5 Haziran 2014 Perşembe

How To Lose "Me" In 10 Ways

"How to lose a guy in 10 days" adlı filmi bilirsiniz...

Son Oscar bükücü Matthew McConaughey ve ona Sarah Jessica Parker'dan çok daha fazla yakışan Kate Hudson'ın başrollerini paylaştığı çıtır-çerez bir romantik komedidir bu film, mutlaka hatırlamışsınızdır. Yine de bilmeyenler için filmi özetleyelim:

Bir iddia sonucu başlayan esas kız ve esas oğlan münasebeti, zamanla ciddi bir ilişkiye doğru kaymaya başlar. Akabinde mevzunun bir iddiaya dayanmasının anlaşılmasıyla birlikte işler sarpa sarar. Netice itibariyle, bir şekilde mutlu sona ulaşılır.

Neyse efendim konumuzun aslında filmle çok da ilgisi yok. Başlık çağrışım yapıyor sadece... Bugünkü konumuz erkek milletinin kafasına bir ilişkiye dair "bitirsek mi, bitirmesek mi" sorusunu yerleştirecek 10 farklı vaziyettir. En iyi tanıdığım erkek "bizzat ben kendim" olduğundan, mevzuyu biraz kişisel kılmakla beraber şahsıma ait maddeleri sıralamayı uygun görüyorum.

Not: Bu yazı hiçkimseye yönelik bir "ayağını denk al" uyarısı değildir. Ukalalığımı da şimdiden mazur görünüz, maksat eğlenmek sadece :)



1. İstikrarsız Karar Mekanizması




Aynı olaya, farklı zamanlarda birbiriyle tamamen zıt tepkiler verilmesi durumuna kibarca "istikrarsızlık" diyoruz. Kibar olmasaydık, "dengesizlik" diyebilirdik, ama çok kibarız, lanet olsun....






2. Kıskançlık


İlişkilerde Minimum / Maximum İlgi Formulü kapsamında onaylanmış, kabul edilmiş "mantıklı kıskançlık" hariç konuşuyorum, kıskançlığa hiç gelemem. 


3. Senaristlik ve Kafada Kurma 


Görmediği, bilmediği, duymadığı halde, elde hiçbir veri olmamasına rağmen varsayımlar üzerinden kanaate varma durumudur... Bir nevi hastalıktır. Bulaşıcı değildir, lakin yine de ortamdan acilen uzaklaşmakta fayda vardır.

4. İletişim Sorunsalı


Ozellikle ilişkiye dair bir konuda konuşurken kendini ifade edemeyen veya ifade edecek bir şeyi olmadan konuşanlar, aynı şekilde karşı tarafı dinlemeyen veya dinlemesine rağmen orada söylenenler sanki hiç konuşulmamışcasına devam edenler...

Muhtemelen zombidirler, ani hareket yapmadan, ufak ufak uzaklaşınız.



5. Karnıyarık 


Bak bak bak, tipe bak, tipe! Yahu arkadaş, bunu nasıl yiyorsunuz anlamıyorum?! Açık ve net söylüyorum...  Benim karnıyarıkla, pırasayla, bamyayla ve buna benzer yemeklerle aramı yapmaya çalışanın gözünün yaşına bakmam! Tamam evet, nimettir, ayıptır, yazıktır, bulamayanlar vardır... O zaman bana niye zorla yedirmeye çalışıyorsunuz kardeşim, gidin bulamayanlara verin, afiyetle yesinler! Sevgilim Adriana Lima olsa yine dinlemem, o derece... Bakın, hesap basit: 

Adriana Lima 10 üzerinden 10 ise
Karnıyarık 10 üzerinden 1'dir.

O halde:


(Karnıyarık+Adriana Lima) / 2 = 5,5 = Vasat  (7'den aşağısı vasat kapsamına giriyor zira)


Senin bile güzelliğin karnıyarık kaldırmıyor Adriana, üzgünüm... Ayrılma sebebi.. Net! 



6. Akan Makyaj Sendromu


Şimdi söyleyeceklerimi sadece "fiziksel görünüm" olarak algılamayın. Davranışlar, hal ve tavırları da kapsıyor bu konu.

İlişki öncesindeki flört döneminde ve ilişkinin başlarında soldaki gibi gördüğünüz bir kadın, günün birinde bir bakmışsınız sağdaki oluvermiş. Aslında aynı insan ama artık motivasyon eksikliğinden midir, bezmişlikten midir, nedendir bilinmez, soldaki halini koruyamamış. Belki de hep sağdakiydi ama bize kendini soldaki gibi gösteriyordu tabii, bu da bir ihtimal.  Gerçekleri arkasına hapsettiği maskesi mi düştü, tonla para verip aldığı makyajı mı aktı, gözümüzdeki perde mi kalktı, bilemiyorum; olmuş bir şeyler işte, orası kesin.

Neyse, sebep değişkenlik gösterebilir. Fakat ne yapıyoruz? Hatice'ye değil, neticeye bakıyoruz. Üzgünüm bebeğim, artık bizimle değilsin...  


(Yeri gelmişken gençliğinde ne güzel kadınmış Deniz Seki yahu... Vay arkadaş...) 



7. Pozisyon Futbolda Her Şeydir



Yapma bunu, yapma bunu!!! 

Not: 
Bu maddede ne anlatmak istediğimi anlayan dostlarım... Lütfen çaktırmayınız :) 

Ve siz, bu maddeden hiçbir şey anlamamış olan değerli okuyucular..  Bu durum sizin algınızda bir sıkıntı olduğunu göstermez, canınızı sıkmayın. Sadece benimle bu konuyu bilecek derecede samimi olmadığınızı gösterir ki bunu da düzeltebilirsiniz, evet :) 



8. Oyun Hamuru Sendromu



http://www.funcage.com/blog/wp-content/uploads/2013/10/Women-Have-Own-Planet-001-550x511.jpg

Sanıyorum görselimiz durumu yeterince net izah ediyor, ne dersiniz? 

