak durun şu adamcağızın şarkılarından ya...


4- Fly Me to The Moon

"...in other words, I love you". Yani, diyor Sinatra, seni seviyorum. :) Bir çeşit sözlük niteliğindedir bu şarkı. İçerisinde "in other words, I love you" dışında geçen bütün sözler aslında "I love you" manasına gelmektedir. Dolayısıyla birisine onu sevdiğinizi söylemenin envai çeşit yolunu öğretir bu parça. Ancak öte yandan, bunu dile getirmenin en etkili yolunun da yine direkt olarak "seni seviyorum" demek olduğunu da belirtir. Orkestra, müzik, mutluluk, "ah bir aşık olsam da şu şarkıyı söylesem sevgilime" hissiyatı... Hepsi listemizin 4. sırasındaki bu Sinatra klasiğinde de mevcut.

5- Strangers in The Night / Love and Marriage

Açıkçası birbiriyle pek alakasız iki şarkı arasında kaldığımın farkındayım. Biri yine klasik, orta tempolu bir "ballad", en ihtişamlısından. Diğeri ise bambaşka bir parça, çok eğlenceli, hepimizin aklında bir şekilde -ama en çok da sanırım "Married with Children (Evli ve Çocuklu)" dizisiyle- yer etmiş "Love and Marriage". Şahsen buradaki hakkımı ikincisinden yana kullanmak istiyordum esasında ama "Strangers in the Night"a olan saygımdan, onu bu listenin dışında bırakmak istemedim. Şunu kabul etmek gerekir, gerek söz, gerekse müzik olarak bugüne kadar yapılmış en eğlenceli şarkılardan biridir "Love and Marriage". Sırf bu özelliğiyle bile bir Sinatra Top 5 listesinde yer almayı hak ediyor.  Yok öyle düşünmüyorsanız  o zaman "ask the local gentry and they will say it's elementary". :)


Dediğim gibi bunlar tamamen kişisel beğenilere göre seçilmiş şarkılardır. Mutlaka buraya girmesi gerektiğini düşündüğünüz başka şarkılar da olacaktır. Sinatra söylediyse zaten kötü olma şansı yoktur. Hepsini sevgiyle, saygıyla dinliyoruz efendim merak etmeyiniz...


İkinci Top 5 listemizi büyük usta Frank Sinatra'ya adadık. Sanırım bir dahaki de buradan hareketle Elvis Presley olacak. Fikirlerinizi bekliyorum...

Saygılar. 


10 Eylül 2009 Perşembe

The Blues Brothers Band

"These are the original, one and only, certified, no imitation, Blues Brothers."

Yer önemli değil. Chicago House of Blues (HoB) olur, Apollo olur, Parkorman, Harbiye Açık Hava ve hatta Ankara Hipodrom bile olabilir. Hepsinde bu şekilde takdim edilirler... Hepsinde ilk şarkıları "I can't turn you loose" olur ve elbette hemen ardından "Green Onions". Gelenek desek değil, daha çok bir çeşit ayin gibidir tüm bunlar. Nerede olduğunuz önemli değildir... Sahnede "The Blues Brothers" varsa, o gece yastığınıza başınızı koyduğunuzda arka planda hala "Sweet Home Chicago"nun o efsanevi soloları dönecektir... Bir de tabi "bir daha nerede izlerim acaba?" düşüncesi...


Kendi müzik zevkimi farketmeye başladığım günden beri dinlerim Blues Brothers'ı. Sürekli aynı şarkılar olsa bile sırf "belki Matt 'Guitar' Murphy farklı bir solo denemiştir" diyerek gördüğüm bütün konser kayıtlarını toplardım o zamanlar. Amerika'ya gitmedim hiç. Ama gidecek olsam New York değil, Chicago ile başlamak isterdim gezmeye. İlk gideceğim yer de şüphesiz House of Blues olurdu. Çok basit gözükebilir. Asıl işleri müzik olmayan iki palyaçonun şovu olarak gözükebilir kimisine. Benim için bu adamlar 1978'de bir araya gelip, dünya müzik tarihinin kalıcı parçası haline gelmiş birer efsanedir.



