Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2014 Pazartesi

"O Adam"

Dün Caddebostan barlar sokağında bir bahçe duvarının dibinde yaklaşık 4 saat boyunca Fenerbahçe'nin 2013-14 sezonu şampiyon kadrosunu taşıyan otobüsü bekledik birkaç arkadaş... Ankara'dan sırf bu tabloyu görmek için İstanbul'a gelen mi dersin, takımı yakından görmek uğruna, orijinal formasını meşale ateşine kaptıran mı istersin... Neticede bu uzun bekleyiş son derece keyifli bir sohbete dönüştü ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.

Otobüsün yaklaştığını televizyonda gördükten sonra Bağdat Caddesi'ne çıktık ve otobüse yaklaşmak için Bostancı istikametinde yürümeye başladık. Birkaç dakika sonra muazzam bir kalabalık ve ortasında sarı-lacivert bir otobüsle karşılaştık. Artık her şampiyonluk kutlamasının vazgeçilmez parçası olduğu üzere, otobüs meşaleler, sis bombaları,tezahuratlar arasında çok ağır bir şekilde bize doğru ilerlemeye çalışıyordu. Futbolcular aracın açık olan üst katından taraftarlarla selamlaşıyordu. Muhtemelen bizim yanımıza gelmeden önce 3 saattir bunu yapıyorlardı ve bu yüzden bazıları biraz yorulmuşlardı.. Belki de -haklı olarak- sıkılmışlardı...

Fakat Dirk Kuyt, otobüsün en önünde, en tepesinde oturmuş, gozlerini taraftardan bir saniye ayırmadan ismini haykıran her taraftarın gözünü yakalayarak, tek tek el sallayarak sezon boyunca sahada sergilediği enerjiyi bu kez kutlamalarda paylaşıyordu taraftarla... Kulübüne ve daha da önemlisi mesleğine bu denli kendini adayabilen bir futbolcu daha görmedim. Profesyonelliğinin, oraya gelen taraftarın ne istediğinin ve mesleği icabı, sözleşmesi icabı onlara ne vermesi gerektiğinin bu kadar farkında olması bize anormal geliyor gelmesine de, Kuyt ayarında bir futbolcu için son derece normal ve sadece işinin parçası aslında.

Christian Baroni de benzer bir enerji sergiliyordu... Hatta sezon boyunca sahada sergilediğinden daha fazlasını otobüsteki sevinç gösterilerinde dışarı vuruyordu dersek, yanlış olmaz.

Fakat bir sahne vardı ki...  Maalesef o an çekmek aklıma gelmedi ama kısaca anlatmak isterim:

Otobüsün etrafındaki ikinci "tavafımızı", otobüsle aynı hızda yürüyerek yerine getirmeye çalıştıgımız sırada, etrafımızda Kuyt, Emenike, Webo, Sow gibi yıldızlar için gırtlaklarını yırtarcasına tezahurat yapan ve onlara sesini duyurmaya çalışan yüzlerce insan vardı.Bu sırada tam yanıma 40 yaşlarında, sakallı, zayıf bir adam sokuldu. Hani böyle sanki şehrin diğer ucundan kalkıp buraya tek başına gelmiş, saatlerce tek başına bu anı, otobüse yaklaşacağı zamanı beklemiş bir görüntüsü vardı adamın.  "İsmail Hocam! İsmail Hocam!" diye bağırmaya başladı... Sesini duyurmaya çalıştığı kişi Ersun Yanal'ın yardımcı antrenörlerinden İsmail Kartal, futbolculuğundan bildiğimiz lakabıyla sağ bek "Arap" İsmail'di.

İsmail Hoca onca yıldız futbolcu içerisinden kendisine azimle seslenen bu taraftarı karşılıksız bırakmadı; çok içten bir gülümseme ve selamla cevap verdi. Yanımdaki adam  "Hocam, çok teşekkür ederiz hocam. Allah razı olsun hocam..." demeye çalıştı ama gözleri dolmuştu ve yutkunmaktan cümlenin son kısmını muhtemelen sadece bana duyurabildi. Gözlerindeki yaşı tutmaya çalıştı, beceremedi, Fenerbahçe atkısıyla yüzünü sildi ve kalabalığın içerisinde kayboldu...

O adamın yüzündeki ifadeyi ömrüm boyunca unutmayacağım. Futbolun ve sporun bu kadar kirlendiği, şiddet, saygısızlık, küfür, kavganın ölçülemez seviyelere ulaştığı, ezeli rakibin kadın basketbol takımı karşısında alınan galibiyetlerin bile tecavüz gibi spor lügatında yer almaması gereken kelimelerle kutlandığı bir ortamda, aslında bir taraftarın, tuttuğu takımın adı ve renkleri ne olursa olsun, o kulübe nasıl bir duygu yoğunluğuyla bağlı olduğunu bir kez daha hatırladım. 

