7 Temmuz 2014 Pazartesi
Tour-de-Burger 2014: Start
Aslında konumuz Pembe Panter veya Steve Martin değil. Konumuz tatil. Geçtiğimiz yıllardan farklı olarak bu kez Datça'yı da kapsayan, geçtiğimiz yıllardan farklı olmayarak da yine Cenk ve Tuba'nın yanında "third-wheel" olarak yer alacağım 2014 yaz tatilimiz... Şimdi konuyu Pembe Panter'den tatile getirmem gerekiyor... Getiriyorum.
Bundan 3 sene önce ilk Bodrum sefamız için yollardayken Steve Martin'li Pembe Panter'i yeni izlemiştik. Filmdeki bir sahneyi ne zaman hatırlasak katıla katıla gülüyorduk. Sahne şuydu:
O gün Bodrum'a giderken bu muhabbeti o kadar çok yapmıştık ki, Susurluk'ta mola verip kahve almak için tesislere girdiğimizde, kasada bana masumca "buyrun efendim günaydın, ne alırdınız?" diyen baristaya, "Öyy vüd leyk tü büy e Deeembeeğğgeeerr" cevabını vermiştim. Baristanın şaşkın bakışları arasında yine kahkaha krizine girmiştik...
O yüzdendir ki, bizim bu Bodrum turlarımızın ismi (an itibariyle) Tour-de-Burger olmuştur (okunuşu Tuğğ-de-beğ-geeğğ).
Bu yılki güzergahımız 19 Temmuz'da Datça'ya doğru yola çıkarak başlayıp, 24 Temmuz'da Bodrum ile devam ediyor. 29 Temmuz'da İstanbul'a dönüş başlıyor.
Olur da yolunuz oralara düşerse haber edin, görüşelim. Seyahatimizi şuradan takip edebilirsiniz efendim :) (Video penceresinin sağ üst tarafındaki play tuşuna basınız lütfen)
Yakında yeni video ve fotoğraflar da eklenecektir, takipte kalınız ;)
21 Mayıs 2014 Çarşamba
Date Coach
E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.
E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?
K: İşimden dolayı sürekli enerjik olmam gerekiyor, o yüzden çok kahve içerim, evet.
E: Sende avukat havası var..."
Yukarıdaki metin ABD'li bir yazarın hazırladığı, ilişkiler üzerine tavsiyeler içeren bir siteden alıntıdır. Konunun adı "uygun conversation starter nasıl bulunur?"
Söz konusu ABD olunca her alanda ve konuda belirgin bir "basite indirgenme" hissetmek artık alıştığımız bir durum haline geldi ama açıkçası bu kadarını beklemiyordum. Amerika'ya gitmişliğim, iyi kötü 3 eyalette bulunmuşluğum var ama bu diyaloğun ABD şartlarında gerçek olup olamayacağını bilemiyorum. Yalnız fena halde abartı geliyor kulağa... Yazarımız tezini ve fikrini haklı çıkarmak için tüm gerekli kurguyu sağlamış. Tek başına satranç oynayıp, beyaz kazansın diye siyaha sürekli kötü hamle yaptırmak gibi bir şey bu.
Yani utanmasalar şöyle düzenleyeceklermiş diyaloğu:
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.
E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?
K: Evet, Starbucks'a senin gibi yakışıklıları götürüp sonra da eve atıyorum.
veya
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.
E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?
K: Boşver onu şimdi de sevişiyor muyuz onu söyle...
veya
E: Merha...
K: Sex sex sex sex...
İşin enteresanı hem erkeklere hem de kadınlara aynı minvalde tavsiyeler verildiğini düşünürsek, bunlar orada işe yarıyor da olabilir. Yani erkeklere "yoldan geçen kadına Starbucks sorun" diyen zihniyet, kadınlara da "size birisi Starbucks'ın yerini sorarsa aman kaçırmayın ha" diyor olabilir.
Bir de bunları yazan "dating coach" denilen insanlar dünyanın parasını kazanıyorlar... Evet! Kıskanıyorum! Orada yaşıyor olsaydım aynı işten köşe olabilirdim şu an.... Fakat Türkiye'de mümkün mü? Düşünün, mümkün mü şu diyalog?
Olası bir "nerede sorduğuna göre değişir" argümanını ortadan kaldırmak için bölgelere göre düzenliyorum diyaloğu:
Üsküdar - Ümraniye:
""E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: .... (cevap vermeden, hızlanarak yürümeye devam eder)"
Beşiktaş:
""E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Şu tarafta."
Taksim - Beyoğlu:
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Kapitalist markaları boykot ediyoruz! Her yer Taksim, her yer direniş!"
Teşvikiye:
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Şurada House Cafe var, az yukarıda City's var... Reasürans'ta da Corridor var..."
Bağdat Caddesi:"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Şaşkın.."
