Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2014 Perşembe

Nasreddin Hoca?

Son yılların en iyi takımlarından, Dortmund'a 4-0 yenilmek ayıp değildir. Brezilya'nın Dünya Kupası Yarı Finali'nde kendi evinde Almanya'dan, Roma'nın da daha dün Bayern'den evinde 7'şer tane yediği ortamda, Dortmund da gelip sana 4 tane atabilir. Belli ki Almanlar bir işler çeviriyor, bir anormallik var, takmayacaksın kafayı, geçeceksin... En kötü, Amerika gelir halleder, rahat olacaksın...

Esas kafayı takman gereken, esas AYIP olan şudur... Dortmund'a 4-0 yenilmenin aslında bu denli normal olduğu, ayıplanmadığı bir ortamda, hocanın çıkıp "beni takımın başına 4. yıldızı almamız için getirdiler, Şampiyonlar Ligi için değil" demesidir ayıp. "Bizim zaten maça çıkarken galip gelelim diye bir niyetimiz yoktu, öylesine çıktık, bir de maç başına para veriyorlarmış zaten, oh mis" demektir... Çok büyük ayıptır.

Havaya, trafiğe, ulaşımsızlığa, PassoLig'e rağmen stada gelen taraftara ayıptır;
O taraftarı oraya taşırken İstanbul trafiğinde kalan son aklını da teslim eden otobüs şoförlerine ayıptır;
Kulübün tarihine, Süper Kupa, UEFA Kupası alan eski futbolcularına, hocalarına ayıptır;
Sezon başı formana koyacak reklam bulamazken, Şampiyonlar Ligi'nde sana destek veren sponsorlarına ayıptır;
Seni ciddiye alıp, ciddi ciddi karşına çıkan, rakibine ayıptır;
Maçtan sonra "1 yılda 3 hoca değiştirerek bu işler olmaz" diyerek aslında senin koltuğunu senin için savunan Jürgen Klopp'a ayıptır.Maç sırasında top toplayan çocuğa ayıptır;
90 dakika 22 adam tarafından tekme yiyen, her tarafı çamur olan topa ayıptır topa!

Kimse kusura bakmasın ama Prandelli bu lafı edebiliyorsa benim düşündüğüm, ona kondurduğum bize bir şeyler katacak, öğretecek usta futbol alimi değil demektir.. Büyük hayal kırıklığıdır benim adıma. Yönetim sana ne hedef koyarsa koysun, sen kendi kariyerinin onuru için bunu bu şekilde kaybedilen bir maçtan sonra kamuoyuyla paylaşmazsın. 
Paylaşırsan, eşekten düştüğünde "ben zaten inecektim" diyen Nasreddin Hoca muamelesi yapılacağını da bilmelisin.

Bence ya Prandelli çıkıp özür dilemelidir, taraftardan, eski futbolculardan, top toplayan çocuktan ve hatta toptan; ya da bir dakika daha bu görevde kalmadan gönderilmelidirAncak bu şekilde, ya Prandelli, ya da yönetim "vizyonsuzluk" suçundan beraat edebilir. 

Tıpkı Akhisar ve Galatasaray mağlubiyetlerinden sonra, 3 senedir asistanlığını yaptığı, önceki sene rahat rahat şampiyon olmuş ve tek bir oyuncusunu bile kaybetmeyip üzerine Diego'yla desteklenmiş takımı için "hala gelişiyoruz" diyen İsmail Kartal gibi, Prandelli de artık "yönetimin getirdiği adam" değil, "bu büyük takımların patronluğunu hak eden adam" gibi davranmaya başlamalıdır. 

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Sabri'nin Göbeği !

http://image.samanyoluhaber.com/Images/News/20101029/157932_sabri-sarioglu1.jpg


Her ne olursa olsun, diğer takım taraftarları bile Sabri ile ilgili şakalar yaparken bu kadar aşagılamamıştı onu...

Kulübüne aşık, 10 küsür yıldır formasını giyen, gözü Galatasaray'dan başka bir şey görmeyen bir adam Sabri.

Sabri için "akıllı değil" diyebilirsiniz... Fakat bugüne kadar gördüğüm en zeki ve kendini geliştirmiş futbolcu eşlerinden biriyle evli Sabri... Karısı pilot. Evet, bildiğiniz uçak uçuran pilot. Futbolcu eşlerinin zihnimizde bıraktığı genel imajın aksine AVM'lerde ayakkabı, kürk peşinde gezip durmuyor yani, kendini geliştiriyor, birçok erkeğin çocukluk hayallerinde kalan bir mesleği icra ediyor. Tribünlerin dalga geçtiği kadar "saf" olsa Sabri, Yağmur Hanım onunla evlenir miydi diye sorguluyorum bunu öğrendiğim günden beri. Para da bir yere kadar sonuçta...