"Get out of my life you manipulative bitch!" diye hönküresi geliyor insanın gerçekten. Ama son derece kibar olduğumuzdan ne yapmıyoruz?

Hönkürmüyoruz....


9. Sosyal Çevre Çatışması


Öyle sevgili yaptıktan sonra normal şartlarda sürekli görüştüğü arkadaşlarıyla görüşmeyen, onlarla sevgilisinin müsaade ettiği ölçüde yakın kalan, sevgilisi var diye 25 senelik arkadaşıyla arada bir buluşup FIFA bile oynayamayan, hayatı sadece iki kişiden (sevgilisi ve kendisi) ibaret gören adamlardan değilim. 

O yüzden, arkadaşlarımla da iyi geçinmen gerekiyor. Öyle başlarda "ay Cenk'le Tubik çok tatlıııı" deyip, 2 ay sonra "üff yine mi Cenklerle Etiler'e gidiyoruz" muhabbetine gireceksen, haberin olsun diye söylüyorum müstakbel sevgili, sonuç net... Çok Net!  :) 

Bir de bunun bir üst versiyonu olan, son derece sakin ve aslında biraz da buruk bir tonla "Cenk beni sevmiyor mu? Öyle geliyor bana biraz sanki..." ve telkini takiben gelen "ne bileyim, böyle biraz soğuk davranıyor bana yani" kombinasyonu var ki, aman Tanrım... O ne sinsidir o, o ne çakaldır o! Tam bir profesyonelle karşı karşıyasınız... Çok dikkat edin, zira farkında değilsiniz belki ama ağır adımlarla sosyal çevreden kopuk ve çekirdek aile düzeninin dışına çıkmayan bir vaziyete doğru ilerliyorsunuz. Aman diyeyim...




10. Balkanlardan Gelen Soğuk Hava Dalgası





Ne yalan söyleyeyim 10. maddeyi bulamadım... Ben de genel olarak fayda sağlayabileceğini düşündüğüm bir mevzuyla yazıyı kapatayım istedim. Özellikle dans gecelerine gidip dans eden, gecelerde açık burunlu dans ayakkabısı giyen kadınlara sesleniyorum. 


Bizler, yani erkekler, kadınları seviyoruz. Hem de çok seviyoruz. O yüzden bu yukarıdaki görseldeki kötü örnekleri sergileyerek bizleri kendinizden soğutmayınız, çok rica ediyorum. O açık ayakkabının içine o ten rengi çorapları giymeyin. Efendim, neymiş, "üşüyoruz kışın, mecbur giyiyoruz". Üşüyorsanız mesela şunu kullanmayı deneyin...






Bak ne kadar güzel işte! Hem çorabın var, bacakların üşümüyor, hem tenin sanki Da Vinci boyamış gibi pürüzsüz gözüküyor, hem de az önceki fotoğraftaki o berbat tablo yok! Ayak zaten başlı başına çirkin bir organdır. Bana göre en çirkinidir hatta... O yüzden elimizden geldiğince göze batmaz hale getirirsek hani mesela, gerçekten çok iyi anlaşabiliriz. Teşekkür ederim.

:)


Son Not:
Ukalaca ve saygısızca bulduysanız kusura bakmayınız... Rahatsızlık verdiğim için özür dilerim.

Fakat şunu da bilin ki, bundan rahatsız olduysanız, beraber olamayız.. Elveda sevgilim! :))




21 Mayıs 2014 Çarşamba

Date Coach

"Yolda yürürken rastladığınız son derece çekici bir kadınla tanışmak için ona anlık ve basit bir soru sorun...

E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?


K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.

E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?

K: İşimden dolayı sürekli enerjik olmam gerekiyor, o yüzden çok kahve içerim, evet.

E: Sende avukat havası var..." 

Yukarıdaki metin ABD'li bir yazarın hazırladığı, ilişkiler üzerine tavsiyeler içeren bir siteden alıntıdır. Konunun adı "uygun conversation starter nasıl bulunur?"

Söz konusu ABD olunca her alanda ve konuda belirgin bir "basite indirgenme" hissetmek artık alıştığımız bir durum haline geldi ama açıkçası bu kadarını beklemiyordum. Amerika'ya gitmişliğim, iyi kötü 3 eyalette bulunmuşluğum var ama bu diyaloğun ABD şartlarında gerçek olup olamayacağını bilemiyorum. Yalnız fena halde abartı geliyor kulağa... Yazarımız tezini ve fikrini haklı çıkarmak için tüm gerekli kurguyu sağlamış. Tek başına satranç oynayıp, beyaz kazansın diye siyaha sürekli kötü hamle yaptırmak gibi bir şey bu.

Yani utanmasalar şöyle düzenleyeceklermiş diyaloğu:


"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?

K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.

E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?

K: Evet, Starbucks'a senin gibi yakışıklıları götürüp sonra da eve atıyorum.

veya

"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?

K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.

E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?

K: Boşver onu şimdi de sevişiyor muyuz onu söyle...

veya

E: Merha...

K: Sex sex sex sex...

İşin enteresanı hem erkeklere hem de kadınlara aynı minvalde tavsiyeler verildiğini düşünürsek, bunlar orada işe yarıyor da olabilir. Yani erkeklere "yoldan geçen kadına Starbucks sorun" diyen zihniyet, kadınlara da "size birisi Starbucks'ın yerini sorarsa aman kaçırmayın ha" diyor olabilir.