Biliyorum ki, o adamın Galatasaray versiyonu da var, Beşiktaş versiyonu da... O adama dünyanın her yerinde, her futbol takımını tutan taraftarlar içerisinde mutlaka rastlayabilirsiniz. Nijerya'nın toprak sahada yalın ayak top koşturan mahalle takımlarında da var, isminde Türkçe algımızın istihap haddinden ziyadesiyle fazla "J" harfi barındıran İzlanda'nın köy kulüplerinde de...

Biliyorum ki "o adam" münferit değil. Hele hani o tribünlerde olan her olayda sıkça rastladığımız, kulüp yöneticisi deyimiyle "bir kişinin kabahatini 100 küsür yıllık camialara mal edemeyiz" adamı hiç değil, benim dün gördüğüm adam.

O adam aslında hepimizin içerisinde var. O adam mahalle kırtasiyesinden arkasında Rıdvan Dilmen'i temsilen "8" yazan bez formayı  aldığım 9 yaşındaki halim benim. Siz akranım olan Galatasaray'lı dostlarım için; Tanju'nun Neuchatel maçındaki sağ ayak plasesinin ağlarla buluştuğu andaki haliniz o adam... Çocukça bir sevinç, kim bilir bizi ne dertlerden, hangi tasalaradan uzaklara taşıyan iki renge, bir armaya ve onu taşıyan insanlara duyduğumuz içten bir minnet duygusu aslında o adam, şampiyon diye bağırmamızı sağladıkları için.

Bütün taraftarların bunları her dakika hatırlamasını beklemiyorum, gerçekçi olalım, böyle şeyleri bu ülkede düzeltmek kolay değil... Evet kolay değil ama yine de bu saf duyguları hepimiz unutmuş olamayız değil mi?

Ben bundan sonra kendi içindeki "o adamı" hatırlayan taraftar dostlarımla spor konuşmak istiyorum, galibiyete "tecavüz" diyenlerle değil... Merak etmeyin, her seferinde bu kadar romantik olmayacağım söz veriyorum ;)

12 Haziran 2010 Cumartesi

Ramos Şokta!



Anlaşılan o ki, Schuster hamlesini gizli tutarak tüm Türkiye'ye -anlamsız- bir çalım atan Beşiktaş yönetimi sadece bizleri değil Avrupa'yı da şaşırtmış. Son olarak Juande Ramos konu hakkında görüşlerini belirtmiş. Ciddi ciddi veryansın etmiş 2 UEFA Kupası sahibi tecrübeli teknik adam. Ne de olsa o da Beşiktaş'lı yöneticilerle masaya oturduğu sırada Beşiktaş'ın aslında Schuster'le çoktan anlaşmış olduğunu bilmiyordu. Sadece görüşmenin yapıldığı otelin kapısındaki muhabirlere malzeme olup, Türkiye'de basını ve taraftarları yanıltmak için yapılan bir toplantıya gittiğinden haberi yoktu. Ramos, ertesi gün tüm bunları öğrenince çok şaşırmış ve kariyeri boyunca böyle bir olayla karşılaşmadığını belirtmiş.

Beşiktaş'ı Avrupa'nın önemli kulüplerinden biri olarak gördüğünü ifade etmiş Ramos ve bu yüzden yöneticilerinin bu denli anlamsızca hareket etmesine ve kendisi gibi kariyerli bir teknik adamı figüran yerine koymasına şaşırdığını söylemiş.

(Haber: http://www.milliyet.com.tr/-figuran-gibi-kullandilar-/spor/haberdetay/12.06.2010/1249935/default.htm)

Şimdi bu haberden ve Ramos'un ifadelerinden Beşiktaş yöneticilerinin anlayacakları ve altını çizip çizip medyaya ve taraftarlarına sunacakları mesaj nedir, ona bir bakalım:

Muhtemel Demiröen Yaklaşımı:

"Beşiktaş Avrupa'nın önemli kulüplerinden biridir, bunu Juande Ramos gibi önemli bir teknik adam da kabul etmiştir" 

 Bir de Avrupa'nın ve orada görev yapan futbolcuların, teknik adamların ve kulüplerin aldıkları mesaj ve bunun sonuçları ne olacak, bunu da inceleyelim kısaca.

