5 Şubat 2015 Perşembe

Whiplash

WHIPLASH

veya



(Haydi Bakalım Hoca, Hodri Meydan!
Hangimiz Daha Psikopat Görelim)



IMDB:  8,7
Metascore: 88
EMDB: 8



Yaklaşık bir ay önce Türkiye eski salsa şampiyonlarından Alper Güleçoğlu Facebook üzerinden bir mesaj attı:

"Abi Whiplash tam senlik... İzlersin."


J.K Simmons ve Miles Teller harika birer performans sergiliyorlar
http://www.mongrelmedia.com/MongrelMedia/files/c7/c71d5881-a584-4261-8e3c-5c33ae1244a7.jpg
















Zaten ilanları ve fragmanıyla dikkatimi çekmiş bir filmdi ama son 2-3 haftalık süreçte filmle ilgili bana direkt gelen veya insanların paylaşımlarından gördüğüm övgüler bitmek bilmedi. NihayetWhiplash'i Pazartesi akşamı Cinemaximum Akasya'nın VIP salonunda izledim. Sadece 26 kişilik bir salon ve ayak destekli, geniş, yatabilen koltuklarıyla ekstradan vereceğiniz 5-6 TL farka fazlasıyla değiyor.  Çok uzun veya çok popüler filmler için kalabalıktan kaçmak adına iyi bir çözüm. Tavsiye ederim.


Whiplash uzun uzun değerlendirilmesi gereken, sıradışı bir film. Yönetmeninden, oyunculuk performanslarına kadar derinlemesine inceleyebiliriz. Fakat özetlememiz gerekirse;

Whiplash rahatsız bir film.
"Rahatsız edici" değil, yanlış olmasın... Sadece "rahatsız". Rahata bir türlü eremiyor; hatta ermek istemiyor. İlla bir şey batacak, başka türlü olamıyor, olduramıyor Whiplash.

Whiplash çok güçlü bir film.
Kenarlarında gezinemezsiniz. Tam orta yerinde, içinde tutar sizi Whiplash. Canınız istediğinde birkaç saniye de olsa filmin dışına çıkıp, sonra tekrar odaklanamazsınız. Öyle yarım yamalak izleyemezsiniz Whiplash'i, buna müsaade etmez. Karakterleri gibi, senaryosu gibi bu anlamda da uç bir noktada Whiplash.

Whiplash cesur bir film.
Daha 20. saniyesinde hem protagonisti, hem antagonist'i aynı kareye sürüp çatışma yaratan bir senaryo her filmin göze alacağı iş değildir. Önce birini tanıtır, hayatından kesitler verir; sonra diğerine odaklanır konvansiyonel sinema. Whiplash'in konvansiyonel kalmak gibi bir derdi yok, gelişine vuruyor.

Whiplash dengesiz bir film.
Yine kötü anlamda değil... Hangi karaktere karşı ne hissedeceğinizi, bir olaya karşı ne tepki vereceğinizi bilemiyorsunuz. Filmin başından sonuna kadar böyle gidiyor. J.K Simmons'ın fragmanlardan itibaren "ooo abi problemli" hissiyatı yaratan Fletcher karakteri hakkında, film bittikten sonra bile ne düşüneceğinizi bilemiyorsunuz. Sonra fark ediyorsunuz ki Andrew'a "saflığından" dolayı kızmaya hakkınız yok. Çünkü sizinle de aynı şekilde oynamış Whiplash.

Whiplash doyurucu bir film.
Bunu iyi anlatabilmek için tam tersine dair bir örnek verelim. John Wick doyurucu bir film değildi mesela. Üzerine 1,5 porsiyon sinema daha alsam anca doyardım. İşte John Wick'i izledikten sonra içinizde oluşan boşluğu dolduran o 1,5 porsiyon sinema Whiplash'tir. Sadece doyurucu değildir; aynı zamanda da lezzetlidir. Yedikçe yiyesiniz gelir; son dilime geldiğinizi farkettiğinizde, daha yavaş çiğnemek, o son lokma hiç bitmesin istersiniz.