Bir de bunları yazan "dating coach" denilen insanlar dünyanın parasını kazanıyorlar... Evet! Kıskanıyorum! Orada yaşıyor olsaydım aynı işten köşe olabilirdim şu an.... Fakat Türkiye'de mümkün mü? Düşünün, mümkün mü şu diyalog?

Olası bir "nerede sorduğuna göre değişir" argümanını ortadan kaldırmak için bölgelere göre düzenliyorum diyaloğu:

Üsküdar - Ümraniye:
""E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: .... (cevap vermeden, hızlanarak yürümeye devam eder)"
Beşiktaş:
""E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Şu tarafta."

Taksim - Beyoğlu:
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Kapitalist markaları boykot ediyoruz! Her yer Taksim, her yer direniş!" 


Teşvikiye:
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K:  Şurada House Cafe var, az yukarıda City's var... Reasürans'ta da Corridor var...
"

Bağdat Caddesi:"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K:  Şaşkın.." 



Bizde date coach var mı bilmiyorum da, Life Coach olan arkadaşlara sormak lazım, bu tip konularda ne gibi çalışmalar yapıyorlar diye... Merak etmedim değil :)

12 Mayıs 2014 Pazartesi

"O Adam"

Dün Caddebostan barlar sokağında bir bahçe duvarının dibinde yaklaşık 4 saat boyunca Fenerbahçe'nin 2013-14 sezonu şampiyon kadrosunu taşıyan otobüsü bekledik birkaç arkadaş... Ankara'dan sırf bu tabloyu görmek için İstanbul'a gelen mi dersin, takımı yakından görmek uğruna, orijinal formasını meşale ateşine kaptıran mı istersin... Neticede bu uzun bekleyiş son derece keyifli bir sohbete dönüştü ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.

Otobüsün yaklaştığını televizyonda gördükten sonra Bağdat Caddesi'ne çıktık ve otobüse yaklaşmak için Bostancı istikametinde yürümeye başladık. Birkaç dakika sonra muazzam bir kalabalık ve ortasında sarı-lacivert bir otobüsle karşılaştık. Artık her şampiyonluk kutlamasının vazgeçilmez parçası olduğu üzere, otobüs meşaleler, sis bombaları,tezahuratlar arasında çok ağır bir şekilde bize doğru ilerlemeye çalışıyordu. Futbolcular aracın açık olan üst katından taraftarlarla selamlaşıyordu. Muhtemelen bizim yanımıza gelmeden önce 3 saattir bunu yapıyorlardı ve bu yüzden bazıları biraz yorulmuşlardı.. Belki de -haklı olarak- sıkılmışlardı...

Fakat Dirk Kuyt, otobüsün en önünde, en tepesinde oturmuş, gozlerini taraftardan bir saniye ayırmadan ismini haykıran her taraftarın gözünü yakalayarak, tek tek el sallayarak sezon boyunca sahada sergilediği enerjiyi bu kez kutlamalarda paylaşıyordu taraftarla... Kulübüne ve daha da önemlisi mesleğine bu denli kendini adayabilen bir futbolcu daha görmedim. Profesyonelliğinin, oraya gelen taraftarın ne istediğinin ve mesleği icabı, sözleşmesi icabı onlara ne vermesi gerektiğinin bu kadar farkında olması bize anormal geliyor gelmesine de, Kuyt ayarında bir futbolcu için son derece normal ve sadece işinin parçası aslında.

Christian Baroni de benzer bir enerji sergiliyordu... Hatta sezon boyunca sahada sergilediğinden daha fazlasını otobüsteki sevinç gösterilerinde dışarı vuruyordu dersek, yanlış olmaz.

Fakat bir sahne vardı ki...  Maalesef o an çekmek aklıma gelmedi ama kısaca anlatmak isterim:

Otobüsün etrafındaki ikinci "tavafımızı", otobüsle aynı hızda yürüyerek yerine getirmeye çalıştıgımız sırada, etrafımızda Kuyt, Emenike, Webo, Sow gibi yıldızlar için gırtlaklarını yırtarcasına tezahurat yapan ve onlara sesini duyurmaya çalışan yüzlerce insan vardı.Bu sırada tam yanıma 40 yaşlarında, sakallı, zayıf bir adam sokuldu. Hani böyle sanki şehrin diğer ucundan kalkıp buraya tek başına gelmiş, saatlerce tek başına bu anı, otobüse yaklaşacağı zamanı beklemiş bir görüntüsü vardı adamın.  "İsmail Hocam! İsmail Hocam!" diye bağırmaya başladı... Sesini duyurmaya çalıştığı kişi Ersun Yanal'ın yardımcı antrenörlerinden İsmail Kartal, futbolculuğundan bildiğimiz lakabıyla sağ bek "Arap" İsmail'di.

İsmail Hoca onca yıldız futbolcu içerisinden kendisine azimle seslenen bu taraftarı karşılıksız bırakmadı; çok içten bir gülümseme ve selamla cevap verdi. Yanımdaki adam  "Hocam, çok teşekkür ederiz hocam. Allah razı olsun hocam..." demeye çalıştı ama gözleri dolmuştu ve yutkunmaktan cümlenin son kısmını muhtemelen sadece bana duyurabildi. Gözlerindeki yaşı tutmaya çalıştı, beceremedi, Fenerbahçe atkısıyla yüzünü sildi ve kalabalığın içerisinde kayboldu...