Bizde date coach var mı bilmiyorum da, Life Coach olan arkadaşlara sormak lazım, bu tip konularda ne gibi çalışmalar yapıyorlar diye... Merak etmedim değil :)
15 Ekim 2012 Pazartesi
Starlighters
Starlighters bir isim. Starlighters Haziran'dan bu yana birlikte çalıştığım, harikulade kişilerden oluşan orkestranın adı. Her biri enstrümanın hakkını vererek çalan, profesyonel, işini bilen ve son derece mütevazi adamlar.Yıllardır hayalini kurduğum, zihnimde parça parça her karesini defalarca oynadığım bir filmin gerçek olmasını sağladıkları için bu kez onlara ithafen yazmak istiyorum...
Evet, Starlighters bir hayaldi. 3-4 sene evvel zihnimde bir anda beliren bir hayal. Zorlu zamanlar, hayal kırıklıkları ve moral bozuklukları sonrası şansın da yaver gitmesiyle gerçeğe dönüşen bir hayal... "Neden eskilerin müzikal filmleri kıvamında bir sahne şovu hazırlamıyoruz" sorusuna "evet yahu neden" sorusuyla cevap verilince ortaya çıkan bir fikir, Starlighters. Frank Sinatra'nın hayatından kesitleri anlatan Dance-A-Natra müzikalinde sahnede canlı performans sergileyecek orkestra, Starlighters. Ve ben de bu orkestranın vokaliyim...
Müzikal şu anda hazırlık aşamasında. Bir yandan parçalar hazırlanıyor, bir yandan koreografiler... Bu esnada Starlighters boş durmuyor, farklı etkinliklerde sahne alıyor. Jazz standartları ağırlıkta olmak üzere, eskilerin meşhur yıldızlarının, en bilinen parçalarını seslendiriyor. Mesela Frank Sinatra'dan, Dean Martin'den, Bobby Darin'den... My Way, Sway, Mack The Knife...
Henüz yeniyiz ama yine de önemli mekanlarda sahne aldık. Sheraton Copper Club, Istanbul Moda Deniz Kulübü gibi. Mutlulıuk verici derecede güzel tepkiler alıyoruz izleyenlerden, dinleyenlerden. Bu işe beim gibi yeni giren birisi için bu son derece önemli. Daha da hevesleniyorum her sahne sonrası. :)
Şimdilerde ufak ufak stüdyoya girmeye başladık. Yavaş yavaş bir cd oluşturmaya başlıyoruz. "Albüm yapıp piyasaya çıkalım, satalım bakalım" demiyoruz. Sadece insanlar haberdar olsun, bizi tanısın, müzikal hazır olduğunda gelip izlesin istiyoruz. Sevgili Nejdi'nin muhteşem aranjmanları ve orkestranın kusursuz performansı gerçekten dinlenmeye değer. Müziği seven, müziğin iyisinden anlayan bir adam olduğumu düşünerek öneriyorum size... Ben de parçasıyım diye değil ;)
Şimdi siz de şu demo kaydına 1 Temmuz'da Ankara'da yapılan tanıtım gösterisinden kareler eşliğinde bir göz atın. Beğenirseniz de Facebook üzerinden bizleri takip edersiniz, olur mu? ;)
http://www.facebook.com/StarlightersOrchestra
http://www.youtube.com/watch?v=k-w0cLnFAyE&feature=share
Sevgiler.
CREDITS :)
Vocals: Erdem Ozkan
Piano: Nejdi Simsek
Bass: Gokhan Over
Percussion: Serkan Alagok
Conga: Can Kıyıcı
Alto Sax: Ali Erol
Volkan İldinç
Trumpet: Mustafa Tabakoğlu
Trombone: Eren Akgün
Re-Arranged by: Nejdi Simsek
Choreography & Dancers: Danset & Dance-X-treme Dancers
http://www.danset.net/
http://www.dance-x-treme.com/
Photography: Ismail Ustundag - Dans Magazinhttp://www.dansmagazin.net/
Contact Info:
Erdem Ozkan - erdemozkan@hotmail.com
26 Mayıs 2010 Çarşamba
Top 10: The Bucket List
Hepimizin kendince "bunu mutlaka yapmalıyım" dediği şeyler vardır hayatta. Günlük iş yoğunluğundan, hayatın default hengamesinden dolayı öyle her dakika aklımıza gelmiyor bu tip şeyler maalesef. "Bucket List"i seyrettiyseniz hatırlarsınız. Orada bile 60'ına gelmiş iki adam daha yeni yeni bir liste haline getiriyorlardı hayatta mutlaka yapmak istedikleri şeyleri. Oysa aslında hayatını bunlar uğruna yaşamalıdır bir insan; ancak öyle mutlak keyif alınır hayattan gibi geliyor bana. Neyse efendim, mümkün mertebe azaltmak suretiyle 10 maddeye indirmeye çalıştım kendi listemi. Önceliğe veya öneme göre herhangi bir sıralama yoktur. Sizinkileri de duymak, görmek, okumak ister gönül comment olarak.
Schumacher - Gökhan Gönül, Lugano, Uche, Roberto Carlos - Oğuz Çetin, "Erdem Özkan", Rıdvan Dilmen, Tuncay - Van Hooijdonk, Alex
15. Dakikada benim yerime oyuna Anelka girsin, Alex orta sahaya çekilsin, Anelka forvete geçsin lütfen, teşekkürler. Bir grup taraftar oyundan çıkarken beni yuhalasın, buna karşılık Aziz Yıldırım ayakta alkışlasın. Ha bir de Teknik Direktör Aykut Kocaman olsun, vasiyetimdir.