"Beşiktaş'ın bir teknik direktörü veya futbolcuyu görüşmeye davet etmesi o kişiyle anlaşmak ve çalışmak istidiğini göstermez. Mutlaka arkasında başka bir iş vardır, o yüzden ciddiye almayınız bu kulübü."

Beşiktaş'ın bu borsaya görüşme bildirimleri ve bundan kaynaklanan Ramos-Schuster mevzuu gibi anlamsız durumlardan bir an önce kurtulması gerekiyor kanımca. Ama tabi önce başına "Bela-Ören"den kurtulması gerekiyor, yoksa bir şeyin düzeleceği yok Beşiktaş'ta.

13 Eylül 2009 Pazar

Derbi ve Mustafa Denizli

Olur da Beşiktaş taraftarı birisi bu yazıyı okursa, baştan söylemiş olayım, hiç kızmasın, darılmasın... Beşiktaş'ın başına ne geliyorsa, kendisi ediyor. Dün akşam Ali Sami Yen Stadı'nda oynanan karşılaşma bir derbiydi elbette. "Derbi" kelimesinin uluslararası boyutta muhteva ettiği anlama bakacak olursak bir derbiydi, çünkü aynı şehrin iki farklı takımı karşılaşıyordu. Bunun ötesinde "büyük bir maç" değildi. Futbol namına aman aman sahnelere rastlamadık. Heyecan da hissetmedim şahsen izlerken. Fakat bu karşılaşmayı baştan sona izleyerek hem Galatasaray hem de -ve özellikle- Beşiktaş hakkında bazı önemli olduğunu düşündüğüm saptamalar yapma şansım oldu.

Galatasaray

Bu saptamaların daha önemsiz kısmıyla, yani Galatasaray'la başlayalım. Neden daha önemsiz? Çünkü Galatasaray sezon başından beri bize neler yapabildiğinin örneklerini sergiliyor. Herkes -Rıdvan Dilmen dahil herkes- bu karşılaşmanın Galatasaray'ın ilk "ciddi sınavı" olacağını düşünüyordu. Aynı zamanda yine aynı herkes Galatasaray'ın aslında Beşiktaş'ı rahat geçeceğini de biliyordu içten içe. Beşiktaş taraftarları bile umutsuzdu -bazılarıyla birlikte izledik oradan biliyorum. Galatasaray bu beklentileri yersiz çıkarmadı, evet. Ancak birazdan Beşiktaş'la ilgili söyleyeceklerimin bunda büyük katkısı da oldu. Galatasaray, sezon başından beri alışık olduğumuz oyunu ortaya koyamadı. Bunda oyuncuların milli maçlardan dolayı yorgun oluşunun -Arda gibi- etkisi elbette büyüktür. Yine de insan Ali Sami Yen'de Beşiktaş karşısına çıkan bir Galatasaray'dan, özellikle de bu seneki gibi çarpıcı bir Galatasaray'dan, daha fazlasını bekliyor.

Keita: Kaytarmayan Yattara??

Bir parantez de Keita ya açalım. Dün akşamki karşılaşmada bir kez daha iyice anladık ki, Keita, Avrupa disiplinini daha iyi özümsemiş bir Yattara değil... Çok daha fazlası. Yattara'nın oyun içindeki tembellik özelliği olmasa bile, yani Yattara üşenmeyip top kendisinde değilken de koşan bir adam olsa bile, Keita'nın dün akşam takım savunmasına verdiği katkıyı kariyerinin hiçbir döneminde veremezdi. Demek istediğim, savunma yapmak sadece mentalite işi değil. Sadece koşmayla, omuz-omuza mücadelede ayakta kalmayla, atletik yapı ya da iyi top çalmaya yarayan uzun bacaklarla yapılacak iş değil savunma. Kafası da çalışmalı futbolcunun. Keita, top ayağındayken kafasının futbol çerçevesinde ne denli iyi çalıştığını zaten göstermişti. Dün sağdan yaptığı ortaların yanında bir de savunmada neler yapabileceğini farkettirdi. Dışarı alınmadan hemen önce, hani 4-3-3 ün sağ önünde oynayak Keita, kendi ceza sahası içerisinde sol bek mevkiinden top çalıp uzaklaştırıyordu; ve bu bir duran top sırasında değil oyunun içinde oluyordu. Demek ki adamını oraya kadar takip etmiş Keita. Kazım'ın yapmadığı, Yattara'nın yapmadığı işte budur. Oyundan alınırken bile yüzünde "hoca, daha oynardım ben ama?! Gol de atacaktım hem?" ifadesi vardı. Keita muhteşemdi. Bir de galiba Sabri, Keita'yı gördükçe gaza geliyor; orta sahadan alıp topu sıfıra inmeye çalışıyor falan. Bu tabi iyi mi kötü mü bilemiyorum. Yani biliyorum da, söylemek istemiyorum... :)