O adamın yüzündeki ifadeyi ömrüm boyunca unutmayacağım. Futbolun ve sporun bu kadar kirlendiği, şiddet, saygısızlık, küfür, kavganın ölçülemez seviyelere ulaştığı, ezeli rakibin kadın basketbol takımı karşısında alınan galibiyetlerin bile tecavüz gibi spor lügatında yer almaması gereken kelimelerle kutlandığı bir ortamda, aslında bir taraftarın, tuttuğu takımın adı ve renkleri ne olursa olsun, o kulübe nasıl bir duygu yoğunluğuyla bağlı olduğunu bir kez daha hatırladım. 

Biliyorum ki, o adamın Galatasaray versiyonu da var, Beşiktaş versiyonu da... O adama dünyanın her yerinde, her futbol takımını tutan taraftarlar içerisinde mutlaka rastlayabilirsiniz. Nijerya'nın toprak sahada yalın ayak top koşturan mahalle takımlarında da var, isminde Türkçe algımızın istihap haddinden ziyadesiyle fazla "J" harfi barındıran İzlanda'nın köy kulüplerinde de...

Biliyorum ki "o adam" münferit değil. Hele hani o tribünlerde olan her olayda sıkça rastladığımız, kulüp yöneticisi deyimiyle "bir kişinin kabahatini 100 küsür yıllık camialara mal edemeyiz" adamı hiç değil, benim dün gördüğüm adam.

O adam aslında hepimizin içerisinde var. O adam mahalle kırtasiyesinden arkasında Rıdvan Dilmen'i temsilen "8" yazan bez formayı  aldığım 9 yaşındaki halim benim. Siz akranım olan Galatasaray'lı dostlarım için; Tanju'nun Neuchatel maçındaki sağ ayak plasesinin ağlarla buluştuğu andaki haliniz o adam... Çocukça bir sevinç, kim bilir bizi ne dertlerden, hangi tasalaradan uzaklara taşıyan iki renge, bir armaya ve onu taşıyan insanlara duyduğumuz içten bir minnet duygusu aslında o adam, şampiyon diye bağırmamızı sağladıkları için.

Bütün taraftarların bunları her dakika hatırlamasını beklemiyorum, gerçekçi olalım, böyle şeyleri bu ülkede düzeltmek kolay değil... Evet kolay değil ama yine de bu saf duyguları hepimiz unutmuş olamayız değil mi?

Ben bundan sonra kendi içindeki "o adamı" hatırlayan taraftar dostlarımla spor konuşmak istiyorum, galibiyete "tecavüz" diyenlerle değil... Merak etmeyin, her seferinde bu kadar romantik olmayacağım söz veriyorum ;)

6 Mart 2014 Perşembe

PUAN TABLOSUNU OKUYUNCA

NOT: Bu inceleme 4. Ayak Bursa yarışma sonuçlarını içermemektedir. Bahsi geçen sonuçlar yayımlandıktan sonra ayrıca değerlendirilecektir.

TDSF SALSA branşı kulüplerarası puanlama sistemindeki bazı noktaların gerçek anlamda kulüp kıyaslaması yapmaya müsaade etmediğini daha önce de ifade etmiştik. Örneğin halen 1. Sırada bulunan ANGORA DSK’nın ilk 6 kulüp arasında en az podyum gören kulüp olduğunu belirtmiştik. Yine buna benzer bir şekilde, A klasmanın B ve C klasman sporcularının toplam sayısı kadar puanla yarışmaya başlaması da yine sporcuların nihai pozisyonundan ziyade, kulübün üst klasmandan kaç sporcuyla yarışabildiğini değerlendiren bir sisteme işaret ediyor. Bunları daha detaylı inceleyelim:

Ekteki görselde halen ilk 6 sırada bulunan kulüplerin 3. AYAK sonundaki resmi tablolara göre puan analizleri yapıldı. Bunun hem bütün kulüpleri kapsayan, hem de daha fazla detaylı bilgi ve hesaplama içeren, geniş hali excel dosyası olarak mevcut. Dileyen kulüpler veya antrenörler benimle irtibat kurarlarsa memnuniyetle paylaşabilirim.




Bu tabloya göre ilerleyecek olursak:

PODYUM GÖRMEDEN ŞAMPİYON OLMAK?

1. Sıralamada lider olmasına rağmen ANGORA DSK’nın Toplam ödül puanı gerçekten inanılamayacak kadar düşük seviyede. Angora sadece 7,3 ödül puanı alabilmiş. Öyle ki, bu paylaşımı yapmadan önce hesaplamaları defalarca kontrol etme ihtiyacı duydum. ANGORA DSK’nın ilk 3 ayaktaki toplam 89 yarışma kaydından sadece bir tanesi, 1. Ayak’ta C Klasmanda yarışan Meriç Ak - Beyaz Candan Duzgun çifti aldıkları 5.’lik derecesiyle ödül puanı getirebilmiş. Diğer yarışma katılımlarının hiçbirinden ödül puanı katkısı alamıyor olmasına rağmen önemli sayılabilecek bir farkla lider konumda ANGORA. Şahsi fikrim her ne kadar yarışmacı yetiştirilmesini desteklemek gerektiğine inansam da, artık kalitenin de önemli hale gelmesini sağlamamız gerektiği yönünde. Bu yüzden podyuma çıkan sporcuların puan getirilerini göreceli olarak arttırmak gerektiğine inanıyorum.
Örneğin, ÖDÜL PUANI kapsamında sezonun tartışmasız en başarılı kulübü, açık arayla BOGAZİÇİ DSK. Bir başka deyişle -DEPO DANS olarak da bildiğimizBOGAZİÇİ DSK yarışmaya katılan çiftleri en yüksek oranda derece / final gören kulüp durumunda. Bu alanda diğer kulüpleri puan açısından neredeyse ikiye katlamasına rağmen, BOĞAZİÇİ DSK ancak 4. Sırada yer bulabiliyor. 