Not: Bu kadro elbette ideal bir Fenerbahçe kadrosu değildir. Tamamen "şununla da oynamış olayım" diyerek oluşturulmuştur. Futbol bilgime sövmeyiniz :)
2- Nick Hornby ve Terry Pratchett'la birlikte kahvaltı, brunch, öğlen yemeği, beş çayı ve akşam yemeği... Hepsi ya da herhangi biri kabulümdür. Şundan bir ay önce olsa ikisiyle de ayrı ayrı olsun bu organizasyon derdim, Pratchett'ın -muhtemelen- sınırlı futbolseverlğinin Nick Hornby'le oluşabilecek sınırsız futbol geyiğine ket vurabileceğini düşünerek. Lakin Pratchett'ın son kitabı (Unseen Academicals) göstermiştir ki, her İngiliz doğuştan futbolu sever, futbol-sever doğar. Organizasyonun Londra yerine İstanbul'da gerçekleşmesi tercihimdir (ki benden sonra başkaları da istifade edebilsin muhteşem ikiliden, evet).

3- Herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda sağlam bir orkestrayla başta Tuesday's Gone olmak üzere, Green Onions ve Sweet Home Chicago çalmak. Aklıma gelmeyen başka şarkılar olabilir, onları da Anchor yaparız. Seçme şansım olsa söz konusu konserin Chicago House of Blues'da (HoB) gerçekleşmesini isterdim. Elbette orkestra olarak da "The Blues Brothers Band" fena olmazdı hani. Yanına BB King de mi koysak ne yapsak, hmm...
Alternatif olarak: Yine benzer şekilde profesyonel bir orkestrayla, hatta ve hatta Big Band'le, stüdyoya girip My Way, You're the Sunshine of My Life ve New York, New York söylemek ve bunu kaydetmek. Satmak için değil, eşe dosta dağıtmak için. İki müzisyen arkadaşım evlenirken davetiye yerine kapağında kendi fotoğraflarının bulunduğu 3 şarkılık buna benzer bir CD hazırlamışlar stüdyoya girip. Kendilerine de selam olsun buradan, iyi fikirdi. Hala dinliyorum :)
4- Ercan Taner'in sunduğu, Rıdvan Dilmen'in yorumladığı, canlı yayımlanan bir maçta ikinci yorumcu olmak ve Rıdvan'dan önce "Gol olur" demek... Olayın değerini arttırmak adına söz konusu pozisyon Türkiye'nin yer aldığı bir milli maçta gerçekleşmelidir. Aynı zamanda golü rakip oyuncu kendi kalesine atarken bilmeliyim ki kıymeti olsun. Yoksa "kolay zaten, bunda bir şey yok ki" diyebilir Rıdvan Dilmen. :)
5- Herhangi bir NFL Super Bowl karşılaşmasını yerinden, kanlı canlı izlemek... Yok, düzeltiyorum. Herhangi bir Super Bowl değil, San Francisco 49ers'ın oynadığı bir Super Bowl olsun bir zahmet. Maçın Los Angeles Rose Bowl'da oynanması tercih sebebidir. Oralar çok da soğuk olmaz hem Super Bowl zamanı, üstü açık da olsa stadın seyrederiz paşa paşa.
Bunun yedeği, ya da B şıkkı diyelim, şudur: Herhangi bir Notre Dame Fighting Irish maçını canlı izlemek. Sezonun son maçı olması tercih sebebidir.
6- Sağlam sponsorlarla, televizyondan canlı yayımlanacak şekilde Türkiye'de bir IDSF World Championship düzenlemek ve bu organizasyonu başından sonuna tamamen üstlenmek. Bilmeyenler için: IDSF (International Dance Sport Federation) dans sporunun FIFA'sı olur. World Championship de bu sporun en iyilerinin katıldığı yarışmadır. Yıllarını bu spora vermiş, yarışmadan yarışmaya sürüm sürüm sürünmüş bir adam olarak haliyle en büyük hayallerimden biri de budur. Hayal kırıklığı yarattıysak, mazur görünüz, idealistim spor konusunda biraz. Alışmış kudurumuştan beterdir misali, hem bıkıp bırakıyoruz bu işleri, sonra da hayaliyle yatıp kalkıyoruz işte. :)
7- Büyük bir spor kulübü veya federasyonda yönetici olarak görev yapmak. Tercihim elbette Fenerbahçe ve Türkiye Futbol Federasyonu olurdu ancak benzer kurumlara da hayır demezdim hani. Evet, konu spor olunca hem idealistim, hem profesyonelim suç mu!? :)
8- Uçak kullanmak. Öyle yalandan havadaki uçağın kokpitine girip, iki dakikalığına koltuğa oturmak değil elbette. Adam gibi gidip eğitimini alıp, Cessna'yla falan başlayıp sonra bir yolcu jeti uçurmak isterdim. Uzun mesafe uçalım, kıtalararası gidelim, hatta Karayipler'de bir yerlere inelim mümkünse. Tatil yapar döneriz fena mı olur işte...Hmm... İşin rengi nasıl da değişiyor altımda uçak olunca değil mi? "Bodrum neyine yetmiyor aç gözlü herif!" :) Eh oraya arabayla gitmek daha keyifli, ne o öyle uçakla 45 dakikada bitiveriyor yol. Nerede bunun molası, çöp şişi, tostu, ayranı? Yolculuk dediğin biraz uzun olur, ancak o zaman keyfi olur... O zaman şöyle özetleyelim bu başlığı: Kendi kullandığım uçakla, aileyi, eşi dostu, sevdiceği de alıp Karayipler'e gidip, orada tatil yapmak. Budur.