Öncelikle Blues Brothers konspetinden başlayalım. Çoğu insan Blues Brothers'ın bir film olarak başladığını ve çok tutunca grup halinde turneler düzenlediğini zanneder. Ancak işin aslı o değildir. 1978 senesinde Dan Aykroyd ve John Belushi, Paul Schafer (Blues Brothers 2000 filminde Queen Mousette'in yanındaki Marco rolünde) ile birlikte bir R&B grubu kurma kararı alıyorlar. Dan Aykroyd zaten bu müziğe aşık bir adam. John Belushi daha çok heavy metal dinliyor o dönemler. Fakat işte Blues bu... Belushi gibi Hollywood'un asi çocuğu olarak biliinen bir adamı bile etkiliyor ve 1976'da Saturday Night Live'da yayımlanan bir skeç, bir anda hayatlarının en büyük projesi haline geliyor.

Sonrası aslında ilk Blues Brothers filminden pek de farklı değil. Paul Schafer ve Dan Aykroyd'un çevresi, müzik bilgisiyle John Belushi'nin ismi ve karakterinden kaynaklanan ikna kabiliyeti ile kısa sürede muhteşem bir orkestra topluyorlar. Tıpkı filmde sağdan soldan eski grup üyelerini toplayan Jake & Elwood Blues gibi.

Grubun tartışmasız en önemli isimleri Matt "Guitar" Murphy, Steve "Colonel" Cropper ve (bence) Lou "Blue Lou" Marini. Matt Murphy vaktinde B.B King tarafından Blues gitaristleri arasında bir efsane olarak gösterilmiş; dolayısıyla da Eric Clapton gibi bir ustanın feyz aldığı isimlerden biri olmuş. Steve Cropper (ritm gitar) o meşhur Green Onions parçasının esas sahibi "Booker T. & MG's" grubunun üyelerinden. Daha sonraları Otis Redding ile çalmış. Adamın adına Fender gitar bile yapılmış (Steve Cropper Classic Fender Telecaster). Lou Marini ise 60'larda ve 70'lerde Blues ve Soul piyasasında çok önemli işler yapmış. Bence grup için önemli olmasının sebebi ise tamamen kişisel. Adam muazzam çalıyor yapacak bir şey yok...



Gerek müzisyenler, gerekse repertuardan dolayı bir Blues Brothers parçasının kaç kere dinlenirse dinlensin sıkıntı verme ihtimali olduğunu düşünmüyorum. Sweet Home Chicago'yu ele alalım. Her dinleyişimde şarkının farklı bir enstrümanı dikkatimi çekiyor (şu sıralar davula sardım mesela). Bu müzikal kaliteye bir de Jake ve Elwood ile başlayan eğlence geleneğini eklerseniz tadından yenmez oluyor. Evet adamlar fena halde milliyetçi; bilhassa Dan Aykroyd. Ama bunu karakterlerin içine öyle bir yedirmişler ki insana batmıyor. Örneğin "Green Onions" un orta yerinde Elwood şöyle bir konuşma yapar:

"All right people. The rest of the hard working all star Blues Brothers are gonna be out here in a minute, including my little brother Jake. But right now, I'd like to talk a little bit about this tune you're hearing. This is ofcourse the Green Onions tune. It was a very big hit in the early sixties in this country. And ofcourse it was composed and recorded in Memphis, Tennessee, right here in the United States Of America. You know, people, I believe that this tune can be acquinted with the great classical music around the world. Now you go to Germany, you've got your Bach, your Beethoven, your Brahms... Here in America you've got your Fred McDowell, your Irving Berlin, your Glenn Miller, and your Booker T & The MG's, people. Another example of the great contributions in music and culture that this country has made around the world. And as you look around the world today, you see this country spurned. You see backs turned on this country. Well people, I'm gonna tell you something, this continent, North America, is the stronghold! This is where we're gonna make our stand in this decade! Yeah, people, I've got something to say to the State Department. I say Take that archaic Monroe Doctrine, and that Marshall Plan that says we're supposed to police force the world, and throw 'em out! Let's stay home for the next ten years people! Right here in North America and enjoy the music and culture that is ours. Yeah, I got one more thing to say. I'm just talking about the music, people, and what it does to me. And that is, as you look around the world, you go to the Soviet Union or Great Britain or France, you name it, any country... Everybody is doing flips and twists just to get into a genuine pair of American blue jeans! And to hear this music and we got it all here in America, the land of the Chrysler 440 cubic inch engine!
"