Bu noktada sormamız gerekiyor, başarı nedir? Daha fazla sporcu yarıştırmak başarı mıdır? Peki az sayıda ama öz, yani ağırlıklı olarak derece alan sporcuları yarıştırmak başarı mıdır? Yoksa bu ikisinin arasında bir denge mi bulmak gerekir?

Cevabı salsa yarışmalarına katılan kulüp yetkilileri, sporcular, antrenörler, hakemler hep birlikte fikir yürüterek vermeli. Ancak şu anki haliyle bu sistem sportif anlamda bu branşın gelişmesine katkı sağlayamıyor bana göre.

YARIŞMADIĞIN “RAKİPTEN” PUAN ALMAK
2. Mevcut puanlama sistemindeki bir başka sıkıntı da alt klasmanlardan sabit olarak alınan puanlar. Yani A klasmanda yarıştığınız zaman, yarışmadan otomatik olarak B ve C klasmandaki sporcuların toplam sayısı kadar puanla başlıyorsunuz. Bu başarı ölçmeye yarayan bir puan değil. Muhtemelen bu kural A, B ve C klasmanlar arasında bir çeşit “değer” farkı yaratmak için koyulmuş, fakat vazifesini tam olarak göremiyor. A klasmandaki sporcuların, kendilerine rakip olmayan, aynı pistte yarışmadıkları B ve C klasman sporcularından puan almalarının (aynı şey B’ler için de geçerli)  “klasmanların kendi içinde yarıştığı” bir yarışmada mantığı bulunmuyor. Madem klasman yarışması yapılıyor, buradaki tüm değerlendirmelerin klasmanlar arasında birbirinden bağımsız olması gerekir. Evet, A klasmanda 1. Olmak ve C klasmanda 1. Olmak arasında bir fark olmalı, A klasmanın zorluğu düşünüldüğünde. Fakat bu fark sabit birer katsayıyla sağlanmalı ve değerlendirme yapılan klasmanın dışındaki faktörlere (B-C Klasman katılımcı sayısı gibi) bağımlı olmamalı.

Tabloya baktığımızda NET PUAN hanesini görüyoruz. NET PUAN tamamen benim uydurduğum bir isim. Başka bir isim de verebilirsiniz, dilerseniz. Bu puan mevcut sistemdeki DERECE PUANI’ndan, alt klasmandan gelen puanları çıkartarak hesaplanıyor. Örnek verelim:

101 numaralı çift B klasmanda 20 çift arasından 10. Sırayı almış olsun. C klasmanda ise toplam 180 çift yarışmış olsun. Buna göre bu çift hem geride bıraktığı 10 çift için toplam 10 puan, hem de C klasmanda yarışmış çiftler üzerinden 180 puan alıyor (katılım puanı hariç). Neticede Sporcu 190 puan alarak tamamlıyor yarışmayı fakat bu puanların sadece 5%’lik kısmı kendi performansının sonucu. Topladığı puanların 95%’i kendisiyle hiç yarışmayan, hiç ilgisi olmayan, bambaşka bir klasmanda yarışmak isteyen insanlar üzerinden geliyor. Bana göre bu mantıklı bir ölçüm yöntemi değil.

Bu yüzden alt klasmanlardan gelen puanların tamamını, tüm sporcular ve kulüpler için ayıkladım, sistemin dışında bıraktım. Böylece bahsi geçen 101 numaralı sporcu, bu performansı sonunda sadece kendi klasmanında yarışan ve gerçekten, bizzat kendisinin geride bıraktığı sporcular üzerinden 10 puan almış oldu. Buna da “NET PUAN” adını verdim.  NET PUAN YÜZDESİ ise o kulübün mevcut sisteme göre topladığı puanlarının yüzde kaçlık bölümünün alt klasmanlardan GELMEDİĞİNİ gösteriyor. Mesela DANS SPORU 34 kulübü, topladığı puanların 72% lik bölümünü tamamen kendi sporcu performanslarıyla elde etmiş. Sadece 28%’lik bir bölümü alt klasmanlardan otomatik olarak toplanan puanlar. Buna karşılık, alt klasmanlarda yarışan çiftlerden en çok istifade eden ve puan toplayan kulüp de CRYPTO DSK. Topladıkları puanların yarısından fazlası alt klasmanlarda yarışan sporcular üzerinden otomatik olarak alınmış (57%). Bu da kulübün A klasmanda yarıştırdığı sporcu sayısının diğerlerinden yüksek olmasıyla doğal olarak bağlantılı bir durum.

ÖDÜL PUANLARI VE “PODYUM”UN DEĞERİ
3. Alt klasmanlarda yarışan sporculardan elde edilen puanları kapsam dışı bırakabilmemiz için, Ödül Puanlarıyla da ilgili bir düzeltme yapılması gerekiyor. Zira ödül puanı, DERECE PUANI üzerinden belli yüzdelerle hesaplanıyor. O halde aynı yüzdeleri yukarıda anlatılan NET PUAN ile kullanırsak, YENİ ÖDÜL PUANI (veya başka bir isim) elde ederiz ve bu puanın içerisinde alt klasmanda yarışan çiftlerden elde edilen puanlar kesinlikle olmaz.