Sabri için "Tekniği zayıf" diyebilirsiniz. Doğru. Seyirciyi çileden çıkartan, 3 kere yerden sekmeden ceza sahasına varmayan "ortaları" düşünürseniz, tekniği yok denecek kadar az. Fakat mesela 2008 Avrupa Şampiyonası yarı finalinde, daha dün Dünya Kupası'nı kaldıran Almanya kaptanı Lahm'a topuğuyla bacak arası yapıp Semih'e beraberlik golünü attıran adam da Cafu değil, Sabri'ydi.

Sabri için "giyinmeyi bilmiyor" diyebilirsiniz. Doğrudur, bilemem, pek anlamam modadan. Fakat herkesin "hayatımda gördüğüm en kötü giyinen futbolcu" ilan ettiği Diego Lugano bugün Uruguay'ın Dünya Kupası kadrosunun kaptanı olabiliyor. Eh o halde bu pek de mühim bir faktör değil. Kaldı ki Sabri bence Lugano'dan bin kat daha iyi giyiniyor....

Sabri için "göbekli" de diyebilirsiniz. Elbette diyebilirsiniz, dilin kemiği yok sonuçta. Yalnız bunu söylerseniz, biz de bir tarafımızla güleriz, onu da iyi bilin. Zira Sabri için söylenemeyecek tek bir şey varsa o da, "koşmuyor, koşamıyor" tarzı laflar olur. "Göbekli" de bunlardan biri. Sabri Galatasaray için canını dişine takıp koşar, hatta o kadar ki, bazen koşmaması gereken yerde bile koşar, Çünkü pozisyon bilgisi yoktur. Onun yerine en iyi bildiği şeyi yapar... Koşar! Sabri'ye "göbekli, kilosu var, koşmuyor, performansı düşük" demek Superman'e "uçamıyor o aslında, siz yanlış biliyorsunuz" demek gibi bir şey. O yüzden, kusura bakmayın, güleriz... Acı acı güleriz...

Sabri benim gözümde ülkenin en iyi 2 yerli sağ bekinden biridir. İlki Gökhan Gönül'dür. Sonrasında Sabri gelir. Evet, ülke futbolumuz bu kadar kötü durumda, kabul ediyorum  Ama daha iyisi yok işte...

Sabri'ye yapılan büyük bir ayıptır. Daha önce 2000 UEFA Şampiyonu kadrodaki bir çok isme yapılmış bir ayıbın 2014 versiyonudur. Mehmet Ayan'ın en çok katıldığım lafıdır, "Galatasaray'da hiçbir başarı cezasız kalmaz". 13 yıldır bu takımın parçası olan, kaptanlığıını yapan, kulübünü her şeyin önünde tutan bir adam Sabri Sarıoğlu. Elbette bu vefasını da cezalandıracaktı Galatasaray. Çünkü Galatasaray'ın kurumsal gelenekleri vardır; vefayı cezalandırmak da bunlardan biridir!

Yolun açık olsun Sabri Reyiz! Bir Fenerbahçe taraftarı olarak rica ediyorum, yanlışımız, saygısızlığımız olduysa -ki olmuştur, biliyorum olduğunu- hakkını helal et,

12 Mayıs 2014 Pazartesi

"O Adam"

Dün Caddebostan barlar sokağında bir bahçe duvarının dibinde yaklaşık 4 saat boyunca Fenerbahçe'nin 2013-14 sezonu şampiyon kadrosunu taşıyan otobüsü bekledik birkaç arkadaş... Ankara'dan sırf bu tabloyu görmek için İstanbul'a gelen mi dersin, takımı yakından görmek uğruna, orijinal formasını meşale ateşine kaptıran mı istersin... Neticede bu uzun bekleyiş son derece keyifli bir sohbete dönüştü ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.

Otobüsün yaklaştığını televizyonda gördükten sonra Bağdat Caddesi'ne çıktık ve otobüse yaklaşmak için Bostancı istikametinde yürümeye başladık. Birkaç dakika sonra muazzam bir kalabalık ve ortasında sarı-lacivert bir otobüsle karşılaştık. Artık her şampiyonluk kutlamasının vazgeçilmez parçası olduğu üzere, otobüs meşaleler, sis bombaları,tezahuratlar arasında çok ağır bir şekilde bize doğru ilerlemeye çalışıyordu. Futbolcular aracın açık olan üst katından taraftarlarla selamlaşıyordu. Muhtemelen bizim yanımıza gelmeden önce 3 saattir bunu yapıyorlardı ve bu yüzden bazıları biraz yorulmuşlardı.. Belki de -haklı olarak- sıkılmışlardı...

