Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2015 Perşembe

Whiplash

WHIPLASH

veya



(Haydi Bakalım Hoca, Hodri Meydan!
Hangimiz Daha Psikopat Görelim)



IMDB:  8,7
Metascore: 88
EMDB: 8



Yaklaşık bir ay önce Türkiye eski salsa şampiyonlarından Alper Güleçoğlu Facebook üzerinden bir mesaj attı:

"Abi Whiplash tam senlik... İzlersin."


J.K Simmons ve Miles Teller harika birer performans sergiliyorlar
http://www.mongrelmedia.com/MongrelMedia/files/c7/c71d5881-a584-4261-8e3c-5c33ae1244a7.jpg
















Zaten ilanları ve fragmanıyla dikkatimi çekmiş bir filmdi ama son 2-3 haftalık süreçte filmle ilgili bana direkt gelen veya insanların paylaşımlarından gördüğüm övgüler bitmek bilmedi. NihayetWhiplash'i Pazartesi akşamı Cinemaximum Akasya'nın VIP salonunda izledim. Sadece 26 kişilik bir salon ve ayak destekli, geniş, yatabilen koltuklarıyla ekstradan vereceğiniz 5-6 TL farka fazlasıyla değiyor.  Çok uzun veya çok popüler filmler için kalabalıktan kaçmak adına iyi bir çözüm. Tavsiye ederim.


Whiplash uzun uzun değerlendirilmesi gereken, sıradışı bir film. Yönetmeninden, oyunculuk performanslarına kadar derinlemesine inceleyebiliriz. Fakat özetlememiz gerekirse;

Whiplash rahatsız bir film.
"Rahatsız edici" değil, yanlış olmasın... Sadece "rahatsız". Rahata bir türlü eremiyor; hatta ermek istemiyor. İlla bir şey batacak, başka türlü olamıyor, olduramıyor Whiplash.

Whiplash çok güçlü bir film.
Kenarlarında gezinemezsiniz. Tam orta yerinde, içinde tutar sizi Whiplash. Canınız istediğinde birkaç saniye de olsa filmin dışına çıkıp, sonra tekrar odaklanamazsınız. Öyle yarım yamalak izleyemezsiniz Whiplash'i, buna müsaade etmez. Karakterleri gibi, senaryosu gibi bu anlamda da uç bir noktada Whiplash.

Whiplash cesur bir film.
Daha 20. saniyesinde hem protagonisti, hem antagonist'i aynı kareye sürüp çatışma yaratan bir senaryo her filmin göze alacağı iş değildir. Önce birini tanıtır, hayatından kesitler verir; sonra diğerine odaklanır konvansiyonel sinema. Whiplash'in konvansiyonel kalmak gibi bir derdi yok, gelişine vuruyor.

Whiplash dengesiz bir film.
Yine kötü anlamda değil... Hangi karaktere karşı ne hissedeceğinizi, bir olaya karşı ne tepki vereceğinizi bilemiyorsunuz. Filmin başından sonuna kadar böyle gidiyor. J.K Simmons'ın fragmanlardan itibaren "ooo abi problemli" hissiyatı yaratan Fletcher karakteri hakkında, film bittikten sonra bile ne düşüneceğinizi bilemiyorsunuz. Sonra fark ediyorsunuz ki Andrew'a "saflığından" dolayı kızmaya hakkınız yok. Çünkü sizinle de aynı şekilde oynamış Whiplash.

Whiplash doyurucu bir film.
Bunu iyi anlatabilmek için tam tersine dair bir örnek verelim. John Wick doyurucu bir film değildi mesela. Üzerine 1,5 porsiyon sinema daha alsam anca doyardım. İşte John Wick'i izledikten sonra içinizde oluşan boşluğu dolduran o 1,5 porsiyon sinema Whiplash'tir. Sadece doyurucu değildir; aynı zamanda da lezzetlidir. Yedikçe yiyesiniz gelir; son dilime geldiğinizi farkettiğinizde, daha yavaş çiğnemek, o son lokma hiç bitmesin istersiniz.


Fletcher'ın bu "kalaylamaları" seyirciyi yeniden orta okul yıllarına götürüyor
http://waytooindie.com/wp-content/uploads/2014/12/jk-simmons-whiplash.jpg


Bütün bunların yanında, filmi izlemeden önce etrafımdan aldığım Forrest Gump, The Usual Suspects, Shawshank Redemption ötesi tepkilerin yarattığı beklentinin yersiz olduğunu da söylemeliyim. Bu suni beklenti yüzünden filmi belki de hak ettiği yere koyamadım; zira bende yaratılan algıyı karşılayamadı. Whiplash etraftan gelen tepkiler çerçevesinde "abartılmış" (overrated) bir yapımdır. Fakat American Sniper'ın En İyi Film Oscar'ına aday olduğu ortamda gerçekten de başyapıttır. 

Sonuç olarak Whiplash özgün bir senaryo, başarılı bir kurgu ve harika oyunculuk performansları içeren, çok iyi bir film, Oscar alacaktır, özellikle J.K Simmons'ın performansı altın heykelciği hak eder cinsten. En iyi film alabileceğini zannetmiyorum.

Eğer jazz müziğiyle ilgileniyorsanız, film boyunca çalan şarkılara arkadaşının düğününde Imperial March duymuş Star Wars fan'ı tepkisi vereceğinizden eminim. Eğer jazz müziğiyle pek ilgilenmediyseniz, bu film başlamanıza vesile olabilir. Çok başarılı performanslar var. Soundtrack albümü mutlaka edinilmeli...

Arşivimizde 10 üzerinden 8'lik filmler arasında kıymetli bir yeri olacaktır; Oscar'lık başyapıtlar rafının hemen altında...


Birdman incelemesinde görüşmek üzere ;)

14 Mayıs 2010 Cuma

"Yunanlı" Nedir? Yenir mi?