Beşiktaş...hayır, pardon.. Mustafa Denizli

Söylenecek çok şey var. O kadar ki, apayrı bir yazı yazmamız lazım, belki de yazı dizisi, Beşiktaş'la ilgili. İlk bakışta garip geliyor, futbol tarihinde sayısız emsali olmasına rağmen, daha 4 ay önce ligi şampiyon kapatan, üzerine kupayı da alan bir takımın böyle bir düşüş içerisine girmesi. Futbol işte, deyip geçebiliriz. Ama inanın bu sayısız emsalden her birinin mutlaka futbol çerçevesinde mantıklı bir açıklaması vardır. Bu düşüşü tetikleyen "o şey" -olay, kişi, kurum, vb- olmasa zaten normal şartlar altında o takımın birlikte oynama alışkanlığının da artmasıyla daha doğru işler yapması beklenir futbol sahasında. Örneklendirelim hemen:

Hatırlayın, 2001 senesinde Fenerbahçe Revivo'lu, Rapaic'li kadrosuyla şampiyon olmuştu. Muhteşem bir zaferdi Fenerbahçe için. Hem uzun süredir şampiyon olamıyorlardı, hem de Galatasaray'ın 2000 UEFA zaferi üzerine gelen bu şampiyonlukla Aziz Yıldırım döneminin ilk büyük sportif başarısı geliyordu. Bu gazla ve hızla, stadın da tamamlanma aşamasına gelmesiyle ve en önemlisi Galatasaray'da o dönem yaşanan bariz düşüşle, herkes Fenerbahçe'nin bu çıkışı sürdüreceğini düşünüyordu. Olmadı... Mustafa Denizli, ilk sezonunda şampiyon yaptığı takımı, ikinci sezon hem Avrupa'da hem de Türkiye'de beklenen başarıya ulaştıramadı ve lige verilen arada ayrıldı kulüpten.

Takımlar O G B M A Y P
Fenerbahçe 36 29 6 1 103 27 93
Beşiktaş 36 25 8 3 81 21 83
Galatasaray 36 20 9 7 76 31 69

Yukarıdaki tablo 1988-1989 sezonuna ait. Fenerbahçe o meşhur rekora, 103 gollü şampiyonluğuna ulaşıyor. Galatasaray ise Avrupa'da Yarı-Final oynamasına rağmen, ligde belki de tarihi boyunca hiç yemediği bir fark yiyor rakiplerinden. Düşünün, lig ikincisiyle arasındaki puan farkı 14. Liderle ise 24. Bu kadro Galatasaray'ı Avrupa'da "Galatasaray" yapan kadro. Önceki sezonun da 90 puanla lig şampiyonu ayrıca. Kimilerine göre düşüş değil tabi bu durum. Avrupa'da yarı-final büyük başarı elbette ama Türkiye gibi bir ligde iki sezon arasında 20 puanlık fark olmamalı; bu istikrarsızlıktır. Önceki sezon Galatasaray'ı şampiyon yapan Mustafa Denizli, sezon sonunda kulüpten ayrılıyor ve Almanya 2. Ligi'nden, Allemania Aachen'in başına geçiyor. Muhtemelen o yarı-final de olmasa, böyle bir puan cetveliyle sezon ortasında ayrılmış olurdu yine...

Bu örneklerde ortak nokta iki büyük kulübümüzün iki sene üst üste birbirinden çok farklı tablolar sergilemeleridir. İki örnekte de ilk senesinde lig şampiyonu olan, ikinci sezonunda ise bunun yanına dahi yaklaşamayan Mustafa Denizli takımları vardır. Mustafa Denizli, kariyerinde hiçbir takımı - Milli Takım hariç- 3 sezon üst üste çalıştırmamıştır. Milli Takım'ı çalıştırdığı 4 sene (1996-2000) de zaten sadece 2 uluslararası turnuva sezonuna tekabül etmektedir. (1998 Dünya Kupası'na gidemedik. 2000 Avrupa Şampiyonası'na gittik. Sonra Denizli yine bıraktı.)