Fletcher'ın bu "kalaylamaları" seyirciyi yeniden orta okul yıllarına götürüyor
http://waytooindie.com/wp-content/uploads/2014/12/jk-simmons-whiplash.jpg


Bütün bunların yanında, filmi izlemeden önce etrafımdan aldığım Forrest Gump, The Usual Suspects, Shawshank Redemption ötesi tepkilerin yarattığı beklentinin yersiz olduğunu da söylemeliyim. Bu suni beklenti yüzünden filmi belki de hak ettiği yere koyamadım; zira bende yaratılan algıyı karşılayamadı. Whiplash etraftan gelen tepkiler çerçevesinde "abartılmış" (overrated) bir yapımdır. Fakat American Sniper'ın En İyi Film Oscar'ına aday olduğu ortamda gerçekten de başyapıttır. 

Sonuç olarak Whiplash özgün bir senaryo, başarılı bir kurgu ve harika oyunculuk performansları içeren, çok iyi bir film, Oscar alacaktır, özellikle J.K Simmons'ın performansı altın heykelciği hak eder cinsten. En iyi film alabileceğini zannetmiyorum.

Eğer jazz müziğiyle ilgileniyorsanız, film boyunca çalan şarkılara arkadaşının düğününde Imperial March duymuş Star Wars fan'ı tepkisi vereceğinizden eminim. Eğer jazz müziğiyle pek ilgilenmediyseniz, bu film başlamanıza vesile olabilir. Çok başarılı performanslar var. Soundtrack albümü mutlaka edinilmeli...

Arşivimizde 10 üzerinden 8'lik filmler arasında kıymetli bir yeri olacaktır; Oscar'lık başyapıtlar rafının hemen altında...


Birdman incelemesinde görüşmek üzere ;)

4 Şubat 2015 Çarşamba

St. Vincent ve Aziz Bill Murray

St.Vincent (Komşum Bir Melek)
Halen gösterimde olan filmin naçizane değerlendirmesidir efendim...
IMDB: 7,3
Metascore: 64
EMDB: (Eddie's Movie Database):  7,5
Başrol: Bill Murray
Yönetmen: Theodore Melfi