Fakat Dirk Kuyt, otobüsün en önünde, en tepesinde oturmuş, gozlerini taraftardan bir saniye ayırmadan ismini haykıran her taraftarın gözünü yakalayarak, tek tek el sallayarak sezon boyunca sahada sergilediği enerjiyi bu kez kutlamalarda paylaşıyordu taraftarla... Kulübüne ve daha da önemlisi mesleğine bu denli kendini adayabilen bir futbolcu daha görmedim. Profesyonelliğinin, oraya gelen taraftarın ne istediğinin ve mesleği icabı, sözleşmesi icabı onlara ne vermesi gerektiğinin bu kadar farkında olması bize anormal geliyor gelmesine de, Kuyt ayarında bir futbolcu için son derece normal ve sadece işinin parçası aslında.

Christian Baroni de benzer bir enerji sergiliyordu... Hatta sezon boyunca sahada sergilediğinden daha fazlasını otobüsteki sevinç gösterilerinde dışarı vuruyordu dersek, yanlış olmaz.

Fakat bir sahne vardı ki...  Maalesef o an çekmek aklıma gelmedi ama kısaca anlatmak isterim:

Otobüsün etrafındaki ikinci "tavafımızı", otobüsle aynı hızda yürüyerek yerine getirmeye çalıştıgımız sırada, etrafımızda Kuyt, Emenike, Webo, Sow gibi yıldızlar için gırtlaklarını yırtarcasına tezahurat yapan ve onlara sesini duyurmaya çalışan yüzlerce insan vardı.Bu sırada tam yanıma 40 yaşlarında, sakallı, zayıf bir adam sokuldu. Hani böyle sanki şehrin diğer ucundan kalkıp buraya tek başına gelmiş, saatlerce tek başına bu anı, otobüse yaklaşacağı zamanı beklemiş bir görüntüsü vardı adamın.  "İsmail Hocam! İsmail Hocam!" diye bağırmaya başladı... Sesini duyurmaya çalıştığı kişi Ersun Yanal'ın yardımcı antrenörlerinden İsmail Kartal, futbolculuğundan bildiğimiz lakabıyla sağ bek "Arap" İsmail'di.

İsmail Hoca onca yıldız futbolcu içerisinden kendisine azimle seslenen bu taraftarı karşılıksız bırakmadı; çok içten bir gülümseme ve selamla cevap verdi. Yanımdaki adam  "Hocam, çok teşekkür ederiz hocam. Allah razı olsun hocam..." demeye çalıştı ama gözleri dolmuştu ve yutkunmaktan cümlenin son kısmını muhtemelen sadece bana duyurabildi. Gözlerindeki yaşı tutmaya çalıştı, beceremedi, Fenerbahçe atkısıyla yüzünü sildi ve kalabalığın içerisinde kayboldu...

O adamın yüzündeki ifadeyi ömrüm boyunca unutmayacağım. Futbolun ve sporun bu kadar kirlendiği, şiddet, saygısızlık, küfür, kavganın ölçülemez seviyelere ulaştığı, ezeli rakibin kadın basketbol takımı karşısında alınan galibiyetlerin bile tecavüz gibi spor lügatında yer almaması gereken kelimelerle kutlandığı bir ortamda, aslında bir taraftarın, tuttuğu takımın adı ve renkleri ne olursa olsun, o kulübe nasıl bir duygu yoğunluğuyla bağlı olduğunu bir kez daha hatırladım. 

Biliyorum ki, o adamın Galatasaray versiyonu da var, Beşiktaş versiyonu da... O adama dünyanın her yerinde, her futbol takımını tutan taraftarlar içerisinde mutlaka rastlayabilirsiniz. Nijerya'nın toprak sahada yalın ayak top koşturan mahalle takımlarında da var, isminde Türkçe algımızın istihap haddinden ziyadesiyle fazla "J" harfi barındıran İzlanda'nın köy kulüplerinde de...

Biliyorum ki "o adam" münferit değil. Hele hani o tribünlerde olan her olayda sıkça rastladığımız, kulüp yöneticisi deyimiyle "bir kişinin kabahatini 100 küsür yıllık camialara mal edemeyiz" adamı hiç değil, benim dün gördüğüm adam.