9- Jack Black, John Cusack, Michael J. Fox, Christopher Lloyd gibi adamların oynadığı bir filmde "Cameo" olarak yer almak. Nasıl olsa bu adamların oynadığı tüm filmleri toplayıp arşivliyorum. İlla ki onu da alırdık, yoksa ben gözüküyorum diye değil yani, ne alakası var! Ha bu arada Jessica Biel'le falan böyle hafifen samimi bir sahnem olursa çok makbule geçer sevgili yönetmenim... (Stephen Frears ya da Jon Favreu olur muhtemelen kendisi bu arada, öyle uygun gördüm.)
10- Gidip, parası neyse verip, ne kadar zaman gerekiyorsa ayırıp, icabında yıllarca uğraşıp okyanusta o dalgaların arasına çıkabilecek kadar Surf yapmayı öğrenmek. Akabinde muhtemelen önce Pasifik, ardından Atlantik ve son olarak da Avustralya sahillerinde bu zevki yaşamak isterdim. Lakin bendeniz çöldeki deve (bedevi diyenler de var) misali bir adam olduğumdan, dünyada en çok köpekbalığı saldırısına rastlanan yer olan Avustralya sahillerinden sağ çıkmam pek mümkün olmazdı herhalde. O bakımdan benim açımdan Antartika'ya gidip penguen sevmek daha güvenli bir seçenek sanırım. (Böyle de bağlar, sıkıştırırım iki dileği tek maddeye...)
Genel Not: Tüm bu aktiviteler elimizde bir zaman makinasının bulunmadığı göz önüne alınarak tasarlanmıştır. Yoksa yaratıcılıkta sınır tanımam da, neyse...
Benden bu kadar. Sizin listelerinizi görelim, belki kopyalamak istediğimiz bir şeyler olur. "Yok ben vermem kimseye hayallerimi" derseniz, takas ederiz canım nedir yani!? :)
10 Ocak 2010 Pazar
Mükemmel Haftasonu

Hepimiz haftasonu için yaşıyoruz. İşe giderken, eve gelirken, Pazartesiler Salı, Çarşambalar Perşembe olmak bilmezken aklımızda sadece haftasonu var. Hafta boyunca Cuma akşamı ne yapacağımızdan başlayıp, Pazar nerede kahvaltı yapıp keyif çatacağımıza kadar planlıyoruz. Cuma günü öğlen yemeği sonrası geri sayıma başlıyoruz. O haftanın geçmiş bütün günleri, saniyeleri yelkovanın, akrebin üzerinde ağır birer yükmüş gibi zorlanarak ilerliyor saatler artık. Nihayet mesai bitiyor, haftasonu resmen başlıyor ve hafta boyunca "pilim bitti" diye zırlayan bizler, bir anda Energizer tavşanı modunda buluveriyoruz kendimizi. İki buçuk günlüğüne olduğunu bilsek de...
Herkesin "mükemmel haftasonu" tanımı farklı olacaktır mutlaka. "Olmazsa olmazlar" vardır, gelenekler vardır artık ayinleşmiş. Benim için sanırım şöyle birşeydir mükemmel haftasonu:
1- Cuma akşam mesai sonrası eve gidilmez, direkt dışarı çıkılır. Alternatifler arasında dans geceleri olabilir, kalabalık bir grupla Tolga's Karaoke olabilir... Fakat "mükemmel haftasonu" için bunların yerine eski dostlarla bir pub'a gidilir, içilir de içilir. Pub olmazsa Tophane makuldür. Mümkünse Batu'nun köprücük kemiği sökme, Çotay'ın bilgisayar monitörü patlatma operasyonları anılır, Avustralya'daki Otaku'ya boy boy selam(!) edilir.
2- Cumartesi sabah 9 civarı uyanılır. Çok uzun olmayan ancak zevkli ve doyurucu bir kahvaltı seansı şarttır. Çay demlenmiş olmalıdır. Olmadı bari "sallama earl grey" sunulmalıdır. Öğlene kadar evde keyif yapılır. Yaz dönemiyse 1-2 saat havuzda geçirilebilir. Havuz durumu söz konusuysa Pratchett ya da Hornby'nin yeni kitabı mutlak suretle bulundurulmalıdır.