Hep "bu son olacak bir daha yazmayacağım bunları" diyorum ama dayanamıyorum işte. Var böyle kötü huylarım. Mesela eskiden de dans gecelerinde yanlış ritmde cha-cha yapan çiftleri gidip uyarıp, düzeltesim gelirdi. Batıyor, ne yapayım!? Hürriyet gazetesinin internet sayfasında çok sık rastlıyorum bu tip hatalara. Genellikle de Hürriyet'te rastlıyorum evet, yoksa bir garezim yok Hürriyet'e karşı, yanlış anlaşılmasın. Daha önce farklı yerlerde dile getirmiştim, burada -sanırım- ilk kez yazıyorum bu konu hakkında.

Bu yazının konusu olan haberi şurada bulabilirsiniz. Mevzu basit bir dilbilgisi sıkıntısı aslında. Ama bu denli basit bir hatayı bu kadar büyük bir medya organının nasıl mütemadiyen tekrarladığına aklım ermiyor bir türlü. Başlık: Fenerbahçe'ye Yunanlı Katil. Yanlış, haliyle. Doğrusu şöyle olmalı: "Fenerbahçe'ye Yunan Katil" veya "Fenerbahçe'ye Yunanistan'lı Katil". Kaldı ki bu son yazdığım da ilk alternatif dururken biraz yersiz bir kullanım oluyor aslında. Yani aslında "Yunanlı" diye bir şey yok. İlkokul tarih kitaplarında bile "Yunan'ı denize döktük" diye okudurk.

Şöyle bir örnekle açıklayalım. Şimdi biz Türkiye'de yaşıyoruz ve genel olarak Türkiye vatandaşlarına Türk deniyor. Yabancı bir gazete bizden bahsederken "Türklü" dese ne yaparız? "Türkiye'li" olabilir evet, Türk de tamam... Ama "Türklü" epey saçma oluyor değil mi? O zaman "Yunanlı" da saçmadır. "Atlı Süvari" demek gibi bir şey. Süvari dediğin zaten atlıdır, "atlı süvari" demek abesle iştigaldir! :) "Yunanlı" demek de bundan farklı değildir. Bir de bunun çoğul sorunu var. "Yunanlılar" demeye bayılıyor gazeteler. Yok öyle bir şey! "Yunanlar" var, "Yunan"var ama Yunanlı ya da Yunanlılar yan-lış!

Üzüldüğüm nokta bu hatanın sürekli olarak tekrarlanması. Yazdım Hürriyet'e bir keresinde, kibarca uyardım, "yanlış yapıyorsunuz" dedim. Kaale alınmamış demek ki. Kusura bakmasınlar, kendi dilini bu kadar umursamayan böyle büyük medya organları olduktan sonra, kalkıp da "Türkçe ölüyor, gençler Türkçe konuşamıyor" gibi zırvalara kimse kulak asmaz. Günde şu kadar insan giriyor, bu kadar insan "tık"lıyor diye reklam yapıyorlar, ama böyle özensiz ve umursamaz davranmaya da devam ediyorlar bir yandan. Ne anlıyoruz buradan? Hürriyet gazetesinde doğru dürüst bir tane editör yok, ben bunu anlıyorum.

28 Şubat 2010 Pazar

Efsanevi Medya Hareketleri # 2

Ankara'da düzenlenen federasyon dans yarışmaları, yarışma dönüşünde gerçekleşen kaza, vefat eden ve yaralanan sporcular derken yine blog camiasından uzak kaldım iki hafta. Yarışma organizasyonları haricinde bahsettiğim olaylarla bilfiil ilgilenmemiş olmama rağmen içimden gelmedi bir şey yazmak; yoksa yoğun falan da değildim hani.

Son bir kaç gündür klavyemi özlemiş olmalıyım ki "yahu bizim Lounge'u da çok boşladık, gelen giden var mıdır" acaba demeye başladım, ancak bu sefer de yazacak bir konu bulamadım (bu da aslında isteksizlik sürecinin devam ettiğinin bir göstergesi). Derken az önce şu habere rastladım:

http://www.milliyet.com.tr/magazin-turu/yasam/galerihaber/28.02.2010/1193982/default.htm 

Okur okumaz keyfim yerine geldi. Zira Pelin Hanım her ne kadar genç kuşağın "çok yönlü entellerinden" ("multi-task jöntürk" de diyebiliriz) kabul edilse de benim gözümde çok farklı bir yeri vardır. Daha önce farklı internet ortamlarında konuya değinmişliğim vardır, sağolsun bu tip olaylar sayesinde Pelin Hanım ziyadesiyle fırsat sunuyor bana. İşte o olaylara bir yenisi eklenmiş, küçük hanım yine yapacağını yapmış. Bu kez kendisine teşekkür etmek istiyorum, bu iki haftalık kış uykusundan uyanmama vesile olduğu için, beni klavyemin başına döndürdüğü için. Çok teşekkürler sevgili Pelin Batu!

 
Pek güzel kızdır Pelin. Kaş göz her şey yerinde... Konuşunca saçmalamasa gidip isteyeceğim. Gerçi sevgilisi var ama olsun...


Şimdi burada sorgulanması gereken bir kaç nokta var ve aslına bakarsanız bunların  en önemsizi Pelin Batu'nun canlı yayında uyumuş olması. Olabilir, herkesin başına gelebilir. En kontrol sahibi, azimli, dayanıklı insan için bile çok düşük yüzdelerle bile olsa gerçekleşme ihtimali olan bir durumdur bu. O yüzden (ve daha iki satır önce kendisine teşekkür ettiğimden dolayı) bu seferlik uyumuş olmasından dolayı üzerine gitmiyoruz Pelin Hanım'ın. Bir dahaki vukuatını bekliyoruz, nasıl olsa arayı fazla açmıyor kendisi sağolsun. Biz esas tartışılması gereken diğer noktalara geçelim:

1- "Tarihin Arka Odası" programının o ana kadar muhtemelen kendisi de kamera arkasında çoktan uyumuş olan yönetmeninin kendi sunucusu Pelin Batu'yu yerin dibine sokmak istemesi. Sebebini bilmiyorum. Gerçi bir tezim var bu konuda; yazının sonuna saklıyorum.