O adam aslında hepimizin içerisinde var. O adam mahalle kırtasiyesinden arkasında Rıdvan Dilmen'i temsilen "8" yazan bez formayı  aldığım 9 yaşındaki halim benim. Siz akranım olan Galatasaray'lı dostlarım için; Tanju'nun Neuchatel maçındaki sağ ayak plasesinin ağlarla buluştuğu andaki haliniz o adam... Çocukça bir sevinç, kim bilir bizi ne dertlerden, hangi tasalaradan uzaklara taşıyan iki renge, bir armaya ve onu taşıyan insanlara duyduğumuz içten bir minnet duygusu aslında o adam, şampiyon diye bağırmamızı sağladıkları için.

Bütün taraftarların bunları her dakika hatırlamasını beklemiyorum, gerçekçi olalım, böyle şeyleri bu ülkede düzeltmek kolay değil... Evet kolay değil ama yine de bu saf duyguları hepimiz unutmuş olamayız değil mi?

Ben bundan sonra kendi içindeki "o adamı" hatırlayan taraftar dostlarımla spor konuşmak istiyorum, galibiyete "tecavüz" diyenlerle değil... Merak etmeyin, her seferinde bu kadar romantik olmayacağım söz veriyorum ;)

23 Mart 2010 Salı

Güneş'li Trabzon Günleri

Genel olarak Türk insanında sıkça rastladığımız "kısa vadeli düşünme", "acele -ve genelde yanlış- karar verme" ve "çabuk gaza gelme" özellikleri sağolsun futbolculara, yöneticilere, hakemlere ve en önemlisi de teknik adamlara hemen bir takım sıfatlar yapıştırıveriyoruz. Bu sıfatların bazıları göreceli oluyor (25 yaşındaki Semih Şentürk'e "genç" demek), bazıları erken (Bülent Uygun'a henüz ilk "başarılı" sezonun sonunda "yeni Fatih Terim"), bazıları da fazlasıyla abartılı oluyor. Daha önce burada Mustafa Denizli'ye "Türkiye'nin yetiştirdiği en büyük teknik adamlardan biri" denilmesine değinmiştim. Bu konudaki görüşlerim halen değişmedi. Bundan bir kaç ay öncesinde bana Şenol Güneş'i sorsanız ve O'nun hakkında "Türkiye'nin en başarılı teknik adamlarından" deseniz, yine abarttığınızı söylerdim. Ama işte bu fikrim yavaş yavaş değişiyor.

(www.sporsitesi.com)

Şenol Güneş'in teknik direktörlük kariyeri Trabzonspor'un 1996'da şampiyonluğu Fenerbahçe'ye kaptırmasıyla sorgulanmaya başladı. Şenol Güneş için beraberliğin bile Trabzonspor'u büyük ölçüde şampiyon yapacağı bir maçı, kendi sahasında 1-0 önde götürmesine ve rakibe doğru düzgün pozisyon vermemesine rağmen gereksiz yere hücum ederek kaybettiği söylendi. Biraz da doğruydu sanki. Şenol Güneş belki de o karşılaşmada takımını dizginleyememişti. Belki de o haftaya kadar kendisine yapılan en büyük eleştirinin, "1-0 öne geçince hemen takımı geri çekiyor" eleştirisinin etkisinde kaldı ve kendisini maçtan sonra ağır şekilde eleştiren medyanın tuzağına düştü. Nedenini bilmiyoruz ama şu bir gerçek: Şenol Güneş'in kariyeri bu maçtan sonra duraklama dönemine girdi. Milli Takım'ın başına getirilmesi inanılmaz tepki aldı. Ne de olsa halen 1996'daki o maçla hatırlıyorduk O'nu. Tecrübesi yok, doğru düzgün bir başarısı yok dendi; yetmedi karizmaya, vizyona yüklenildi. Hatta saçını yandan taraması ve jöle kullanmaması bile eleştiri sebebi olabildi. Bu böyle sürdü gitti... Ta ki Milli Takım'ı 2002 Dünya Kupası Finalleri'ne götürünceye kadar. Kore ve Japonya'daki o muhteşem heyecanı hepimiz yaşadık, halen hatırladığımızda tüylerimiz diken diken oluyor. Dünya üçüncüsü takımın teknik direktörü hakkında çoğumuz o gün bile "çok iyi bir adam; çok iyi niyetli. Ama milli takım teknik direktörlüğü Şenol Güneş'in işi değil" diyorduk. Bu başarıyı "Fatih Terim'in Galatasray'da yaptıklarının uzantısı" olarak değerlendiriyor, Şenol Güneş'e hakkını bir türlü teslim etmiyorduk.