3- Öğleden sonra yeni yeni ayılmakta olan Hocam ve Tubik'le -tercihen Meydan Num Num'da Cheddar Cheese Burger eşliğinde- muhabbet edilir. Akabinde Tubik'in de haftasonu mükemmel olsun diye -ki bu doğrudan Hocam'ın haftasonu mükemmeliyetini de ekliyor malumunuz- D&R'a girilir, bilimum reyonlara bakılır. Tubik çeşitli kandırmalar ve ayak sürümeler eşliğinde D&R'dan çıkartılır.
4- Akabinde sinemaya gidilebilir. Ancak bunun için şartların önceden olgunlaşması gerekir. Gidilesi bir film bulmak gerekir. İçinde mutlaka mesela Scarlett Johansson ve O'nun ayarında bir aktör olmalıdır ki Tubik ve Hocam kapışabilsinler. Yoksa 10 dakika arada eğlenilemez.
5- Akşam yemeği keyifler yerindeyse evde yapılır, maç izlerken tüketilir. Maç yoksa veya üşengeçlik baş gösterdiyse hızlıca a) Tavanarası @ Asmalı; b) North Shields @ Kalamış; c) annemin mutfağı @ Esenevler tercihlerinden biri yapılır. Yemek uzun tutulmaz, fazla ağır yenmez.

Tavanarası... Asmalı Mescit'te kesinlikle gidilmesi gereken mekanlardan. Zeytinyağlılar muh-te-şem!
6- Cumartesi gece planları a) çarpışmadan dans edilebilecek kadar boş, bol bol muhabbet edilecek kadar kalabalık bir dans gecesi ve sonrasında toplu halde Cuba'ya intikal; b) anlayan biriyle Soul Stuff @ Hayal Kahvesi; veya c) o güne özel düzenlenen bir konser, parti vs içermelidir.

The Soul Stuff Band. Her Cumartesi Hayal Kahvesi'nde...
7- Yağmur yağmamalı, yağacaksa da ince ince serpiştirmeli, paçalarıma sıçramamalıdır. Hava katiyen burnumu sızlatacak kadar soğuk olmamalıdır.
8- Gidilen mekanda barmenden Whiterussian istendiğinde, cevabım boş bakışlar olmamalıdır. Whiterussian mutlak suretle "tumbler", low-ball veya high-ball bardakta sunulmalıdır. İçinde kırılmış buz parçaları bulunmalı, votka ölçeği Kahlua'dan fazla olmamalıdır. Ha, bir de krema değil, sütle yapılmalıdır.

Caucasian veya daha çok bilinen adıyla WhiteRussian. Big Lebowski'nin ellerinde.
9- Eski bir arkadaşa rastlanmalıdır. Bir süre "acaba O mu?" diye her iki taraf da tereddüt etmelidir. Sonra sigaraya çıkıldığında "ben seni bir yerden tanıyorum" bakışları çakışmalı ve nihayet "Xavieeer, senmişsin!" veya "Mary Sue, Tanrım hiç değişmemişsin!" gibi nidalarla muhabbet edilmelidir. Muhabbet sonrası herkes kendi yoluna devam edebilir, ya da etmeyebilir. Mükemmel haftasonumuz bundan etkilenmeyecektir.
10- Çorba. Mercimek. Ankara'daysam adını yine unuttuğum Esat'ta köşebaşındaki tahta kaşıklarla servis edilen çorbacıda... İstanbul'da a) Alem @ Kızıltoprak; b) Nizam @ Galatasaray
11- Eve dönüşte çevirmeye denk gelinmemelidir. Gelinse de üfleyince sıfır promil çıkmalıdır. Aksi halde 6 ay boyunca mükemmel haftasonu geçirme ihtimaliniz ciddi bir darbe alacaktır.
12- Sabah 10-11 arası kalkılır. Orkun İstanbul'daysa, kahvaltı hazırlama görevi kendisine bırakılır. Orkun mevcut değilse, masada standart kahvaltılıklara ek olarak peynirli omlet, kızarmış ekmek ve mümkünse Aslı'dan patatesli börek bulunmalıdır. Yorgunluk kahvaltı hazırlamaya hal bırakmadıysa duruma göre Fenerbahçe sahil veya Hisar'da kahvaltıya gidilir.
Sade Kahve... Hisar'da kahvaltı için altnernatiflerden biri. Yer bulabilirseniz afiyet olsun...
13- Kahvaltı sonrası a) çay veya kahve eşliğinde evde film izlenir; b) kısa ve sonuç odaklı olarak alışveriş yapılır.
14- Uzun süredir görüşülemeyen bir arkadaşla buluşulur. Kahve eşliğinde muhabbet edilir.
15- Pazar akşamı saat 8'de Yalçın ve Dans Park tayfasıyla maç yapılır. En az bir şutum direkten dönmelidir. O hafta maç iptalse, Hocam'la buluşup kısa bir FIFA seansı düzenlenir. Orta seviye bir takımla Premier League'de üst sıralara oynanmalıdır. Gol sıkıntısı çekilmemeli, beklenmedik can sıkıcı mağlubiyetler alınmamalıdır.
16- Maç sonrası evde dönemsel olarak cnbc-e'de hangi dizi takip ediliyorsa o izlenir. O hafta önemli bir maç varsa NTVSpor ve Rıdvan Dilmen'e mutlaka göz atılır. Bu esnada evde kola ve sigara bulunması elzemdir. Alternatif olarak Fox Sports'ta NFL karşılaşması izlenir. Eğer 49ers oynuyorsa mükemmelik katsayısı 3'le çarpılır.