2- Murat Bardakçı'nın muhtemelen Pelin Batu'nun babası İnal Batu'ya saygısından, kızcağızın üzerine fazla gitmemesi. Yönetmen efendi körün gözüne soktuğu için kayıtsız da kalamamış adam tabi "biraz sessiz konuşalım daldı kızcağız" demiş.

3-  Pelin Batu'nun horlamadan uyuması. Ben bu kızda geniz eti problemi var zannediyordum, kesin horluyordur diye düşünüyordum. Şaşırttı beni gerçekten. Artık evlenebilirim kendisiyle, fikrimi değiştirdim.

4- Yukarıdaki maddeye bağlı olarak Pelin Batu'nun kendi horlamasına uyanmaktan kurtulması. Zira olayın etkisini iki üç kat artırabilecek bir durum olurdu bu. Uçaklarda, otobüslerde rastlanır kendi horlamasına uyanan insan modeline. Gerçekten komik bir durumdur. Kendimden bilirim :) Pelin Hanım ucuz atlatmış

5- Pelin Batu'nun uyandıktan sonraki halleri, uyku sersemliği, görüntülendiğini anladıktan sonra "nasıl yırtsak" debelenmeleri ve ağzından çıkan anlamsız laflar:

PB: (Gözlerini ovuşturarak) "Vücudum.... Vücudum attı... Hani şey olur ya... Neyse... Sabah 7'de uyandım da, pardon... Sabahları daha verimli oluyorum."
-O saatten beri ayakta mısınız?
PB: "Sayenizde!"
-Sabah 7'de uyanmak zor olsa gerek. Ben saat 3'te uyandım. Sabaha kadar yazı yazdım. Bir daha da uyumadım.
PB: "Maşallah!"

Pelin'ciğim sen de çıkmayıver programa madem yorgunsun canım. Sen ve programa kattığın müthiş entellektüel derinlik(!) olmadan bir hafta idare ediversinler, koskoca adam hepsi nasıl olsa. Ha yok Kadir Baba zorla tutup kolundan "NnnBurada oturacaksın!!! NnnnProgram boyunca nnyerinden kalkmayacaksınnn!! NnnKahve ve Red Bull da yasak sanaaa!" diyorsa, söyle bilelim ona göre tavır alalım. Vah yavrum, yazık.

6-  Yaşanan bu diyalogdan sonra programa kaldığı yerden devam eden Murat Bardakçı'nın görüntüsü ekrandayken, arkadan yine Pelin Batu'nun derin esneme seslerinin gelmesi. Birleri kahve getirsin şu kıza canım!!

 
Hepimiz Mastürbatör / Mastürbasöz'üz. Kendimizi tatmin ediyoruz. Sen de ediyorsundur umarım Pelin'cim. Zira o tarih programına çıkarak bizi tatmin ettiğin yok, bari kendini et de bir işe yarasın.


Pelin Batu'nun bu programdaki ilk vukuatı bu değil. Daha önce de sözde Ermeni Soykırımı üzerine tartışılırken "sözde" ibaresini bir kaç kez kullanmamış ve gerek misafir konuşmacıların gerekse Murat Bardakçı'nın tepkisine maruz kalmış. Bunu bilmiyordum, atlamışım maalesef, zira başlı başına bir yazı gerekiyor buna. Babası bu denli meşhur bir diplomat olan, son derece kültürlü, on parmağında on marifet ve entellektüel vasıfları memleketim ortalamasının fersah fersah üzerinde (!) birinin bu hassas konuda kendisini güvenli bölgede tutmasını sağlayacak tek bir sözcüğü kullanmayı unutması anlaşılır gelmiyor bana. Pelin Batu'nun neredeyse tüm demeçlerinde abuk sabuk bir kaç ibare bulmak mümkün ama bu hakikaten çok ağır olmuş. Dediğim gibi bu olaydan haberim yoktu, bu uyku videosu üzerine "programın ana sayfasına bir göz atayım da yanlış bir şey yazmayayım" diye bakınırken rastladım. Evet, "Tarihin Arka Odası" programının ana sayfasında Pelin Batu'nun Ermeni mevzusu üzerine ettiği gaflar, bu gaflara istinaden Murat Bardakçı ve diğer konukların tepkileri, hatta ve hatta seyircilerden gelen tepkiler yer alıyor. Buyrunuz, dilerseniz buradan ulaşabilirsiniz. Bu yazılar sanki programı hazırlayanlar tarafından değil bu programın ve yayımlandığı kanalın düşmanı olan bir başka medya kuruluşunca yazılmış gibi duruyor. Bir yapımcı, ya da bir kanal neden kendi programının sunucusuna dair böyle yazılar yayınlar?

Bu soruya cevap olmasından şüphelendiğim bir tezim var. Olayların arka planında başka bir numara döndüğünü düşünüyorum.O da şöyle:

Ben Pelin Batu'nun bu programdaki yerinin tamamen sebepsiz gaflar ve olaylar yaratmak olduğunu düşünüyorum. Cumartesi gecesi saat 23:00'te başlayan bir programda, onca tarihçi varken Pelin Batu gibi maksimum saçmalayıp, minimum katkı sağlayabilen birinin bulunmasının başka bir açıklaması olamaz bence. Belki baba kontenjanından diyeceğim ama hani o da bir yere kadar. Ben şahsen Pelin Batu'ya bu programda "sen çık otur orada, aslında her şeyden bihaber olan ama her konuda saçma da olsa söyleyecek lafı olan cadde kızını oyna" denildiğini düşünüyorum. Yani Pelin Batu'nun rol yaptığına, hatta çok çok iyi rol yaptığına -ne de olsa aynı zamanda sinemacı kızımız- inanmak istiyorum...

İstiyorum da bir türlü beceremiyorum . O yüzden efsanevi bir medya hareketi sınıfına sokuyoruz bu olayı di mi sevgili Blog? Evet, evet... Özlemişim seni kerata.