O kadar acayip bir durumdu ki, Dünya üçüncüsü Türkiye'nin teknik direktörü bu işten ayrıldıktan sonra bir daha doğru düzgün bir takımın başına geçmedi. Benim bildiğim, normalde böyle adamlar özellikle milli takımlar düzeyinde kapışılır, en azından Afrika'da çıkış arayan ülkelerin başına getirilir ya da bir sonraki Dünya Kupası'na gidecek bir Asya takımıyla anlaşır. Oysa Şenol Güneş inzivaya çekildi... Belki bir kaç deneme yapmıştır, hatırlamıyorum tam olarak ama en son bildiğim Kore'de bir takım çalıştırdığı; sanırım FC SEOUL.

Gelelim neden bu fikirlerimin yavaş yavaş değiştiğine... Trabzonspor'un Şenol Güneş geldikten sonraki grafiğine baktığımız zaman büyük bir başarı görüyoruz. Bunda herkes hemfikir. Bu durumu yine "yeni teknik direktör, yeni heyecan" klişesiyle açıklayanlar olduğu gibi, "Türkiye'nin kahramanı Şenol Güneş'in sihirli değneğine" bağlayanlar da var. Ben Şenol Güneş'in çok büyük bir teknik direktör olduğunu halen söyleyemiyorum. Ancak bu haftasonu oynanan Trabzonspor-Galatasaray karşılaşmasını izledikten sonra Şenol Güneş'i bugüne dek fazlasıyla hafife almış olduğumu, yanıldığımı farkettim ve bu durum bende değişik bir tatmin, mutluluk yarattı. Trabzonspor bu sene bu ligde izlediğim en iyi oyunlardan birini yansıttı sahaya o akşam. Minimum bireysel hata, takım halinde ve bireysel olarak cesur bir oyun anlayışı, muhteşem bir kaleci ve iştahla, ısırarak oynayan oyuncular.Attıkları golü, Onur'un kurtardıkları ve orta sahadaki akıllı ayaklarından gelen paslarla girdikleri pozisyonlar sanırım bu şekilde özetlenebilirdi. Hata yapmadılar mı? Elbette yaptılar. Ancak o kadar iyi bir oyun vardı ki sahada normalde en ufak hatada stadı inleten Trabzon seyircisi bile bunları farkedemedi; öylesine büyülenmişti herkes. Şenol Güneş'in bu takıma oynattığı oyundan dolayı tebrik edilmesi lazım. Her şeyi bir kenara bıraktım, istisnasız her pozisyondan sonra oyuncularına saha kenarından pozisyona üzülmeyi, sevinmeyi, hakeme tepki göstermeyi bırakıp bir an önce savunmadaki yerlerini almaları için uyarması bile ne denli konsantre olduğunu gösteriyor bize. Takımını düşünen profesyonel bir oyuncunun bu tip anlarda ilk düşünmesi gereken temel olguyu, oyundan kopmamayı bıkmadan usanmadan tekrar edip öğretmeye çalıştı Şenol Hoca maç boyunca. Bunda büyük ölçüde başarılı olduğunu da gördük. Burak, Colman, Alanzinho gibi adamlardan oluşan bir orta sahayla Galatasaray beklerine ve stoperlerine topla çıkma şansı tanımadı Trabzonspor, oyun disiplininden kopmadıkları için

Elbette bu harika karşılaşmada Galatasaray'ın da güzel oyunundan bahsetmemiz gerekir. Trabzonspor'a göre daha bireysel ama aynı derecede mücadeleci bir oyun sergilediler. Elano'nun bile müthiş bir hırsla savaştığını gördük. Caner'in hücüma katkısına, Gio Dos Santos'un süratle bezenmiş becerilerine, Sabri'nin geçirmekte olduğu olağanüstü mutasyona şahit olduk. Bu takımın bir numaralı santrforunun kesinlikle ve kesinlikle Baros olduğunu, Jo'nun iyi ki sadece kiralık alındığını olduğunu bir kez daha anladık. Keşke Fenerbahçe için de buna benzer şeyler söyleyebilseydik de haftasonundaki derbi için puan cetveline etkisi haricinde farklı heyecanlar duyabilseydik oyun namına.