Efsane 16 numaralı 49ers formasıyla Joe Montana... Diğer adıyla "Mr. Comeback". Gelmiş geçmiş en iyi Quarterback'lerden biri. Bana göre en iyisi. 49ers maç yayınının haftasonumu etkilemesinin en büyük sebebi işte bu adamdır...
17- Ertesi gün iş durumuna göre belirlenen bir saatte uyumadan evvel mutlaka mail'lere bakılır. Beklenen yerlerden cevapların gelmiş olması makbuldür. Facebook'a göz atılır, ancak fazla oyalanılmaz. Mümkünse Salı veya Çarşamba akşam programları için gereken iletişim sağlanmalıdır.
18- Az kalsın unutuyordum. Saat 19:00-21:30 arası evde bulunuyorsam, üst kattaki çocuk mutlak suretle anlam verilemeyen gürültüler yapmalı ve beni çileden çıkartmalıdır. Böylece hızla üst kata çıkıp "öeeeh!!" deme fırsatı doğar (bugüne kadar bir şey demedim. Fırsat kolluyorum). Bir de mutlaka otoparkta benim yerime başka birisi parketmiş olmalı ve tam izlediği maçın veya yediği yemeğin en güzel anında aşağı inip arabasını çekmelidir. (Gerekli uyarıları daha önce yapmıştım kendilerine. Taviz yok.)
19- "Bu hafta da böyle geçti, haftasonu ne yapacağım şimdi", gerginliğine girmeden boş ve rahat bir zihinle yatağa girilmelidir. Yarım saat yatakta döneceksem ortada buna değecek bir sebep olmalıdır. "Sebep" olarak benim boylarımda, kumral ve zarif (önemli ama hakkaten) bir bayan tercih edilir.
20- Son olarak, haftasonu bittiğinde, yani Pazartesi sabahı "I'm walking on sunshine", "Wake me up before you go", "I got you babe" veya "Beyond the Sea" ile uyanılmalıdır.
Bu maddeler (elbette alternatifleri mevcuttur veya unuttuğum şeyler olabilir) gerçekleştiyse nadide bir haftasonu geçirmişim demektir. Önceki hafta çekilen stres bünyeden maksimum seviyede uzaklaştırılmıştır ve yeni haftaya tamamen hazırımdır artık. Ne de olsa hayat insanı 5 günde sıfırlayıp, envai çeşit çirkeflikle bunca mükemmelliği bile bir anda unutturabilmektedir. Bir dahaki Cuma'ya kadar bu enerjiden ne kadar saklasam kardır. Zira 2 günde toplam 20 saat toplantıyla biten haftasonları da çıkarabilir insanın karşısına hayat.
Tıpkı bu hafta olduğu gibi...
11 Kasım 2009 Çarşamba
Şarkı Söylemenin Dayanılmaz Hafifliği
Neyse efendim. Neticede, bilhassa Sayın Eliza Hanımefendi başta olmak üzere, gelen baskılara dayanamayıp neredeyse iki aydır biriktirdiğim kelimelerden bir kurtulayım istiyorum artık. Öncelikle uzunca bir süredir hayatımda yer edinmiş olan bir aktiviteden bahsetmek istiyorum. Uzunca bir süre diyorum ama düşününce aslında henüz bir sene bile olmamış başlayalı. Hikaye şöyle:
Karaoke
Sanırım geçtiğimiz sene Aralık ya da bu sene başında Ocak'taydı, sevgili arkadaşım Duygu "hadi akşam Kalamış Posh'a gidelim" dedi. Ben tabi kafadan "Posh ne yahu? Adını sevmedim ben oranın, yok olmaz" şeklinde muhalefet yaptım. Fakat Duygu'nun mekanda karaoke yapıldığını söylemesiyle durum değişti. Yıllar önce, 5 yaşındayken ailem tarafından bir umuttur sokulduğum TRT İstanbul Çocuk Korosu sınavlarında yaşadığım hüsranın acısı hala hatırlanabilir düzeyde olduğundan neredeyse 25 yıldır şarkı söylemeye banyoda bile yeltenmemiştim. Benim kadar bebeler piyanoda konçertolar çalarken bendeniz, Eddie Jr, saf saf "Ilgaz, Anadolu'nun sen yüce bir dağısın" isimli şarkıyı seslendirmeye çalışmış ve haliyle "eee, teşekkürler yavrucuğum. Biz annene haber veririz sonucu hadi bakalım tey tey", şeklinde kapı dışarı edilmiştim. 5 Yaşındayım, yazıyla "beş"!! Bünyede yarattığı "loser" etkisini düşünebiliyor musunuz? O yüzden bu tip karaoke etkinliklerinden fena halde çekinmekle beraber, kendimi kendime kanıtlayabileceğim bir fırsat gözüyle bakardım hep.