12 Şubat 2010 Cuma

"Padişahım Çok Yaşa!"

Bu blogu açarken günde 50 tane yazı yazmak gibi bir niyetim yoktu. Hatta uzunca bir süre takip edemedim, biraz üşengeçlikten, biraz yoğunluktan, biraz da yazacak konu bulamamaktan. Ama işte memleketimin güzel medyası ve politikacıları rahat durmadıkları için ben de böyle blog-post makinası bir adam haline geldim. Her gün 2-3 yazı yazmaya başladım.

Ama yani yazılmayacak gibi değil ki! Yorum da yapmak istemiyorum, yorumlayacak bir şey yok zira ama biliyorum ki dayanamayacağım.Haberimiz şuradadır.

Link'e basmaya üşenenler için özetleyeyim... Cuma namazı için Eyüp Sultan Camii'ne gidiyor padiş...pardon...başbakanımız. Polisler tıpkı başkbakan gibi Cuma namazı için aynı camiye giden yaşlı bir amcayı almıyorlar içeri. Amca da bağırıyor uzaktan başbakana: "Padişah mısın da benim namazıma karışıyorsun!!!" diye. Bu tip yaşlı amca/teyze - başbakan atışmalarına artık alıştık. Başbakanın bu olayda dönüp cevap vermemesi iyi olmuş, önceki örneklerde sergilediği agresif tutuma bakıldığında bu amcaya ne yapacağını düşünmek bile istemiyorum! Dönüp bakmadan yürümüş içeri girmiş. Buraya kadar daha önce görmediğimiz bir şey yok. Hayır, tamamen rezalet onu kabul ediyorum da işte biz artık alıştık bu olaylara, başbakanın bu tutumuna. O yüzden büyütmüyoruz. Afedersiniz folloş olduk yani....

Fakat işte haberin sonundaki "normalde 12:25'te okunması gereken ezan, başbakan beklendikten sonra 12:40'ta okundu" cümlesiyle birlikte çıldırdım sevgili okurlar. Ortalığı kırıp dökesim geldi sinirden. Bu nasıl bir şeydir, hangi akla sığar? Akılla alakası yoksa mesela hangi dinde izahı vardır? Kuran'da yazar mı mesela, "ülke yöneticilerine göre ezan saatleri değişiklik gösterebilir" diye kullanma talimatı tadında bir uyarı notu? 

Amca "padişah mısın" diye sormuş ya hani; yahu, vaktinde padişahlar, sultanlar bile yapmamış bunu.  Ondan sonra da mecliste "AKP'de kendini peygamber zanneden milletvekilleri var" denince çıldırıyorlar, kürsüde ağızlarından köpükler saçarak saldırıyorlar millete. E bu ne o zaman? Kardeşim siz kimsiniz de ezan saatini değiştiriyorsunuz? Milletin ayarıyla oynamaya ne hakkınız var? O ezan sadece o cami için okunmuyor, o civarda yaşayan, çalışan insanlar için okunuyor. O ezana göre insanlar namaz kılıyor, yemek yiyor, öğlen arası veriyor, tekrar işe dönüyor. O ezana göre bütün hayatını yaşayanlar var, her ne kadar doğru bulmasam da. Siz kimsiniz insanların hayatlarının ayarıyla oynuyorsunuz yahu?

Öyle namazla niyazla alakam yoktur, bununla gurur da duymam, bundan hayıflanmam da. Herkesin din anlayışı farklıdır, öyle de olmalıdır. Bir cenaze namazı bilirim; o da ölüye, ölüme ve yaşama saygıdandır, sadece benimle değil vefat etmiş kişiyle de ilgilidir diye. Ama eğer 5 vakit namazını kılan bir adam olsaydım bir daha o camiye adım atmazdım o imam orda olduğu sürece. Yememiş tabi bir tarafı, çıkıp "olur mu öyle şey kardeşim. Ezan ertelenir mi, delirdiniz mi siz" diyememiş. Demek ki bu imam için dinden, imandan, inançtan ve en kötüsü de Allah'tan büyük, önemli şeyler de varmış; Başbakanlık Forsu gibi.

Şimdi ben bunu yazdım diye beni içeri de alırlar Ergenekon'dan falan. :) Söylemişti dersiniz, bu olay büyük bir dönüm noktasıdır. Bu olay uzun zamandır bilinen "bu adamlar niyeti bozdu" gerçeğinin çok net bir işaretidir ve işin kötüsü bu işareti körün gözüne sokmaya bile cüret edebilmektedir bunlar artık. Durum fena, benden söylemesi...

11 Şubat 2010 Perşembe

"-de" Ölüyor Yetişin Dostlar!


Türkçe ölüyor diyorlar. Artık eski saflığı, güzelliği kalmadı ve yavaş yavaş değişim geçiriyor, başkalaşıyor diyorlar. Doğru gibi geliyor bana da, bilemiyorum bu konuda ne gibi kriterlere bakılmalı. Ama şu bir gerçek, ondan eminim: En basit Türkçe kurallarını bile doğru düzgün kullanmıyoruz. En çok da şu meşhur " -de " var ya hani, onu ne zaman ayrı, ne zaman birleşik yazacağımızı bilemiyoruz. Ya üşendiğimizden -ki bu çok fena bir sebep- ya da bilmediğimizden ve bunun farkında olmadığımızdan - bu daha da fena bir sebep- bu kuralı yazdığımız metin her neyse orada kullanmıyoruz. Bu yüzden bir karar aldım. İnsanlara yardımcı olmak istiyorum bu konuda. Bundan böyle dilbilgisi kurallarına fena halde yan bakan bir yazı gördüğüm vakit, ne yapıp edip yazarla irtibata geçecek ve yapmış olduğu hataları kendisine ileteceğim. Düzeltmesini falan rica etmeyeceğim, o kendi bileceği iş. Ama nazikçe, kibarca niyetimi anlatıp, bir daha bu hatayı yapmaması adına böyle bir girişimde bulunduğumu ifade edeceğim.