Neyse, Şenol Güneş diyorduk biz esas... İnsani yönlerini, mikrofon ve kamera karşısındaki dürüstlüğünü, en önemlisi de kendini değiştirmeden, şov yapmadan, olduğu gibi davranıyor olmasını takdir etmişimdir her zaman. Bunca sene eleştirdikten ve beğenmedikten sonra şimdi mesleki olarak da iyi işler yaptığını farkedince, yanıldığıma sevinmem sanırım yine Türk insanına has "her zaman mağdurun yanında olmak" adlı bir özellikten kaynaklanıyor. Umarım Şenol Güneş beni ve benim gibi zamanında kendisini başarılı bulmamış herkesi yanıltmaya devam eder. Başarıyı bu camiadaki bir çok insandan daha fazla hakettiğine eminim. Böylece belki önümüzdeki yıllarda Trabzonspor'da ya da başka takımlarda elde edeceği başarılarla Şenol Güneş için "ülkemizin yetiştirdiği en başarılı teknik direktörlerden biri" diyebiliriz; tıpkı şu anda "bu camiadaki en düzgün adamlardan biri" diyebildiğimiz gibi.

13 Eylül 2009 Pazar

Derbi ve Mustafa Denizli

Olur da Beşiktaş taraftarı birisi bu yazıyı okursa, baştan söylemiş olayım, hiç kızmasın, darılmasın... Beşiktaş'ın başına ne geliyorsa, kendisi ediyor. Dün akşam Ali Sami Yen Stadı'nda oynanan karşılaşma bir derbiydi elbette. "Derbi" kelimesinin uluslararası boyutta muhteva ettiği anlama bakacak olursak bir derbiydi, çünkü aynı şehrin iki farklı takımı karşılaşıyordu. Bunun ötesinde "büyük bir maç" değildi. Futbol namına aman aman sahnelere rastlamadık. Heyecan da hissetmedim şahsen izlerken. Fakat bu karşılaşmayı baştan sona izleyerek hem Galatasaray hem de -ve özellikle- Beşiktaş hakkında bazı önemli olduğunu düşündüğüm saptamalar yapma şansım oldu.

Galatasaray

Bu saptamaların daha önemsiz kısmıyla, yani Galatasaray'la başlayalım. Neden daha önemsiz? Çünkü Galatasaray sezon başından beri bize neler yapabildiğinin örneklerini sergiliyor. Herkes -Rıdvan Dilmen dahil herkes- bu karşılaşmanın Galatasaray'ın ilk "ciddi sınavı" olacağını düşünüyordu. Aynı zamanda yine aynı herkes Galatasaray'ın aslında Beşiktaş'ı rahat geçeceğini de biliyordu içten içe. Beşiktaş taraftarları bile umutsuzdu -bazılarıyla birlikte izledik oradan biliyorum. Galatasaray bu beklentileri yersiz çıkarmadı, evet. Ancak birazdan Beşiktaş'la ilgili söyleyeceklerimin bunda büyük katkısı da oldu. Galatasaray, sezon başından beri alışık olduğumuz oyunu ortaya koyamadı. Bunda oyuncuların milli maçlardan dolayı yorgun oluşunun -Arda gibi- etkisi elbette büyüktür. Yine de insan Ali Sami Yen'de Beşiktaş karşısına çıkan bir Galatasaray'dan, özellikle de bu seneki gibi çarpıcı bir Galatasaray'dan, daha fazlasını bekliyor.

Keita: Kaytarmayan Yattara??

Bir parantez de Keita ya açalım. Dün akşamki karşılaşmada bir kez daha iyice anladık ki, Keita, Avrupa disiplinini daha iyi özümsemiş bir Yattara değil... Çok daha fazlası. Yattara'nın oyun içindeki tembellik özelliği olmasa bile, yani Yattara üşenmeyip top kendisinde değilken de koşan bir adam olsa bile, Keita'nın dün akşam takım savunmasına verdiği katkıyı kariyerinin hiçbir döneminde veremezdi. Demek istediğim, savunma yapmak sadece mentalite işi değil. Sadece koşmayla, omuz-omuza mücadelede ayakta kalmayla, atletik yapı ya da iyi top çalmaya yarayan uzun bacaklarla yapılacak iş değil savunma. Kafası da çalışmalı futbolcunun. Keita, top ayağındayken kafasının futbol çerçevesinde ne denli iyi çalıştığını zaten göstermişti. Dün sağdan yaptığı ortaların yanında bir de savunmada neler yapabileceğini farkettirdi. Dışarı alınmadan hemen önce, hani 4-3-3 ün sağ önünde oynayak Keita, kendi ceza sahası içerisinde sol bek mevkiinden top çalıp uzaklaştırıyordu; ve bu bir duran top sırasında değil oyunun içinde oluyordu. Demek ki adamını oraya kadar takip etmiş Keita. Kazım'ın yapmadığı, Yattara'nın yapmadığı işte budur. Oyundan alınırken bile yüzünde "hoca, daha oynardım ben ama?! Gol de atacaktım hem?" ifadesi vardı. Keita muhteşemdi. Bir de galiba Sabri, Keita'yı gördükçe gaza geliyor; orta sahadan alıp topu sıfıra inmeye çalışıyor falan. Bu tabi iyi mi kötü mü bilemiyorum. Yani biliyorum da, söylemek istemiyorum... :)