http://i.ytimg.com/vi/YVHqTF203_0/maxresdefault.jpg
Vincent çiçek sularken 48 fıskiye gücündedir. 
Bill Murray'nin yeri benim için ayrıdır. İlkokul yıllarımda hayal meyal Ghostbusters'la başlayan münasebetlerimiz, 1993'te Groundhog Day ile sağlamlaştı. O günden bu yana çok iyidir aramız. Tabii ki kariyerinin bir bölümü benim sinema algı başlangıç yıllarımın öncesine dayandığından, o dönemdeki filmlerinin bir kısmını (Tootsie, Caddyschack, Stripes, Scrooged) sonradan izleyerek arayı kapattım. Bill Murray filmleri belki hiçbir zaman "başyapıt" olamadı ama hep keyif verdi.
St. Vincent sadece Bill Murray'in kariyerine sirayet eden bu istikrarı korumakla kalmıyor, sinemada komedinin sıradanlaştığı, kahkahanın fazlasıyla ucuzladığı bir dönemde, kaliteyi yeniden tanımlıyor.
Basit kelime oyunları, bel altı espriler, aynı "geyiğin" defalarca tekrarıyla değil, anlattığı hikaye ve karakterlerle gülümsetiyor St. Vincent. Hikayenin içerisinde komedi de var, dram da. İçinizi cız ettirecek "bu da mı gol değil" anlarıyla harmanlanan, gözyaşlarınızla ıslanan bir komedi St.Vincent.
Eşinden ayrı bir annenin büyümüş de küçülmüş oğlu ile yaşlı, huysuz, bildiğini okuyan adamın ilişkisini ele alması itibariyle, filmin "About A Boy" (respect, Nick Hornby) ile benzerlik taşıdığını söyleyebiliriz. Bill Murray'in Vincent karakteri ise The Big Lebowski'de Jeff Bridges ile efsaneleşen "The Dude", American Beauty'de Kevin Spacey'in canlandırdığı "Lester Burnham" ve biraz da Married With Children'daki Al Bundy karakterleriyle ortak yönler taşıyor. Karakter Bill Murray'e o kadar yakışmış ki, sanki her hareketi, her repliği özel hazırlanmış gibi duruyor. Henüz filmin ilk cümlesinden, film bittikten sonra sizi 10 dakika boyunca yerinize mıhlayan "credits" bölümünün sonuna kadar Vincent'a -ve çorap üstü sandaletlerine -kilitleniyorsunuz.
Hayattan bezdiğiniz zamanlarda, Groundhog Day ve Phil'i hatırlayın ;)
http://www.sammcnerney.com/wp-content/uploads/2015/01/groundhog-day.jpg
"Groundhog Day Bill Murray" ve "St.Vincent Bill Murray" arasında huysuzluk, umarsızlık,bencillik gibi benzerlikler göreceksiniz. Bill Murray'in sıradışı oyunculuğuna ve karaktere adapte olmaktansa, karakteri büyük bir ustalıkla kendisine adapte edişine şahit olacaksınız. Bir de nasıl yaşlandığını fark edeceksiniz... Belki bilmeyenleriniz vardır, Groundhog Day sadece bir film değil, gerçekte de yaşanıyor. Geleneksel olarak her sene Punxsutawney, Pennsylvania'da "kış mevsiminin daha ne kadar süreceğini anlamak için" düzenlenen bir çeşit festival aslında Groundhog Day. Bu sene de henüz iki gün önce, 2 Şubat'ta yapılmış. İnsan bazen düşünüyor. Keşke Groundhog Day gerçekten de içinden çıkılamayan ve sürekli aynı günün tekrar ettiği bir döngü olsa da, Bill Murray gibi adamları içine koyup, sonsuza dek koruyabilsek....

Neyse efendim... Netice olarak, St. Vincent, hele ki "ain't us" ve "anus" arasındaki telafuz benzerliğinden 8 kez espri çıkartmaya çalışan The Interview gibi seviyesiz işlerin prim yaptığı bir dönemde, gerçek bir başyapıt sayılmalıdır.
Keyif alacaksınız. Alamazanız yine gelin, size göre de bir film buluruz elbet... smile emoticon

3 Kasım 2014 Pazartesi

METU Open Efsanesi

(Dansla İlgilidir)
Geleneksel bir hal alan Uluslararası METU Open Dans Sporu yarışmaları bu sene 13. kez düzenlendi Ankara'da.
Ben de geleneksel olarak yine gidemedim izlemeye... 
Fakat bu kez oturduğum yerden izleme şansım oldu. İnternet'te stream olarak yayımlandı yarışma. Üstelik de öyle "hadi bakim arkadaş al sen şu kamerayı eline, çek işte bir şeyler" kafasında, titreyen, sallanan bir görüntü ile de değil... Jimmy Jeep'ler sabit kameralar, görüntü geçişleri...
Son derece kaliteli, dans sporuna başladığımız ilk yıllarda imrendiğimiz, izlerken hayranlıkla ağız suyu akıttığımız profesyonel görüntüler vardı yayında.
Duygulandım ve de kıskandım ne yalan söyleyeyim. Çünkü yıllar öncesinden bu yana, dans sporu yarışmalarının ülkemizde gelmesi gereken noktanın bu olduğunu, soğuk spor salonu atmosferinden balo salonu seviyesine geçilmesi gerektiğini söylüyoruz. METU Open da bir spor salonunda yapıldı ama o salona oyle bir makyaj yapılmıştı ki, baktığınız zaman dekore edilmiş Swissotel Fuji salonundan farkı yoktu...
Hep söyledik... Kalite arıyorsanız, o kaliteyi en temelden başlatmak gerekiyor. Sporcuya kaliteli yarışma ve idman imkanları sunmazsanız, sporcunun ulaşabileceği kalite seviyesini de sınırlamış olursunuz.
Dans sporundaki kaliteyi arttırdığı için,
her geçen yıl üzerine koyduğu için,
dans sporu yarışmalarını ülkemizde "aman ha kot pantolonla gitmeyelim, ceketsiz gitmeyelim, ayıp olur vallahi" seviyesine bir adım daha yaklaştırdığı için;
METU Open bu ülkenin açık ara Dans Sporu gururudur.
Bugün dünya şampiyonalarında final gören çiftlerimizin eğitmenlerini yetiştirdiği için;
Yarın dünya şampiyonalarında final görecek çiftlerimizin eğitmelerini de yetiştirecek adımları attığı için;
Bugünün dünya şampiyonlarını burnumuzun dibine getirdiği için;
ODTÜ Eşli Danslar Topluluğu bu ülkenin açık ara, bir numaralı Dans Sporu Lokomotifidir,
Topluluğun dününde ve bugününde emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.
Önünüzde saygıyla eğiliyorum.
Darısı ülkemin "Türkiye Şampiyonaları", "Federasyon Kupaları", "Kulüplerarası yarışmalarının" başına... 