Kendimi bir Türk dili uzmanı olarak elbette görmüyorum. Ama mümkün mertebe yazılarımda dilbilgisi kurallarına, noktalama işaretlerine dikkat ediyorum. Elimden geldiğince... Klavye kullanıyoruz neticede ve hızlı yazmaya çalışıyoruz. Elimin kaydığı, istemeden yanlış bir tuşa bastığım veya gözümden tamamen kaçan hatalar mutlaka oluyordur. Bahsettiğim üşengeçlik, bilmemezlik ve öğrenmemezlik durumu bu değil. Mütemadiyen aynı hatanın tekrarlanması bize bu kurallara dair ciddi bir ihlal söz konusu olduğunu gösterir. Buradan rica ediyorum, lütfen aynı yardımı siz de bana yapın. Eğer bir hatamı görürseniz, utanmayın, sıkılmayın, hemen belirtin ki düzeltebileyim. En ufak bir hatayı, tek bir harfi bile düzeltmemi sağlamanız benim yazdığım yazının kalitesini artıracaktır. Bu yüzden benden "artistlik yapma" tadında cevaplar değil, bir teşekkür alırsınız, en içteninden.

Az önce genç ama gazeteye (Hürriyet) sunduğu yazıların sayısına bakılırsa oldukça da tecrübeli bir muhabirin eski Galatasaray'lı futbolcu Okan Buruk'la yaptığı söyleşiyi okuyordum. Şu cümleyi görünce yazıyı en baştan bir kez daha okumaya başladım, bağlaç olan "-de"lere dikkat ederek.

"Sarı-kırmızılılar ise aşırı stresli oluyor. Tabii Allah’ta nasip etmiyor. "

Burada doğru kullanım haliyle "Allah da" olmalıdır. Zira ayrı bir kelime gibi düşünülmesi gereken, bağlaç olan "-de" ünsüz benzeşmesi kuralından bu sebeple etkilenmez. Yazı genelinde bağlaç -de hataları bir kaç tane olmakla beraber, ağırlıklı olarak doğru kullanılmış. Hatalar arasında en çarıpıcı olanı bu örnekti. Biraz araştırdım, aynı muhabirin Hürriyet gazetesinde yayımlanmış önceki haberlerini inceledim ve tamamen aynı hataya bir kaç yazıda daha rastladım. Örneğin:

"Bu takımda oynayamazsam başka yere de kiralık olarak gidip oynayabilirim. Daha fazla forma şansı bulabilmek için. Ancak Gidipte döneceğimiz yer Beşiktaş'tır."

Birazdan bu genç muhabir ile irtibat kurup kendisine de izah etmeye çalışacağım bu durumu, zira sanırım başkasının yapacağı yok. Yazık, adam kaç tane yazı yazmış böyle. İleride bir gün alıp yazılarına baksalar bir iş görüşmesinde, "daha -de nasıl yazılır onu bile bilmiyor" diye düşünülmesin, önünde engel teşkil etmesin diye yapacağım bunu, yanlış anlaşılmasın ukalalıktan değil. "Sana mı düştü" diyen olursa da "Evet bana düşmüş olmalı ki daha önce yapılan hatalar aynen bugün bile tekrar ediyor", derim.

Bu tip hatalara blog ya da -hadi genişletelim- internet ortamlarında sıkça rastlıyoruz. Dilbilgisi kurallarına dikkat etmemek için geçerli bir sebep değil de işte "ne de olsa bu yazıları keyif için yazıyoruz, para falan da kazanmıyoruz" diye düşünüyordur eminim bir çok insan. Fakat böyle bir tembelliğe bir gazetenin internet sayfasında rastlamak çok acı verici. "Büyük" bir gazetenin, pardon... Evet, artık gazete internet sayfaları iyice dallandı budaklandı. Tamamen kendi üretimleri olmayan bir takım portallara bağlantılar yapıp, o bağlantıları kendi ana sayfalarında göstermeye başladılar. Dolayısıyla o bağlantı sayfasında bir hata varsa bunu gazeteye mal etmek doğru olmaz. Bunun farkındayım. Ama gazetenin kendi muhabirlerinden biri tarafından hazırlanan haberlerin büyük bölümünde aynı hataya rastlıyorsak, bu durum o muhabirin değil, editörünün, o gazateyi yöneten, o yazıyı o şekilde yayımlatan ve o muhabiri bir köşeye çekip uygun bir dille şu basit dilbilgisi kuralını öğretmeyenlerin kabahatidir. Ciddiyetsizliktir, milleti adam yerine koymamaktır. Bunun daha bir çok örneği vardır farklı gazetelerde de, eminim bundan. O yüzden artık kimse kalkıp gazetesindeki köşesinde "Türkçe'yi kaybediyoruz" gibi başlıklar atıp, sağda solda gençlerin nasıl İngilizce'ye benzeyen bir Türkçe konuşmaya başladıklarından, tabelaların, mekan isimlerinin İstanbul'u Los Angeles'laştırmasından dem vurmasın. Yemeyiz... Önce kendi kapınızı bir temizleyin, sonra sokağa çıkarsınız, ey üstadlar!

Not: İsyanıma ortak olanlar varmış meğer... Hey gidi Google! Sen nelere kadirsin! :)
www.facebook.com/ group.php?gid=21566638520 

8 Şubat 2010 Pazartesi

"Ofsayt" diyemeyen Spiker



 Daha önce Kerem Öncel ve Ömer Üründül konulu yazımda bu konuya değinmiştim. Canlı yayında maç anlatan spikerlerin "ofsayt pozisyonundaymış gerçekten", "bu pozisyonda pek de faullük bir durum yokmuş aslında" gibi net yorumlar yap(a)mıyor olmalarından şikayet etmiş, olması gerekenin kendi fikirlerini mikrofon başındayken de tarafsızca ama özgürce söyleyebilmek olduğunu ifade etmiştim. Bildiğiniz gibi Lig TV spikerleri maç içerisindeki pozisyon tekrarlarından sonra otomatiğe bağlamış şekilde "işte az önceki pozisyonun tekrarı, sevgili izleyenler. 'Burada ofsayt var mı, yok mu' sorusu maçtan hemen sonra Maraton'da cevap bulacak" tadında beyanlarda bulunurlardı. 320 Milyon Dolar'lık ihale sonrası Maraton'un iyileştirme ve yenileme projesi kapsamında yayından kaldırılması Lig TV maç spikerlerinin de fena halde ayarını bozmuş. Yazık, dün akşam Melih Gümüşbıçak ne yapacağını bilemedi, eli ayağına dolandı. İşte bir kaç örnek.