Kalamış Posh
Posh'a geri dönelim. En son iki sene kadar önce ses sisteminin epey kötü olduğu ve dolayısıyla kendi sesimi pek de duyamadığım bir mekanda karaoke denemiş bir insan olarak tereddüt yaşadım. İnternette biraz araştırma yaptıktan sonra gideceğim mekanda bir önceki hafta Nev'in de bulunduğunu gördüm ve endişelerim iyice arttı. Öte yandan Duygu da sürekli anlatıyor, şöyle kaliteli, böyle güzel, "hem organizasyonu yapan çocuk da arkadaşım, çok eğleniyoruz", diyor. En kötü ihtimalle bir köşede oturup herkesin gitmesini bekleyip tam mekan kapanırken kendi kendime bir şeyler söylerim düşüncesiyle gittim Kalamış Posh'a.
Posh bir kaç katlı bir mekan, bilmeyenler için biraz anlatayım. Giriş katı oldukça geniş; hem yemek yiyebileceğiniz, hem muhabbet edebileceğiniz ve en önemlisi sigara içebileceğiniz tek kat burası. :) Bir üst kat ise her Çarşamba akşamı sevgili Tolga'ya ve Karaoke gecelerine ayrılmış durumda. Öyle yüzlerce insanın tıklım tıkış girdiği, insanların her parçada mikrofonlara saldırıp en sevdiğiniz şarkıya tecavüz ettiği "Umumi Karaoke" mekanlarından değil burası.
Tolga Soydaş - The Karaoke Master
Farkı ne diye sorarsanız cevabım "Tolga" olur. Herşeyden önce inanılmaz bir arşive sahip. Türkçe, İngilizce, İtalyanca, İspanyolca ve hatta Fransızca şarkılardan oluşan bugüne kadar gördüğüm en geniş arşiv Tolga'da. Parçaların altyapılarına çok dikkat ediyor Tolga ve mümkün olduğunca orjinale en yakın altyapıları edinmeye çalışıyor. Müziği seven, müziğe çok zaman ayıran biri olarak mixer'in başına geçtiğinde boş durmuyor Tolga. O anda mikrofonda kim varsa ve hangi şarkıyı söylüyorsa ona göre ton ayarını yapıyor ve hem parçayı söyleyene yardımcı oluyor hem de mekanda bulunanların kulak sağlığını ve sabır sınırlarını korumuş oluyor. :) Açıkçası bu uygulamayı başka bir yerde görmeniz pek mümkün değil. Bu hem bir istek ve profesyonellik meselesi, hem de bilgi ve müzik kulağı gerektiren bir meziyet.
Son olarak -ki bence Tolga'nın en önemli katkılarından biri budur- kesinlikle kimsenin şarkısına kimseyi musallat ettirmiyor. Mikrofon öyle dımdızlak ortada değil, kim kaparsa o söylemiyor yani. Tolga sıradaki parça kiminse o masaya gönderiyor mikrofonları. Sanata ve sanatçıya saygı yani... :) Duygu sayesinde Posh'da başlayan bu karaoke merakı son 1 senede İstanbul'daki tüm karaoke barlara gitmeme sebep oldu. Gittim, hepsini gezdim, değerlendirdim ve karar verdim ki bu işi Tolga'dan daha iyi yapan yok.
Bir de güzel dostluklar oluşmasına vesile olan bir eğlence bu karaoke. Her hafta gidip şarkı söyleyin demiyorum elbette ama belirli bir süre sonra bir kaç kez gittiğinizde artık etrafınızda yabancılar yerine tanıdık yüzler olduğunu farkediyorsunuz. Hatta bu tanıdık yüzlerin söyleyeceği şarkıları bile tahmin edebilir hale geliyorsunuz, daha önce dinlemiş olduğunuzu hatırlayıp. Aman aman bir sese, müthiş bir yeteneğe ihtiyacınız yok. Şarkı söyleyemiyor olsanız bile kimse dönüp size alaycı bakışlar atmıyor Posh'da. Dedim ya "sanata ve sanatçıya saygı" işte. :) Şarkı söyleyebilseniz de söyleyemeseniz de eğleniyorsunuz bir şekilde. Kaldı ki "ben şarkı söyleyemiyorum" diye bir şey yok bence. Karaoke sevdası oluştuktan sonra iyice anladım ki olay tamamen özgüvende bitiyor. Söyleyemiyorum dedikçe kendi sesinizi bastırıp, ağzınızı açmıyorsunuz ve işte o dakika söyleyemeyen bir insan haline geliyorsunuz. Elbette söyleyeceğiniz parçayı seçerken melodisini ve az da olsa sözlerini bildiğiniz bir şarkı seçmek önemli. Bu da özgüveni anlık olarak etkileyen bir faktör çünkü.