Ya da filmdeki o meşhur "Everybody needs Somebody" girişi:

"We're so glad to see so many of you lovely people here tonight, and we would especially like to welcome all the representatives of Illinois' Law Enforcement Community who have chosen to join us here in the Palace Hotel Ballroom at this time. We do sincerely hope you'll all enjoy the show, and please remember people, that no matter who you are, and what you do to live, thrive and survive, there are still some things that make us all the same. You, me them, everybody, everybody. You know people when you do find that somebody, hold that woman, hold that man, love him, hold him, squeeze her, please her, hold her, squeeze and please that person, give 'em all your love, signify your feelings with every gentle caress. Because it's so important to have that special somebody to hold, kiss, miss, squeeze and please. "

Bunları ezberleyen insanlar biliyorum hayatta (Cenk büyük bir kısmını gayet Elwood Blues tadında ve hızında söyleyebiliyordu mesela). Evet, bildiğimiz "Cthulhu", heavy metal erbabı, bestekarı, metal kültürü denince aklıma ilk gelen insanlardan.... Hatta metalurji mezunu, o derece. Kendisi sıkı bir Blues Brothers dinleyicisidir. Sebebi basit ve John Belushi'den çok da farklı değil. Adamlar iyi müzik yapmış vaktinde... En basitinden, en Blues olmayan "Stand by Your Man" şarkısını bile bir İstanbul-Bodrum yolculuğu boyunca üst üste dinleyip sıkılmadığımız oluyor, sırf müziğin derinliğinden dolayı.



Film desek o apayrı bir hikaye zaten. 50 Metreden yere çakılan arabanın oyuncak olduğunu düşünürsünüz 1980 yapımı bir film için, çünkü bilgisayar efekti olamaz değil mi? Yok işte, adamlar bildiğin gerçek arabayı atmışlar 50 metreden ve öyle çekmişler filmi. Düşünün, sadece 1 kere çekilebilecek bir sahne bu. Ya da Chicago'nun orta yerinde en işlek yollarında 34 tane polis arabasını "Sweet Home Chicago" eşliğinde dans edercesine bir ahenkle birbirine sokmak... Yüzlerce asker, silah, onlarca askeri araç, tanklar, helikopterlerle dolu bir kapanış sahnesi... Sırf bu filmde içinde araba takip sahnesi geçecek diye, içi tamamen doldurulmuş, normalde bomboş olan bir alışveriş merkezi inşaatı ve onun otoparkını doldurabilecek sayıda sıfır kilometre araç. Haliyle hepsi sadece bir kere çekilebilecek sahneler için. Böyle bir yapım hikayesini gördükten sonra bugün kullanılan bilgisayar efektlerini düşünüyorum da... Film çekmiyorlar, bilgisayar oyunu yapıyorlar artık. Prodüksyon bir masa başı işi haline gelmiş zamanla.

Efendim velhasıl, Blues Brothers müzik olarak, konsept olarak, sahne performansı olarak son 30 yılda eğlence piyasasına girmiş en kaliteli yapımlardan biridir. Bir müzik grubunun ötesindedir The Blues Brothers Band. Bu onların hepsinin alanlarındaki en iyi müzisyenler arasında oldukları gerçeğini değiştirmez. O yüzden artık şöyle bir diyaloğa şahit olursanız yapmanız veya söylemeniz gerekeni biliyorsunuz diye umuyorum:

-Ne tür müzik dinlersin?
-Blues.
-Aaa? Ben de çok severim John Lee Hooker olsun, Stevie Ray Vaughan olsun. Sen kimleri seversin?
-Ben Blues Brothers dinlerim.
-Abi onlar cover yapıyor ama ya... Artist onlar olum, müziysen değil ki.


Evet, oldu bu ben gördüm...
Son olarak Blues Brothers'ın en efsanevi repliklerinden birine yer vermek istiyorum müsaadenizle.

Elwood: It's 106 miles to Chicago, we got a full tank of gas, half a pack of cigarettes, it's dark, and we're wearing sunglasses.
Jake: Hit it!


Saygılar.