30 Ekim 2014 Perşembe

Oynamadan Maç Almak

İsmail Kartal hocamız her mikrofon karşısına geçtiğinde, soylediklerini her dinlediğimde veya okuduğumda gerilim filmi izlermiş gibi koltuğa yapışıyorum. Bu kez de Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi öncesi basın toplantısında Diego'yla ilgili olarak döktürmüş, sağolsun...


http://www.ntvspor.net/haber/futbol/116135/besiktastan-daha-formdayiz?utm_source=dlvr.it&utm_medium=twitter

Diego takıma henüz adapte olamamış, o yüzden fazla forma şansı bulamıyormuş.
İsmail Hoca'nın Diego'dan beklentisi "oynadığı zaman maç almasıymış".

Sonuna kadar katılıyorum...
Biz de Diego'dan oynadığı zaman maç almasını bekliyoruz.
Diego zatan hangi takımda oynasa, beklenti böyle olur.
Çünkü o kadar kaliteli bir oyuncu Diego.
Fakat işte bu sezon henüz herhangi bir maçı tek başına alamadı Diego...
Neden alamadı biliyor musunuz?

Çünkü doğru dürüst oynatılmadı!

Kaç maça ilk 11 başladı?
Kaç dakika sahada kaldı?
Kritik duruma gelen bütün maçlarda sahadan ilk alınan hep Diego değil miydi?

Peki diğer oyuncular için de "bize maç almasını bekliyoruz" diyor mu İsmail Hoca?
Mesela Alves için, Sow için, Kuyt için, Emenike için?

Eğer diyorsa... Mesela Akhisar maçını alamadıklarında, neden kenara çekilmediler?
Yok eğer bunu diğer oyuncular için demiyorsa, Diego'nun suçu ne?
Çok kaliteli oyuncu olmak mı?

Ligin tel tel dökülen takımlarından Gençlerbirliği ile içeride oynarken bile ilk 11'e almadı Diego'yu İsmail Hoca.

Sonra da "Diego takıma henüz ısınamadı", "Diego'dan maç kazanmasını bekliyoruz"...

Saha içinde olmadan maç kazanmak futbolcunun değil Teknik Direktör'ün işidir. 


Futbolcu Diego'yu "kenarda oturduğu" maçları "alamadığı" için beğenmeme hakkı varsa İsmail Kartal'ın
Teknik Direktör İsmail Kartal'ı "kenarda, takımın başında olmasına rağmen maçları alamıyor" diye eleştirme hakkı vardır cemaatin :) 

Bu devirde hala tek bir oyuncudan "maçı almasını" bekleyen Teknik Direktör de az bulunur, o da ayrı meseledir...