ÖRNEK:
201 numaralı sporcu A klasmanda yarışarak 20 çift arasında 3. Oluyor diyelim. Katılım puanlarını yine saymazsak, B klasmanda 20, C klasmanda yine 180 çift yarıştı dersek, bu sporcu (17+20+180=) 217 derece puanı elde edecek. (Bu 217 puanın yine sadece 7,8%’i kendi performansıyla ilgili.)  Ödül puanı olarak da elde ettiği DERECE PUANI’nın 15%’İni ekstra olarak kazanacak. Yani, 32,55 puan. Sporcunun kulübüne kazandırdığı toplam puan 249,55 olacak, mevcut sisteme göre. Yine ödül puanıyla birlikte yaklaşık olarak 95% oranında başka klasmanlardan gelen puanları buraya koymuş oluyoruz. Sporcunun kendi performansının puana katkısı son derece düşük olduğundan bu puan sistemi gerçek anlamda kulüpleri ve sporcuları kıyaslıyor diyemeyiz.

YENİ Ö.P ise alt klasmandan gelen puanlardan arındırılmış NET PUAN’ı kullandığı için gerçek anlamda sporcuların performanslarına göre değerlendirme yapıyor. Buna göre A klasmanında 20 çift arasından 3. Olan sporcu 17 NET (derece) PUAN ve buna bağlı olarak (17*0,15=) 2,55 YENİ ÖDÜL PUANI elde edecek. Toplamda 20,55 puan almış olacak.


KLASMANLAR ARASI ZORLUK DERECESİ
Elbette A-B ve C klasmanlar arasında bir kıyaslama da yapılmalı, zorluk derecesi açısından. Fakat bunun en doğru yolu sabit katsayılarla derece ve/veya ödül puanlarını çarpmak olabilir. Mesela, C klasman için 1 katsayı puanı, B klasman için 1,25, A klasman için de 1,5 belirlenebilir. (Bu rakamları belli bir mantığa dayandırmadan uydurdum. Son 2 sezonun puan tabloları, katılımcı sayıları ve benzeri istatistiki değerler incelenerek, klasmanlara uygun, mantıklı katsayılar bulunabilir. Ya da direkt olarka Dans Sporu branşı örnek alınaiblir...Sanırım en kısa ve doğru yol da bu.)

Bu katsayılar benim NET PUAN adını verdiğim, alt klasman katılımlarından arındırılmış DERECE PUANI ile çarpıldığında, klasmanlar arası bir fark ortaya çıkacaktır. Böylece yine B klasmanda veya A klasmanda yarışmak C’ye göre daha kıymetli hale gelecektir. Ancak sporcular, rakip dahi olmadıkları alt klasman sporcularından puan elde etmeyeceklerdir.

Bu noktada kulüp, sporcu, antrenör ve hakem fikirleri son derece önem taşıyor. Başarıyı, zorluk derecesini ve neyi ölçmek istediklerini tartışarak, ortaklaşa bir karar verilmesi elzem. Örneğin, A klasmandaki gibi az sayıda ama –göreceli olarak- daha kaliteli çiftler arasında derece yapmak mı daha zor, yoksa C klasman gibi yüzlerce çiftin yarıştığı, defalarca elemeden geçtiğiniz, kalabalık yüzünden kendinizi hakemlere göstermenizin daha zor olduğu bir klasmanda derece yapmak mı daha zor? Herkesin fikri farklı olacaktır. Ortak bir noktada buluşulması şart.


ALT YAŞ GRUPLARI
Bir başka konu da, minikler – yıldızlar ve gençler klasmanlarındaki puanlamayla ilgili. Bu spor için geleceğe yatırım yapmalıyız fikrini savunuyorsak, ki sanıyorum bu konuda herkes hemfikir, o halde kulüplerin alt yaş gruplarından aldıkları puanları daha kıymetli hale getirmemiz gerekiyor.
TARZ DANS sezon boyunca bu yaş gruplarında açık ara en başarılı kulüp. Hem en çok puanı alan, hem en çok sporcu yarıştıran kulüp TARZ DANS, ki bu yaş gruplarında YETİŞKİNLER’in aksine kalite kadar, sporcu sayısı da önem taşıyor.
TARZ DANS’ın bugüne kadarki yarışmalarda yaptırdığı 54 sporcu kaydının 38’i alt yaş gruplarına ait. Oran 70%. Fakat TARZ DANS her ne kadar bu alanda en çok puan alan kulüp olsa da, kendisine ait toplam puanlarının sadece 15%lik dilimini bu gruptan elde etmiş. Yani sporcularının 70%inin yarıştığı bölümden eline geçen puan oranı sadece 15%. Bu da mevcut puan sisteminin alt yapıya hiç önem vermediğini gösteriyor maalesef. Bu yaş gruplarında yarışmak daha değerli hale getirilirse, kulüplerimiz sporun geleceği olan minik, yıldız ve genç sporculara daha fazla yönelecektir. Bu “zarar” tablosuna rağmen alt yaş kategorilerinde ısrarla çok sayıda sporcu yarıştıran TARZ DANS’ı kutlarım.



SONUÇ:

Yukarıda bahsedilen sebepler -ki fazlası da başka örneklerde görülebilir- mevcut puan hesaplama metodunun, sistemin gereksinimlerine tam olarak yanıt veremediği ortadadır. Önümüzdeki sezon için bu sıkıntılar değerlendirilmeli ve yeniden düzenlenmelidir. Bu konudaki nihai kararın antrenörler, hakemler, kulüp yetkilileri ve sporcuların bir araya gelmesiyle alınması elzemdir. Bu noktada herkesin temsil edilmesi, fikrinin alınması gerekiyor. Herkesi memnun etmek mümkün olmasa da, en azından karşılıklı diyalog ile bazı uygulamaların neden uygun olmadığı, neden yapılamayacağı izah edilebilir. Bu da genel olarak camianın en kilit noktalarında, sporcu, antrenör, hakem ve kulüp yetkililerinde farklı boyutta bir bilinçlenme yaratacaktır.