Penaltı pozisyonu. Daha doğrusu "penaltı olmayan pozisyon": 

"Burada Basem Abbas Güiza'yı sağ kolundan çekiyor mu, çekmiyor mu?.........Yorum sizin."

(Guiza'yla Basem Abbas arasındaki penaltı pozisyonu. Tekrarlarda Basem Abbas'ın Guiza'yı çektiği açıkça gözüküyor. Ancak penaltıyı gerektirecek kadar şiddetli bir çekme mi derseniz bence değil. Ama çekip çekmediğinin yorumunu spikerin yapmasında ne gibi bir yanlışlık var anlayamıyorum. Akşam birileri yapacak zaten, sen şimdiden kendi yorumunu söylesen ne kaybedersin? Tarafsız kalma derdindeysen tamam, penaltı deme. Değil de deme. "Abbas çekmiş evet ama penaltılık bir durum var mı yok mu tartışılır" de. "Yorum sizin" nedir yahu? Maraton'a paslayacaktı aslında orada ama tabi son anda aklına gelince yeni dünya düzeni, afalladı muhtemelen.)

1. Ofsayt pozisyon tekrarı

"İzliyoruz, top ayaktan çıktığı anda Semih sarı çizginin (sanal çizgi) ilerisinde mi, gerisinde mi?"

(E ben görüyorum işte ilerisinde, sen görmüyor musun da soruyorsun be adam? Ofsayt işte bariz? Yani eğer siz sarı çizgiyi yanlış çekmediyseniz -ki hiç çekmeseniz de farketmez zaten çok bariz- bal gibi ofsayt. Ne diye geveliyorsun ki lafı?)


 
Şu meşhur sarı çizginin ne kadar yanıltıcı olabildiğinin bir kanıtı: Çimdeki çizgilerle sarı çizgi paralel değil. Çimdeki çizgilerin aut çizgisine paralelliğinden şüphe edemeyeceğimize göre Sarı Çizgi yanlış yerleştirilmiş. 



2. Ofsayt pozisyon tekrarı

"İşte az önce Alex için kalkan ofsayt bayrağı. Gördüğünüz gibi Alex sarı çizginin çok az ilerisinde."

(İlerleme var. Ama hala dolaylı yollardan anlatıyoruz ofsaytı. Taktık sarı çizgiye. Yahu "Alex ofsayttaymış, karar doğru" de bitsin iş. Ne sarı çizgisi, pierosu anlamıyorum ki! )

Önemli bir konu gibi gelmeyebilir, fazla taktığımı, üzerine düştüğümü düşünebilirsiniz. Şahsen spikerlerin maç anlatımındaki bu tarafsızlıktan çok "kararsızlık" yaratan durumun gereksiz bir gerginlik yarattığını düşünüyorum. Bu uygulama çok zor pozisyonlarda doğru karar vermiş hakemleri bile zor durumda bırakıyor aslında ama farkında değiller. O maçı izlerken spikerlerin anlatımına fazlasıyla değer veren, spiker hakemin kararına doğru dedi diye tartışmayan, kavga etmeyen, ama kendi haline bıraktığınızda "ofsayttı, fauldü" diye birbirine giren o kadar çok insan var ki memlekette, hiç değilse bariz şekilde görünen, tartışmaya gerek olmayan pozisyonlarda gördüğünü dile getirmesi gerekiyor spikerlerin. Bir tavsiye veya kişisel bir istek değil, bu mesleği yapanların sorumluluğudur bu aslında.

Ayıp!

Fenerbahçe-Diyarbakırspor karşılaşması yine Şükrü Saraçoğlu'nun zemini sebebiyle mücadele anlamında zengin, futbolun teknik ve taktik güzellikleri yönünden fakir bir oyuna sahne oldu. Daha önce de sıkça belirttiğimiz gibi bu zemin düzelmeden Fenerbahçe'nin kaliteli oyuncularıyla fark yaratma şansı azalıyor. Rakiplerinize göre daha kaliteli oyuncularınız varsa ve en az rakibiniz kadar koşup mücadele ediyorsanız bu kalite farkı bir noktada kendini gösterecektir. Fenerbahçe, beklentinin aksine taraftarlarını son 4-5 maçtır mücadele açısından fazlasıyla tatmin edebiliyor. Sahada savaştıklarını görmek için alim olmaya gerek yok. Ancak zemin o kadar bozuk ki, bu mücadele sonrasında Alex gibi, Özer gibi fark yaratması beklenen kaliteli oyuncuların rakip takımın daha "sıradan" oyuncularından bir farkı kalmıyor bu sahada.

Futbol zenginliği olmasa da bir büyük takımın maçın genelinde savaştığını görmek bile haz veriyor. Daha önce benzer bir mücadeleyi çamur içinde oynanan Denizlispor karşılaşmasında da izlemiştik. Hani hep denir ya "böyle savaşsınlar, yenilseler de canım feda". Gerçekten dün böyle düşünen çok sayıda Fenerbahçe taraftarı olmuştur tribünlerde.

Dün akşam izlediğim ve bu sabah itibariyle okuduğum bir çok futbol yorumcusu da mücadele konusunda bu çizgide düşünüyorlar. "Fenerbahçe'nin sahada gösterdiği efora ve mücadeleye kimsenin bir lafı olamaz" demiş örneğin, usta bir futbol yazarı. Ama işte maalesef lafı olan bir kaç kişi var. Örneğin Semih Yuvakuran dün akşam maçtan hemen sonra Melih Gümüşbıçak tarafından kendisine sorulan "Fenerbahçe bugün neden kazanamadı?" sorusunu şöyle yanıtladı:

"E işte mücadele etmezsen kazanamazsın. Bugün sahaya çıkan Fenerbahçe takımında, Bursapsor karşısındaki hırs, azim ve kazanma arzusundan eser yoktu. Futbolcular isteksizdi....vs...vs.."