23 Ekim 2014 Perşembe

Nasreddin Hoca?

Son yılların en iyi takımlarından, Dortmund'a 4-0 yenilmek ayıp değildir. Brezilya'nın Dünya Kupası Yarı Finali'nde kendi evinde Almanya'dan, Roma'nın da daha dün Bayern'den evinde 7'şer tane yediği ortamda, Dortmund da gelip sana 4 tane atabilir. Belli ki Almanlar bir işler çeviriyor, bir anormallik var, takmayacaksın kafayı, geçeceksin... En kötü, Amerika gelir halleder, rahat olacaksın...

Esas kafayı takman gereken, esas AYIP olan şudur... Dortmund'a 4-0 yenilmenin aslında bu denli normal olduğu, ayıplanmadığı bir ortamda, hocanın çıkıp "beni takımın başına 4. yıldızı almamız için getirdiler, Şampiyonlar Ligi için değil" demesidir ayıp. "Bizim zaten maça çıkarken galip gelelim diye bir niyetimiz yoktu, öylesine çıktık, bir de maç başına para veriyorlarmış zaten, oh mis" demektir... Çok büyük ayıptır.

Havaya, trafiğe, ulaşımsızlığa, PassoLig'e rağmen stada gelen taraftara ayıptır;
O taraftarı oraya taşırken İstanbul trafiğinde kalan son aklını da teslim eden otobüs şoförlerine ayıptır;
Kulübün tarihine, Süper Kupa, UEFA Kupası alan eski futbolcularına, hocalarına ayıptır;
Sezon başı formana koyacak reklam bulamazken, Şampiyonlar Ligi'nde sana destek veren sponsorlarına ayıptır;
Seni ciddiye alıp, ciddi ciddi karşına çıkan, rakibine ayıptır;
Maçtan sonra "1 yılda 3 hoca değiştirerek bu işler olmaz" diyerek aslında senin koltuğunu senin için savunan Jürgen Klopp'a ayıptır.Maç sırasında top toplayan çocuğa ayıptır;
90 dakika 22 adam tarafından tekme yiyen, her tarafı çamur olan topa ayıptır topa!

Kimse kusura bakmasın ama Prandelli bu lafı edebiliyorsa benim düşündüğüm, ona kondurduğum bize bir şeyler katacak, öğretecek usta futbol alimi değil demektir.. Büyük hayal kırıklığıdır benim adıma. Yönetim sana ne hedef koyarsa koysun, sen kendi kariyerinin onuru için bunu bu şekilde kaybedilen bir maçtan sonra kamuoyuyla paylaşmazsın. 
Paylaşırsan, eşekten düştüğünde "ben zaten inecektim" diyen Nasreddin Hoca muamelesi yapılacağını da bilmelisin.

Bence ya Prandelli çıkıp özür dilemelidir, taraftardan, eski futbolculardan, top toplayan çocuktan ve hatta toptan; ya da bir dakika daha bu görevde kalmadan gönderilmelidirAncak bu şekilde, ya Prandelli, ya da yönetim "vizyonsuzluk" suçundan beraat edebilir. 

Tıpkı Akhisar ve Galatasaray mağlubiyetlerinden sonra, 3 senedir asistanlığını yaptığı, önceki sene rahat rahat şampiyon olmuş ve tek bir oyuncusunu bile kaybetmeyip üzerine Diego'yla desteklenmiş takımı için "hala gelişiyoruz" diyen İsmail Kartal gibi, Prandelli de artık "yönetimin getirdiği adam" değil, "bu büyük takımların patronluğunu hak eden adam" gibi davranmaya başlamalıdır. 

22 Ekim 2014 Çarşamba

Milli Takım Derken?