Bizim de burada yapmaya çalıştığımız zaten bundan daha fazlası değildir.

Yakında 4. Ayak sonuçları ve puan tablosu analiziyle görüşmek üzere...

3 Mart 2014 Pazartesi

Bursa'dan Notlar

Bursa'da geçtiğimiz Cumartesi günü gerçekleşen TDSF Salsa Kulüplerarası Şampiyona 4. Ayak yarışmasının yapılacağı Atatürk Spor Salonu'na değerli dostlar Yalçın Şişman, Seval Akansoy ve Yeliz Şen Yıldız ile birlikte keyifli bir sabah yolculuğu sonrası ulaştık. Ocak ayında açıklanan "yarışmalardan men" cezam kanunen bir vatandaş olarak yarışmaları izlememe engel olmasa da, güvendiğim kaynaklardan gelen "sen salona girme, illa ki bir kulp bulup cezanı katlarlar" uyarısına hak vermeden de edemedim. Ne yalan söyleyeyim, yaşını başını almış, koskoca yöneticilerle bir spor salonunda köşe kapmaca oynamak eğlenceli olabilirdi ama ben biraz yorgundum, buna enerjim yoktu. Dolayısıyla yarışmadaki performansları izleme şansım olmadı. Yarışma performanslarına dair yorum yapmaktan genelde imtina ettiğimi düşünürseniz, pek bir kayıp yok ortada tabii :)

Yarışmaya dair görüşlerimi iki farklı başlıkta sunuyorum. İlk başlıkta organizasyona dair genel görüşler, ikincisinde ise A Klasman Finali'ndeki bir uygulamaya dair görüşlerime yer vereceğim.

ORGANİZASYON

İstanbul'daki 3. Ayak yarışmasına dair akılda en çok kalan konulardan biri organizasyondaki eksiklerdi. Bursa yarışmasında bu eksikleri görmedik. Yarışma başlaması gereken saatte başladı ve yine katılımı yüksek bir yarışmaya göre makul bir saatte tamamlandı. Burada organizasyonu üstlenen Şenol ve Tülay Özkahraman çiftinin (FitDans) hazırlıkları kadar, yarışmanın akışıyla ilgili çalışmaları yürüten birimlerin ve kişilerin de öneminin altını çizmemiz gerekiyor. Skating'i yürüten masa hakemi Seval Akansoy ki, bana kalırsa şu an salsa branşında görevde bulunan federasyon ekibinin tartışmasız en çok bahsedilmesi, teşekkür edilmesi gereken ismidir, yarışmanın vaktinde tamamlanmasında, hatasız akmasında önemli rol oynamıştır.

Bir diğer isim, daha önce bu satırlarda başka yarışmalardaki konulardan dolayı eleştirilerimize maruz kalan, fakat yarışma sırasında ve sonrasında, gerek görevliler, sporcular, gerekse antrenörlerden duyduklarıma göre bu kez çok titiz bir iş çıkartan, yarışmanın başhakemi Tülin Motola... Başhakem de yarışma akışı açısından önemli bir rol oynar ve Tülin Motola'yı bu kez tebrik etmemiz ve başarılarının devamını dilememiz gerekiyor.

Son olarak sabah salonun önünde kahvemi yudumlarken gördüğümde, aklımda yarışma akışına dair bulunan tüm sıkıntıların silinmesini sağlayan Organizasyon Kurulu Başkanı (başka üyesi kaldı mı emin de değilim ya) Evren Büyüksarıoğlu'nu da saymadan geçmeyelim. İstanbul ve Bursa Yarışmalarındaki akış farklarıyla, ekibin ve organizasyon kurulunun önemi böylece bir kez daha vurgulanmış oldu.

Geçtiğimiz yarışmada yaşanan "heat kaçırma" ve A klasmandaki skandal uygulamalar, hakemleri çok daha temkinli olmaya yönlendirmiş belli ki... Yarışma öncesi antrenörlerin davet edilmesi ve heat kaçıran çift olması durumunda, kural kitabının ilgili maddesi uyarınca "3 anons ve akabinde diskalifiye" uygulamasına gidileceğinin duyurulması doğru bir hamleydi. Genellikle bu tip "sert" ve "keskin" kararlardan kaçınan hakemler görmeye alışmıştık ve hatta Tülin Motola'yı daha önceki başhakemlik tecrübelerinde sporcuları fazlaca korumaya çalıştığı ve bu tip kararları alamadığı için eleştirmiştik. Ancak şans bu ya, daha yarışmanın ilk heat'inde 3 anonsu da kaçıran bir sporcu olunca, başhakem diskalifiye kararını hızla veriyor ve belki de bu hamle, yarışmanın takip eden kısımları için diğer sporculara ciddi bir uyarı niteliği taşıyor. Heat kaçıran sporculara geçmiş olsun dileklerimizi sunuyor, bundan sonraki yarışmalarda daha dikkatli olmalarını tavsiye ediyoruz. Tülin Motola'yı da kuralları, kural kitabını yanında taşıyarak uyguladığı için ayrıca tebrik ediyoruz.