Beşiktaş...hayır, pardon.. Mustafa Denizli

Söylenecek çok şey var. O kadar ki, apayrı bir yazı yazmamız lazım, belki de yazı dizisi, Beşiktaş'la ilgili. İlk bakışta garip geliyor, futbol tarihinde sayısız emsali olmasına rağmen, daha 4 ay önce ligi şampiyon kapatan, üzerine kupayı da alan bir takımın böyle bir düşüş içerisine girmesi. Futbol işte, deyip geçebiliriz. Ama inanın bu sayısız emsalden her birinin mutlaka futbol çerçevesinde mantıklı bir açıklaması vardır. Bu düşüşü tetikleyen "o şey" -olay, kişi, kurum, vb- olmasa zaten normal şartlar altında o takımın birlikte oynama alışkanlığının da artmasıyla daha doğru işler yapması beklenir futbol sahasında. Örneklendirelim hemen:

Hatırlayın, 2001 senesinde Fenerbahçe Revivo'lu, Rapaic'li kadrosuyla şampiyon olmuştu. Muhteşem bir zaferdi Fenerbahçe için. Hem uzun süredir şampiyon olamıyorlardı, hem de Galatasaray'ın 2000 UEFA zaferi üzerine gelen bu şampiyonlukla Aziz Yıldırım döneminin ilk büyük sportif başarısı geliyordu. Bu gazla ve hızla, stadın da tamamlanma aşamasına gelmesiyle ve en önemlisi Galatasaray'da o dönem yaşanan bariz düşüşle, herkes Fenerbahçe'nin bu çıkışı sürdüreceğini düşünüyordu. Olmadı... Mustafa Denizli, ilk sezonunda şampiyon yaptığı takımı, ikinci sezon hem Avrupa'da hem de Türkiye'de beklenen başarıya ulaştıramadı ve lige verilen arada ayrıldı kulüpten.

Takımlar O G B M A Y P
Fenerbahçe 36 29 6 1 103 27 93
Beşiktaş 36 25 8 3 81 21 83
Galatasaray 36 20 9 7 76 31 69

Yukarıdaki tablo 1988-1989 sezonuna ait. Fenerbahçe o meşhur rekora, 103 gollü şampiyonluğuna ulaşıyor. Galatasaray ise Avrupa'da Yarı-Final oynamasına rağmen, ligde belki de tarihi boyunca hiç yemediği bir fark yiyor rakiplerinden. Düşünün, lig ikincisiyle arasındaki puan farkı 14. Liderle ise 24. Bu kadro Galatasaray'ı Avrupa'da "Galatasaray" yapan kadro. Önceki sezonun da 90 puanla lig şampiyonu ayrıca. Kimilerine göre düşüş değil tabi bu durum. Avrupa'da yarı-final büyük başarı elbette ama Türkiye gibi bir ligde iki sezon arasında 20 puanlık fark olmamalı; bu istikrarsızlıktır. Önceki sezon Galatasaray'ı şampiyon yapan Mustafa Denizli, sezon sonunda kulüpten ayrılıyor ve Almanya 2. Ligi'nden, Allemania Aachen'in başına geçiyor. Muhtemelen o yarı-final de olmasa, böyle bir puan cetveliyle sezon ortasında ayrılmış olurdu yine...

Bu örneklerde ortak nokta iki büyük kulübümüzün iki sene üst üste birbirinden çok farklı tablolar sergilemeleridir. İki örnekte de ilk senesinde lig şampiyonu olan, ikinci sezonunda ise bunun yanına dahi yaklaşamayan Mustafa Denizli takımları vardır. Mustafa Denizli, kariyerinde hiçbir takımı - Milli Takım hariç- 3 sezon üst üste çalıştırmamıştır. Milli Takım'ı çalıştırdığı 4 sene (1996-2000) de zaten sadece 2 uluslararası turnuva sezonuna tekabül etmektedir. (1998 Dünya Kupası'na gidemedik. 2000 Avrupa Şampiyonası'na gittik. Sonra Denizli yine bıraktı.)