Ego :))
Bundan önceki yazım Frank Sinatra parçaları üzerineydi (aslında "üzerineymiş" demeliyim, görmesem hatırlamam). Tahmin edebileceğiniz gibi karaoke mekanlarına gittiğimde de Frank Sinatra parçalarını söylemeyi tercih ediyorum. Yakıştığını söylüyorlar... Daha doğrusu Türkçe söylemenin yakışmadığını söylüyorlar, "sen Sinatra söyle abi, aman aman iyi böyle boşver Türkçe'yi" diyorlar. Ben de buna güvenerek geçenlerde Nişantaşı'nda bir mekanda düzenlenen karaoke yarışmasına katıldım (para ödülü vardı, tamamen bu sebepten katıldım). Elemeleri geçtim ve sonunda aralarında Deniz Arcak ve Şehnaz Sam'ın da bulunduğu jüri üyelerinin karşısına çıktım. İkinci oldum ve bir adet cep telefonu kazandım. Zaten birinci olsam kazanacağım para ödülü bardaki hesabı ödemeye ancak yetecekti. İkinci olmakla en azından elimde kalıcı bir hatıra var artık "bak ben bu telefonu şarkı yarışmasında kazandım" diyebiliyorum. :) Buradan teşekkürlerimi tekrar sevgili Tolga'ya ve Duygu'ya iletiyorum, bende çok emekleri var. Duygu sayesinde şarkı söylemeye başladım, Tolga sayesinde de az antrenman yapmadım. Siz olmasanız ben ne yapardım ey dostlar!! (evet, Grammy kazanmış gibi konuştuğumun farkındayım :) ).
Uzun lafın kısası efendim, karaokeye gidiniz, şarkı söyleyiniz. Danstan sonra kendime 25 yıl gecikmeli de olsa ömür boyu devam edebileceğim yeni bir uğraş bulduğum için çok mutluyum gerçekten. Dansta 15 yılda geldiğim nokta ve işin kazandığı ciddiyet düşünüldüğünde aynı sonucu karaokeden de beklemek büyük bir hayalperestlik olur elbette. Ancak yine de bırakmaya niyetim yok, gittiği yere kadar götürmeye niyetliyim. Size de tavsiye ediyorum. Hatta Çarşamba akşamları Kalamış Posh'a bekliyorum. Hem beni de dinlemiş olursunuz fena mı? ;) Emin olun Tolga'nın söylediği gibi "Kendinizi yıldız gibi hissedeceksiniz!"...
İlgilenenler için Tolga'nın Posh'da düzenlediği gecelere dair bilgiler aşağıdaki bağlantıdadır:
http://www.facebook.com/group.php?gid=33014538417
Sevgiler,
Eddie "Sinatra Jr" O.
7 Eylül 2009 Pazartesi
Yeni Bir Sayfa
Eh, haliyle her aylaklık döneminin bir de sonu olması kaçınılmaz; bizimki de geçtiğimiz hafta itibariyle son buldu. Yeni bir iş, neredeyse tüm düzenin ve hayatın yeniden programlanması demek aslında. Yatma-kalkma saatleri, haftasonu programları, hafta içi mesai sonrası programları, eve dönüldüğünde hissedilen yorgunluk katsayısı gibi sayısız faktör var işle birlikte değişime uğrayan.
Bunlara alışmak ve gerekirse ayarını yapmak da zaman alan bir süreç. Benim için bu süreç biraz daha avantajlı işlemekte şu sıralar; zira eskiden 07:30 olan mesai başlangıç saatim, artık 10:00. Benim gibi gece yaşamayı seven biri için sabah kalkmalarının nispeten daha az problem yaratacak olması güzel bir gelişme.
Bu son 2 ay içerisinde sevgili arkadaşlarım Cenk and the Tubik ile sıkça görüşme fırsatı buldum (ki aylaklığınızı birlikte geçirebileceğiniz en muhteşem insanlardır kendileri kanımca). Beni bu blog yaratma fikrine iten de onlar olmuştur zaten. Şunu da itiraf etmeliyim ki, arada sırada Cenk ve Tubik'in bloglarını okuyup, serzenişlerini, şikayetlerini, fikirlerini dile getirişlerine şahit olup akabinde yüzlerindeki "oh be rahatladım" ifadesini yakalamam ve buna içten içte imrenmem de şu an bu satırları dolduruyor olmamın bir diğer başlıca sebebidir. Ben de hayattaki muhteşemlikleri paylaşıp mutlu olmak ve yeri geldiğinde sinir olduğum olaylara, durumlara giydirip rahatlamak istiyorum sanırım artık.
"You're making something. You - the critic, the professional appreciator - put something new into the world. And the second one of those things gets sold, you're officially a part of it." (Hi-Fidelity filminden/kitabından; yani Nick Hornby'den)
Bu yukarıdaki "professional appreciator" ibaresiyle kendimi en özdeşleştirdiğim konular spor, müzik, sinema ve elbette dans olduğundan, sanırım ağırlıklı olarak bu konularda yazıp bir nevi tatmin olmaya çalışacağım. Yalan mı? İnsanın yazı yoluyla kendini tatmin etmesine sebebiyet veren bir araç değil mi bu bloglar? Tamam, doğru kullanıldığında eşsiz birer kaynak da olabilir ama hiçbir faydası olmasa bile en azından yazarı için iyi bir ego tatmini sağladığı da bir gerçek.
Neyse. Şu an için yeterince tatmin oldum sanırım. Hayatımdaki bu "Yeni Sayfa"yı ilk kez düzenli bir şekilde, karalamadan doldurmak istiyorum, amacım budur diyerek saygılar sunuyorum efendim.