Maç sırasında ne yapıyordu acaba çok merak ediyorum, çünkü böyle bir yorum yapabilmek için bu maçı izlememiş olmak gerekiyor. Bütün bir ikinci yarı boyunca rakibe müthiş pres yapan Fenerbahçe'ye isteksiz diyip mücadele etmediklerini söylemek en hafifinden "ayıp" olur. Maç içinde yırtınırcasına çabalayan oyunculara özellikle de eski bir futbolcudan hiç yapılmaması gereken bir ayıp. Oturup maçı tekrar izlesin derdim tavsiyede bulunabilsem kendisine. Hatta tam olarak 72 ve 75. dakikalar arasında Diyarbakır yarı sahasında oluşan pozisyonlara ve Fenerbahçe'den bu pozisyonda kimlerin rakip yarı sahada pres yaptığına baksın (Lugano ve Bilica beraberlerinde 3 Fenerbahçe'li oyuncuyla sanki kendi ceza sahalarında karambol mücadelesindeler gibi kendilerini topun önüne atıyorlar), derdim eğer tavsiyede bulunabilseydim kendisine.

Hayır, işin komiği Semih Yuvakuran bu yorumu yaptıktan 30 saniye sonra Tunç Elibol'a bağlanıyorlar, futbolcu ve teknik adamların görüşlerini alması için. Tunç Elibol hangi Fenerbahçe'li futbolcuyla konuşsa mutlaka bir yerde "bugün sahada müthiş mücadele ettiniz. Tribünlerdeki taraftar galip gelemeseniz de bu mücadeleden son derece memnundu" diyor. Aynı şeyi Daum'a da söyledi. Bu durumda ya Tunç Elibol bu maçı izlemedi, ya da Semih Yuvakuran. Anlamıyorum bu durumu. Merak ediyorum, Semih Yuvakuran basın tribününde, canlı yayında "hiç mücadele etmedi Fenerbahçe" dedikten 30 saniye sonra, birlikte çalıştığı arkadaşı Tunç Elibol o Fenerbahçe'li futbolculara tam tersi bir yorumda bulununca neler düşünüyor acaba? Kimse de çıkıp "Semih Abi, bu konuda ben senin görüşüne katılamıyorum. Fenerbahçe çok koştu bugün, iyi savaştılar" demiyor. O koltuğa oturan ne söylerse yenilip yutuluyor bir lokmada. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Kerem Öncel & Ömer Üründül yazısında da belirttiğim gibi, kendi fikirleri olan ve bunları beyan eden adamlar lazım oraya. Bu itirazı yapabilmek için önce o yorumu yapan yorumcunun lafını dinleyip, ona göre soru sormak gerekir. Melih Şendil bu tavrı stüdyo ortamında koruyabiliyor. Yayındaki yorumcuya "ben katılmıyorum" diyebiliyor, o başka bir şey. Ama bugüne kadar bunu bir maç anlatımında, stadyumdaki yayın esnasında yapabilen henüz görmedik. Dün akşam gerçekleşmemiş olabilir bu vereceğim örnek ama daha önce çok rastladık. Duruma uysun diye aynı konuyu örnek yapıyorum; Semih Yuvakuran'ın "Fenerbahçe mücadele etmedi" yorumunun üzerine, partneri olan spikerin şöyle bir soru sorması bizim ekranlarımızda sıkça rastlanan ve hiç mi hiç sorgulanmayan bir durumdur:

"Peki, Semih Hocam, bu akşam Fenerbahçe'li oyuncular gerçekten çok koştu, 90 dakika müthiş bir mücadele örneği gösterdiler. Maçı da çok istediler ama olmadı. Buna bakarak, taraftarın içine bir umut ışığı bıraktı diyebilir miyiz geleceğe dair?"

....ve bu soruya şöyle bir cevap alması da hiç garipsenmemeli bizim maç yayınlarımızda:

"Tabi, galibiyet gelmemesine rağmen bugün taraftar memnun ayrıldı stadyumdan. Fenerbahçe taraftarı böyledir zaten. Takım koşsun, elinden geleni yapsın ister. Mücadele görmek ister. Takım savaşırsa, beraberliği de mağlubiyeti de tolere eder Fenerbahçe taraftarı. O yüzden bence bu akşam Fenerli futbolcuların azmini gördükten sonra, önümüzdeki haftalarda bu tribünler daha da fazla dolduracaktır Fenerbahçe taraftarları" 

Şöyle bir oturun, geriye yaslanıp düşünün. Mutlaka sizin de aklınıza gelen benzer bir örnek olacaktır. Birden fazla olacaktır da, hepsi aynı şey neticede.

Yayıncı kuruluş, "yorumları marka değerini düşürüyor" denilen Erman Toroğlu'nu ya da "ekrana çıkacak kapasitede değil" denilen Oğuz Tongsir'i 320 milyon Dolar'lık yayınlarda kullanmama kararı almış olabilir. Kimine göre doğrudur, kimine göre yanlıştır. Ancak eğer bir temizlik yapılacaksa, kalite artırılacaksa artık maç yorumcularına da bir el atılsın. Her hafta aynı klişe lafları kullanan, üstelik bunu o maça uysa da yapan, uymasa da yapan insanlar bir zahmet çıkmasınlar artık karşımıza. Herkesin yaratıcı olması gerekmiyor; edebiyat eseri yazsınlar demiyoruz. Her yorumcuyla aynı fikirde olacağız diye bir şart da yok elbette. Ama lütfen artık kendi özgün fikirleri olan, düşünen ve düşündükten sonra konuşan insanlar çıksın televizyonda yorum yapsın. Madem ellerindeki en ağır silahtan vazgeçebilecek kadar büyük bir yenileme sürecine girdiler, bir zahmet bu konuya da kafa yorsunlar yayıncı kuruluş yöneticilileri.