(Dansla ilgilidir)
Sarajevo'da yapılan yarışmaya Türkiye'den katılan ve derece alan tüm sporcuları tebrik ederim. Sadece derece almak değil, devletin resmi kurumu olan federasyondan en ufak destek görmeden -hatta zaman zaman engel görerek- bir uluslararası yarışmaya katılmak da tebrik edilmesi gereken bir durumdur. Tüm sporculara tebriklerimi sunarım.
Gelelim işin sıkıntılı kısmına... Şunu ifade etmeden geçmemek gerekiyor... Yarışmaya katılan çok sayıda sporcu olmasına rağmen, bu yarışmaya katılım aslında tamamen IDO organizasyonu üzerinden yürümesine rağmen, bazı sporcularımızın "milli takım" olarak lanse edilmesi ve Türkiye'den katılan diğer sporcular sanki yokmuş gibi davranılması son derece rahatsız edici bir durumdur. Katılım o kadar IDO üzerinden yürümektedir ki, İstanbul'da geçtiğimiz aylarda "üniversite öğrencileri arası eleme" yapıldı bu yarışma için. Yarışmaya katılmak istiyorsanız, Türkiye'den katılmak istiyorsanız ve bir üniversite öğrencisiyseniz, o elemeye girmeden katılamıyormuşsunuz. Yani mesela üniversite değil de, "taksiciler cemiyeti arası eleme" yapılmış olsa, yarışmaya Türkiye'den katılmak isteyen taksi şoförleri bu elemeye girmeden katılamayacaklar. O derece kontrolü altında katılım IDO organizasyonunun....
Fakat işte bir o kadar da serbest katılım. Üniversite öğrencisi değilseniz, Türkiye'den katılmak için IDO ile direkt irtibata geçmek yeterli. Bu noktada bir elemeye girip girmemiş olmanızı önemsemiyorlar... Bir o kadar da "open" yani açık katılımlı bir yarışma...
Dolayısıyla bu yaırşmaya katılım "milli takım" düzeyinde değildir. Bireysel katılımın söz konusu olduğu bir yarışmada, Türkiye'den katılan başka sporcular da olmasına rağmen sadece belirli isimleri "milli takım" parantezine almak doğru olmuyor maalesef.

"Milli Takım" ibaresinin bu noktada iyi tanımlanması gerekiyor. Neye göre, kime göre belirleniyor bu milli takım, iyi düşünmek gerekiyor. Futboldaki gibi "Ali gelsin, Veli gelmesin" kıvamında bir seçicilik durumu dansta söz konusu olmadığına göre ve de üstelik "milli takım" olarak gösterilen ekibin haricinde de bu yarışmaya Türkiye'den katılmak mümkün olduğuna göre, aslında bu yarışma çerçevesinde "milli takım" diye bir kavram geçerli değildir.

Olayı sadece "milli takım" olarak lanse edilen sporcular üzerinden okursak, o kapsamda gosterilmeyen sporcularımızın aldıkları dereceleri ne yapacağız? Yok mu sayacağız? "Türkiye'yi temsil etmiyor" mu diyeceğiz? "Bu derece milli ama o derece milli değil" mi diyeceğiz?
Şimdi mevzu çıkacak belki ama bunu yazmadan geçemezdim.... Kamuoyunun yanılmasını sağladığını düşündüğüm bu durumu, yine kamuoyuyla paylaşmasam olmazdı. Hangi gazetenin veya makamın bu yanlış enformasyonu destekler bilgiler paylaştığını da pek umursamıyorum, zira o kurumlar da orijinal kaynaklardan hatalı şekilde bilgilendiriliyorlar. Bu durum yarışmaya katılan ve/ veya derece alan sporcuların,,antrenörlerinin ve kulüplerinin başarısını indirgemez. Herkese tekrar tebrikler.
Yarışmaya "Türkiye'yi Temsilen" veya Milli Takım olarak DEĞİL de, "Türkiye'den" katılan tüm sporcularımızın listesi şu şekildedir... (Resmi yarışma sitesinden derlenmiştir http://www.ido-dance.com/…/i…/results/calendar/2014_796.html)
EUROPE CUP ARJANTIN TANGO (Toplam katılım 5 çift - Türkiye'den katılım 2 çift)
Onurhan Ateşli - Pınar Ulus - (1.lik)
Bahadır Okyar - Gonca Alhan - (3.lük)