Dolayısıyla yine bir Denizli takımının, ikinci senesinde düşüşe geçmesine şaşırmak bence saflık olur. Çok açık söylüyorum ben bu düşüşü geçen sene sonunda görmüştüm. Çevremdeki dostlarım hatırlayacaktır "Beşiktaş önümüzdeki sezon bir şey yapamaz", dediğimi. Bunu yanlış anlamayın, Doktor Gürcan Kubilay edasıyla "bak ben söylemiştim, çıktı" manasında söylemiyorum; sadece Mustafa Denizli'nin devam etmesi beraberinde otomatik olarak bu fikri yarattı bende; onu ifade etmek istedim.

Gelelim dün akşamki Galatasaray-Beşiktaş karşılaşmasındaki Beşiktaş'a:

1- Vaktinde bir FB-GS derbisinde tek maçlık Ali Güneş kumarı tutmuş olabilir. Bu kez Serdar Özkan kumarı tutmadı; her Papaz pilav yemiyor tabi... Holosko varken Serdar Özkan niye orda oynar?

2-İki sezondur sakatlıktır, yedekliktir doğru dürüst forma giymeyen İbrahim Kaş'ı "Galatasaray maçı bu, nasıl olsa motive olurlar kendilerini göstermek için normalin de üzerinde performans sergilerler" hurafesiyle sahaya sürmek belki bundan 20 sene önce tutabilecek bir kumardı... 2008 Haziran'ındaki Çek Cumhuriyeti'ni bitiren golünden sonra bir daha piyasaya çıkamayan, sakatlıktan dolayı neredeyse 1,5 senedir yatan, en sağlam halinde bile 4'lü defansın arasında tek forvet oynadığında hiç bir zaman verim alınamayan Nihat Kahveci'yi -üstelik de bu formsuz haliyle- Galatasaray'ın kucağına atmak da öyle... 21. Yüzyıl futbolunda Nihat'tan, 80'lerdeki Tanju olmasını bekleyemezsiniz...

3- Vaktinde bir takım oyuncular "motive" edilerek, doğru dürüst takımla idman yapmadan sahaya sürülmüş ve harikalar yaratmış olabilirler (20 sene evvel). Demek ki: Tabata öyle bir adam değilmiş...

4- Son olarak da Mustafa Denizli 20 sene evvel Neuchatel'i, Monaco'yu yenen "motivasyon ve gaz" üzerine kurulu bir Galatasaray yaratmış olabilir. Sonraları Avrupa Şampiyonası'na daha 2. katılışında Çeyrek Final gören, cesur-yürek bir milli takım da yönetmiş olabilir. Meşhur Fenerbahçe-Gaziantep karşılaşmasının devre arasında takımı motive edecek konuşmayı yapmış ve o maçta 3-0'dan gelip, 4-3 kazanan Fenerbahçe'yi şampiyonluğa ulaştırmış da olabilir...
Ama demek ki artık futbol öyle sadece isimle (Nihat Kahveci), gazla (Tabata), hırsla (Serdar Özkan), motivasyonla (İbrahim Kaş) kazanılacak bir oyun değilmiş... Güç (Nobre), sürat (Holosko), yetenek (Bobo), futbol bilgisi (Fink) olmadan istediğin kadar gaz ver, yine de maç kazanılamıyormuş demek ki....

Dün akşamki skor Serdar Özkan girdiği sayısız pozisyonu değerlendirebilse elbette farklı olacaktı (Semih Yuvakuran olsa "...ve biz şimdi başka türlü konuşacaktık" diye eklerdi, mesleğini inkar edercesine). Ama bu durum yukarıda belirttiğim gerçekleri değiştirmeyecekti. Beşiktaş geçen sezon kazanılan kupalarla oluşan mayhoşluk ve sarhoşluk içerisinde devam edecekti bu sezona. Şimdi ise en azından Salı gecesini beklemeden uyanma şansı oldu bu hayalden... Üzülerek söylüyorum, eğer hala uyanmadılarsa zaten Sir Alex, Salı gecesi gerekli şok tedavisini uygulayacaktır.

Son olarak yaklaşık 10 yıldır düşündüğüm ve bu son örneklerle beraber artık emin olduğum bir durumu paylaşmak istiyorum...Çünkü Mustafa Denizli kariyeri boyunca aslında aksi örnekleri sayısız defa önümüze sürmüş olmasına rağmen kimsenin şüphe etmediği, herkesin olabildiğince büyüttüğü "Türk Futbolu'nun En Büyük Teknik Adamlarından" sıfatına aykırı bir sezon daha geçiriyor. Bu ilk değil ama umarım son olur. Zira artık Mustafa Denizli'nin takım yöneterek Türk futboluna katkı sağlayabileceğine hiç inanmıyorum.

Saygılar.