...Bana iş versinler mesela !!! :))

4 Şubat 2010 Perşembe

Efsanevi Medya Hareketleri

Bu aralar malum, boş vaktim çok olunca bazı konulara fazla takıyorum kafayı sanırım. Gereksiz konular bunlar belki, farkındayım; ama yine de içimden gelen "Yuh be"leri dışarı vurmak zorunda hissediyorum kendimi. Yoksa patlayacağım mazallah...

Evet yine bir gazete, yine saçma sapan, gereksiz yer işgalinden başka bir sıfatı olamayacak bir haber. Haber de değil de işte, haber müsvettesi. Geçen gün o muhteşem Ümit Davala yazısına değindik uzun uzun. Bugünkü konuda yorum yapmayacağım fazla. Zira ben böyle baştan savmalık görmedim, diyecek de pek bir şey bulamıyorum.

Efendim, konu başlığı "en çok işlenen moda günahları". Güzel. Okuyalım, öğrenelim bakalım neymiş bu günahlar, biz de işliyor muyuz, işliyorsak sevaba nasıl geçeriz bir görelim dedik. Bastık Milliyet gazetesinin anasayfasındaki, üstelik de o hani koca koca fotoğraflarla "esas başlık" statüsüne soktukları konular arasındaki haberin link'ine.

http://www.milliyet.com.tr/fotogaleri/40607-yasam-en-cok-islenen-moda-gunahlari/1

Karşımıza öncelikle Britney Spears'in göğüs uçları, pardon, "günahları" çıkıyor. Bir kaç fotoğraf böyle geçiyor. Derken Sharon Stone beliriyor ekranda, "orta yaşta mini etek giymek" adlı günahıyla. Hemen akabinde aynı günahtan hüküm giyen Madonna. Geçen gün bir arkadaşım Madonna için "ben bu kadınla bu dünyada beraber olmak istemeyecek bir insan olduğunu sanmıyorum; erkek, kadın, farketmez..." demişti. Ben de ziyadesiyle hak vermiştim. Demek ki mini etekle görmemiz gerekiyormuş beğenmemek için! Günahkar işte ne olacak!

Fotoğraflar ilerlediğinde bu kez erkek günahkarlarla tanışıyoruz. Günahları ortak... Pantolonları kalçalarından düşüyor. 8 Numaralı fotoğraftaki arkadaş gibi vücudum olsa -ki yanılmıyorsam kendisi 50 Cent'ten Acun'un kankası Fifty(!) - bırakın kalçamdan düşürmeyi, komple çıkartırım pantolonu öyle gezerim. Günah hakikaten! İnsanı strese sokuyor zalim adam!

8 numara


Bundan sonraki günahımızın ilk örneği "genç kızların sevgilisi" Jake Gyllenhaal üzerinde gösterilmiş. Jake bu statüsünden sıkılmış olacak ki "çoraplı veya çorapsız sandalet giyen erkekler" modelini benimseyerek günah işlerken görülüyor bu karede. Sandalet bile değil bildiğin Malibu terlik o aslında. Hem de ceketin, kravatın altına! Çalışırken de yapılır mı canım!? Sahi, aktördü değil mi kendisi? Neden takım giysin ki? Sette, çekimde falandır belki. Ne bileyim, karavanından çıkmıştır kahve içmek için. Neyse ne canım, olmamış; düşünmeyelim biz direkt koyalım gazete anasayfasına. Günahın büyük Jake, ona göre!

11 numara


Buraya kadar çok da büyük bir abukluk yok haber içeriğinde, farkındayım. Şahsi fikirdir, olabilir, yakıştırmamıştır bunları yazan adam/kadın Madonna'ya mini eteği. Ama işte 12. ve 13. fotoğraflarla birlikte o ana kadar öne sürdüğü tüm bu görüşleri çöp haline getiriyor, yakıyor, yıkıyor... Bu karelerde çoraplarıyla ve sandaletleriyle iki adet erkek model yansıyor ekranımıza. Üstelik de bir moda defilesi esnasında sahnede yürürken. Yani bu mankenler haberin "moda günahı" olarak sunduğu kombinasyonu bir moda defilesinde, muhtemelen meşhur bir modacının kreasyonu olarak giyinmişler, babalarının hayrına değil.


12 ve 13 numaralar



Eh o zaman gazeteci arkadaş kusura bakmasın ama "Dayı" hiç acımaz, anında yapıştırır lafı: 

"Ne---olll-du kardeşşş? Gü-nah diyordun hani....kardeşşşş? Sevap çıktı di mi kardeşş? Avv-cı kendi tuzağına düşerse, kurtaracak kimsesi olll-mazmışş,    Karrdeşşş."


Bu iki çorap-sandalet fotoğrafının ardından gelen Harrison Ford'la ilgili kareyi hiç yorumlamayayım, fena oluyorum. Bu arada tüm bunlar İngiliz The Sun gazetesinin bir araştırmasıymış. Olabilir, uygun sorular içeren bir anket yapılsa ben de "orta yaş üzeri, bacakları şeklini kaybetmiş teyzeler ve nineler mini etek giymesinler de göz zevkimiz bozulmasın" diyebilirim. Eminim bir çok kadın biçimsiz vücutlu, fazla sıska ya da fazla kilolu erkeklerin matahmış gibi adonis kası niyetine boxer'larını sergilemelerinden de şikayetçidir. Bu haberin The Sun versiyonu düzgündür mutlaka. Eğer değilse onlara da sallıyorum buradan, "damn you people at the Sun for poisoning our newspapers!". Ama bence bizimkiler bunu The Sun'dan okuyup çakmışlardır Sharon Stone'u, Madonna'yı başlıkların üzerine. Ondan sonra da al sana haber... Et kafalısınız diye bizi de et kafalı yerine koymayın artık yahu, yeter.