EUROPEAN CHAMP. SALSA ( Toplam katılım 23 çift - Türkiye'den katılım 5 çift - Toplam 6 ülkeden katılım)
Cem Demir - Melisa Sahra Katılmış - 3. lük
Emel Eda Comlekci - Ali Raşit Beyler - 7. lik (1 farklı çift ile paylaşıyorlar)
Alp Yamralıoğlu - Begüm Çubuk - 10.luk (1 farklı çift ile paylaşıyorlar)
Nursel Can - Can Citlenbek - 14.lük (2 farklı çift ile paylaşıyorlar)
Tutkum Cecim - Turgut Sert - 20.lik (3 farklı çift ile paylaşıyorlar)

WORLD CUP BACHATA - (Toplam 11 Çift - Türkiye'den 1 çift - Toplam 3 ülkeden katılım)
Tutkum Cecim - Turgut Sert  -  9.luk ( 3 farklı çift ile paylaşıyorlar)

WORLD CUP LATINO SHOW - FEMALE SOLO Junior (Toplam 6 yarışmacı, Türkiye'den 1 yarışmacı, Toplamda 4 farklı ülke)
Begüm Çubuk - 3.lük

WORLD CUP LATINO SHOW - FEMALE SOLO Adults (Toplam 5 yarışmacı, Türkiye'den 1 yaırşmacı, Toplamda 2 farklı ülke)
Emel Eda Comlekci - 5.lik

WORLD CUP LATINO SHOW - MALE SOLO Adults ( Toplam 5, Türkiye'den 1 yarışmacı, Toplamda 3 farklı ülke)
Al Yamralıoğlu - 4.lük

WORLD CUP LATINO SHOW - DUOS - Adults
( Toplam 8 çift, Türkiye'den 1 çift, Toplamda 4 farklı ülke)
Nursel Can - Can Citlenbek - 3.lük

Sadece "milli" sıfatıyla başarılarının paylaşımına şahit olduğumuz arkadaşlarımızı değil, katılan herkesi tekrar tebrik ederim. Başarılarınızın devamını dilerim.

22 Eylül 2014 Pazartesi

İzlemeye Doyamıyorum

Fenerbahçe'nin Gaziantepspor ile Pazar akşamı oynayacağı maçın öncesinde, Cumartesi sabahı kahvaltımı yaparken NTVSpor'un haber bültenine takıldı gözlerim. Günlük haberleri paylaşırken sıra Fenerbahçe'ye gelmişti ve idmana kimlerin çıktığı, sakatların son durumu ve benzeri klasik bilgiler sunuluyordu.

Derken... Bir ara ekranın altında haberin başlığını taşıyan "Fenerbahçe Gaziantepspor hazırlıklarını sürdürdü" veya benzeri bir anlama gelmesi gereken yazıya takıldı gözüm. Şöyle yazıyordu:

"Brezilyalı formayı kaptı"

Diego'dan bahsediyordu. Yeni transfer, Diego Ribas. Geçtiğimiz sene İspanya Ligi'ni ezeli rakibi Real Madrid ve son maçta Arda, Diego Costa sakatlıklarına rağmen deplasmanda üstesinden geldiği Barcelona'nın önünde şampiyon bitiren Atletico Madrid'in orta saha oyuncusu olan Diego Ribas.
Fenerbahçe'nin yıllardır istediği ve bu sezona girerken yaptığı yegane transfer olan Diego Ribas.
Formayı kapmış... Bak bak...

İsmail Kartal'ın gözüne girmiş, idmanlardaki performansı umut vericiymiş, zaten Trabzon deplasmanında da ilk 11'de başlamışmış....  Hani bilmesek, Fenerbahçe'nin kadrosunda Cristiano Ronaldo ve Messi var da, Diego formayı onlardan kapıyor zannedeceğiz.