Dolayısıyla yine bir Denizli takımının, ikinci senesinde düşüşe geçmesine şaşırmak bence saflık olur. Çok açık söylüyorum ben bu düşüşü geçen sene sonunda görmüştüm. Çevremdeki dostlarım hatırlayacaktır "Beşiktaş önümüzdeki sezon bir şey yapamaz", dediğimi. Bunu yanlış anlamayın, Doktor Gürcan Kubilay edasıyla "bak ben söylemiştim, çıktı" manasında söylemiyorum; sadece Mustafa Denizli'nin devam etmesi beraberinde otomatik olarak bu fikri yarattı bende; onu ifade etmek istedim.

Gelelim dün akşamki Galatasaray-Beşiktaş karşılaşmasındaki Beşiktaş'a:

1- Vaktinde bir FB-GS derbisinde tek maçlık Ali Güneş kumarı tutmuş olabilir. Bu kez Serdar Özkan kumarı tutmadı; her Papaz pilav yemiyor tabi... Holosko varken Serdar Özkan niye orda oynar?

2-İki sezondur sakatlıktır, yedekliktir doğru dürüst forma giymeyen İbrahim Kaş'ı "Galatasaray maçı bu, nasıl olsa motive olurlar kendilerini göstermek için normalin de üzerinde performans sergilerler" hurafesiyle sahaya sürmek belki bundan 20 sene önce tutabilecek bir kumardı... 2008 Haziran'ındaki Çek Cumhuriyeti'ni bitiren golünden sonra bir daha piyasaya çıkamayan, sakatlıktan dolayı neredeyse 1,5 senedir yatan, en sağlam halinde bile 4'lü defansın arasında tek forvet oynadığında hiç bir zaman verim alınamayan Nihat Kahveci'yi -üstelik de bu formsuz haliyle- Galatasaray'ın kucağına atmak da öyle... 21. Yüzyıl futbolunda Nihat'tan, 80'lerdeki Tanju olmasını bekleyemezsiniz...

3- Vaktinde bir takım oyuncular "motive" edilerek, doğru dürüst takımla idman yapmadan sahaya sürülmüş ve harikalar yaratmış olabilirler (20 sene evvel). Demek ki: Tabata öyle bir adam değilmiş...

4- Son olarak da Mustafa Denizli 20 sene evvel Neuchatel'i, Monaco'yu yenen "motivasyon ve gaz" üzerine kurulu bir Galatasaray yaratmış olabilir. Sonraları Avrupa Şampiyonası'na daha 2. katılışında Çeyrek Final gören, cesur-yürek bir milli takım da yönetmiş olabilir. Meşhur Fenerbahçe-Gaziantep karşılaşmasının devre arasında takımı motive edecek konuşmayı yapmış ve o maçta 3-0'dan gelip, 4-3 kazanan Fenerbahçe'yi şampiyonluğa ulaştırmış da olabilir...
Ama demek ki artık futbol öyle sadece isimle (Nihat Kahveci), gazla (Tabata), hırsla (Serdar Özkan), motivasyonla (İbrahim Kaş) kazanılacak bir oyun değilmiş... Güç (Nobre), sürat (Holosko), yetenek (Bobo), futbol bilgisi (Fink) olmadan istediğin kadar gaz ver, yine de maç kazanılamıyormuş demek ki....

Dün akşamki skor Serdar Özkan girdiği sayısız pozisyonu değerlendirebilse elbette farklı olacaktı (Semih Yuvakuran olsa "...ve biz şimdi başka türlü konuşacaktık" diye eklerdi, mesleğini inkar edercesine). Ama bu durum yukarıda belirttiğim gerçekleri değiştirmeyecekti. Beşiktaş geçen sezon kazanılan kupalarla oluşan mayhoşluk ve sarhoşluk içerisinde devam edecekti bu sezona. Şimdi ise en azından Salı gecesini beklemeden uyanma şansı oldu bu hayalden... Üzülerek söylüyorum, eğer hala uyanmadılarsa zaten Sir Alex, Salı gecesi gerekli şok tedavisini uygulayacaktır.

Son olarak yaklaşık 10 yıldır düşündüğüm ve bu son örneklerle beraber artık emin olduğum bir durumu paylaşmak istiyorum...Çünkü Mustafa Denizli kariyeri boyunca aslında aksi örnekleri sayısız defa önümüze sürmüş olmasına rağmen kimsenin şüphe etmediği, herkesin olabildiğince büyüttüğü "Türk Futbolu'nun En Büyük Teknik Adamlarından" sıfatına aykırı bir sezon daha geçiriyor. Bu ilk değil ama umarım son olur. Zira artık Mustafa Denizli'nin takım yöneterek Türk futboluna katkı sağlayabileceğine hiç inanmıyorum.

Saygılar.