Oysa kimden "kapıyor" formayı Diego? Gaziantepspor maçının 58. dakikasında yerini kime bıraktıysa ondan kapıyor belli ki. Yani Alper Potuk'tan. 

İşte Türk Futbolu'nun esas sorunu da burada başlıyor. Diego Ribas sağlam bir kariyeri olan, daha 18-19 yaşında Robinho ile yan yana oynarken bütün dünyanın dikkatini çekmiş, sıradışı bir futbolcu. Ronaldo ve Messi seviyesinde değil belki ama "baş altı" kategorisine rahatlıkla koyabileceğimiz bir isim. Böyle bir adam Türkiye Süper Ligi'nde Fenerbahçe dahil her takımda kafadan oynar. Takımı onun etrafına şekillendirsen, oyun sistemini ona göre düzenlesen kimse "ne yapıyorsun" diye soramaz. Yani, normal şartlarda sormamalı...

Fakat biz hayata başlarken taşıdıkları yetenekleri parlatamadığımız yüzlerce futbolcuyu o kadar yukarılarda görüyoruz ki, kendi kendimize "yıldız" yaratmaya o kadar meraklıyız ki Diego Ribas gibi adamlar Alper Potuk'tan forma kapmış oluyor bizim gözümüzde. Yani bu hesaba göre Alper Potuk Şampiyonlar Ligi finalisti Atletico'ya gitse direkt oynayacak! 

Alper Potuk'la bir alıp veremediğim yok elbette, yetenekli çocuk, çalışkan, kendini geliştirmek istiyor belli ki
Fakat Diego'yla mukayese edilemez.
Diego Alper'den forma kapmaz. 
O forma zaten Diego'nundur,
Kapacaksa, Alper Diego'dan kapar.
Diego, sakat makat değilse, içeride oynadığınız ve 60 dakikada gol atamadığınız, kilitlenmek üzere olan Gaziantepspor maçında oyundan alınmaz.

Kendi oyuncularımza o kadar büyük ve haklı olmayan bir değer veriyoruz ki...  Tarık Çamdal'a 4,75 milyon euro bonservis bedeli veren Galatasaray, kariyerinde şampiyonlar ligi kupası bulunan, Mourinho'nun eski öğrencisi Pandev ve İsviçre milli takımıyla bizim 12 yıldır gidemediğimiz dünya kupasında forma giyen Dzemaili'yi toplam 2,35 milyon Euro'ya transfer ediyor. Tarık Çamdal 2 Pandev, 2 de Dzemaili ediyor yani...

Diego bonservissiz gelirken, Alper Potuk'a 7 milyon Euro bonservis veriyor Fenerbahçe.
Diego 3 senede 5 milyon Euro alacakken, Selçuk İnan 8,5 milyon euro kazanıyor aynı sürede.
Chelsea'de Premier Lig gol kralı olan, Şampiyonlar Ligi dahil bir çok kupa kaldıran Nicolas Anelka, Fenerbahçe formasıyla Denizli'de galibiyetin şart olduğu maçta yedek oturuyor. 
O dönem itibariyle Türkiye'ye gelmiş en büyük transferlerden biri olan Ariel Ortega'nın başını Ceyhun Eriş yiyor. 

Piyasada dönen bu bonservislerle, maç başınalarla,
Avrupa'nın en iyi oyuncularından bile fazla kazanan, yeteneklerini Kaf Dağı'nın ötesinde gördüğümüz,
Neredeyse tamamı "önümüzdeki maçlara bakacağız" adlı ortak dil haricinde iki kelimeyi bir araya getiremeyen topçularımızla,
Daha forma sponsoru bile olmayan büyüklerimiz, 
Patates tarlasından beter sahalarımız,
25 kamerayla çekim yapıp reklamdan başka bir şey göstermemeyi başarabilen resmi yayıncılarımızla
Gerçekten "Süper" bir ligimiz var.

İzlemeye doyamıyorum, Emenike!