A KLASMAN FİNALİ

Konu kurallar, uygulamalar ve kural kitabına gelmişken, yarışmayla ilgili tek eleştirimi yapayım. Uzun süredir yarışmaları, performansları izlemiyorum. Dolayısıyla yarışmalara dair ince detayları atlayabiliyorum. Açıkçası neredeyse her detaya dair her yarışmadan sonra sporcu, antrenör ve diğer dostlarımızdan bilgi yağmuruna tutuluyorken, şimdi bahsedeceğim türden bir detayın bana ulaşmamış olması şaşırtıcı ve aynı zamanda da düşündürücü. Zira bu denli önemli bir konuya, diğer arkadaşlarımızın gerekli hassasiyeti göstermediğine işarettir bu durum. Konu şu:

A klasman finali öncesi yapılan anons: "Değerli yarışmacılar, 2 şarkıda dans edeceğinizi tekrar hatırlatalım."
Ve A klasmanda ilki "hızlı", ikincisi ise "yavaş" olmak üzere 2 parçada dans ediliyor, hakemler ise "TEK" puanlama kağıdını doldurarak masaya iletiyor.

Bu uygulamaya ben ilk kez şahit oluyorum ancak daha sonra gerek başhakem Tülin Motola, gerekse Yalçın Şişman ve diğer arkadaşlarımızdan öğrendiğim kadarıyla bu sezon Damla Birdal'ın başhakem olduğu Afyon yarışmasında da aynı uygulamaya gidilmiş. 3. Ayak İstanbul ve 1. Ayak Ankara yarışmalarında ise A klasmanda çiftler tek dansla değerlendirilmiş.

Burada tek veya iki dansla final yaptıran başhakemlere yönelik bir eleştiri yapmak değil esas niyetimiz. Her ne kadar kural kitabı bu konuda bir kısıtlama getirmemiş olsa da, "insiyatif" adı altında ekstra bir performansı değerlendirmeye katmak başhakem yetkisinde değildir evet. Fakat sanıyorum bu sezon bu uygulamayı tercih eden her iki başhakem de kendisinden önce bunu yapan birilerini örnek alarak tercihini bu yönde kullanmış. Dolayısıyla niyetimiz bu arkadaşları değil, kurallardaki belirsizliği düzeltmektir. Bu gözle incelerseniz sevinirim, zira aksi takdirde bambaşka yerlere gidiyor ve hiç istemediğim, kişisel bir hal alıyor konu.

Şimdi soru - cevap oynayalım...

Soru: A klasman finalinde kaç parça çalınacağına dair kural var mı?
Cevap: Yok.

S: A klasman finalinde 2 parça çalınmasına Afyon ve Bursa yarışmalarında kim karar vermiş?
C: Başhakemler.

S: A klasman finalinde kaç parça çalınacağına dair karar konusunda kural kitabında başhakemlere yetki veren bir kural / ibare var mı? Ya da olsa, bu doğru olur mu?
C: Hayır, yok ve yine hayır, böyle bir kural yetkilendirme bulunsaydı da doğru olmazdı. Bu tip kararlar kişisel değerlendirme neticesinde alınmamalı, kurallar açık ve net olmalı.

S: O halde başhakemler bu kararı nasıl verebiliyor? Bu kararı neye göre veriyor? Neden bazı yarışmalarda tek, bazı yarışmalarda 2 parçayla final yapılıyor?
C: Bilinmiyor.

S: Peki günün birinde bir başhakem çıksa, "ben finali 10 şarkıyla yapıyorum, öyle uygun gördüm" dese, ne olacak?
C: Eyvah...

S: Finalde neden 2 parça çalınır?
C: A klasman sporcularının performanslarını daha iyi ayırt edebilmek için. Yavaş ve hızlı parçalarda "teknik" ve "kondisyon" (veya benzeri) gibi farklı elementleri daha net görebilmek için.

S: Peki "yavaş" müzik nedir, "hızlı" müzik nedir? Bunların kural kitabında tanımları var mıdır?
C: Mevcut kural kitabında yoktur. Bundan 3 sene önce kullanılan kural kitabında vardır. (25-27 Bpm olarak tanımlanmıştı)

S: O halde neyin yavaş, neyin hızlı müzik olduğunu nasıl anlayabiliriz?
C: Sportif kurallar çerçevesinde böyle bir tanım olmadığı sürece anlayamayız zira kesin tanım olmadığı sürece "yavaş, hızlı, güzel, çirkin, iyi, kötü, doğru, yanlış" gibi tanımlar görecelidir.

S: İki farklı parçaya rağmen hakemlerin tek değerlendirme kağıdı sunmaları nasıl yorumlanabilir? Parçalar arasındaki değerlendirme oranları nasıldır? 50-50 % şeklinde mi, yoksa daha farklı, 30-70% şeklinde mi? Buna yönelik bir değerlendirme tanımı var mıdır?
C: Hayır böyle bir tanım yoktur. Hakemlerin iki performans arasında nasıl bir yüzdeyle karar verdikleri bilinemez.



 Hep söylüyorum, spor branşlarında kurallar birilerine "yetki, insiyatif" atamak için yazılmaz. Başhakemin bir konuda karar yetkisi olacaksa da, kurallar o kararın hangi kriterlere göre, neye göre verileceğini yazmalıdır. Aksi halde "KİŞİSEL" yargı, algı ve kararlar yarışmaların aynı standartlarda geçmesini engelleyecektir. Neredeyse aynı sporcuların final gördüğü bu sezonki 4 A Klasman yarışmasının yarısında tek parça, yarısında 2 parçayla final yapılması burada bir istikrarsızlık yaratmaktadır. Buna dair önümüzdeki sezon için acilen net ve kesin kuralların tanımlanması gerekir. Eğer 2 parça ile daha etkili ve doğru karar verildiği düşünülüyorsa bizim önerimiz şu şekilde bir model olacaktır:

1. A klasman Finalleri 2 parça üzerinden, ayrı ayrı değerlendirilerek yapılır.
2. İlk parça X Bpm (hakemler, antrenörler ve sporcuların görüşleri alınarak belirlenecek BPM cinsinden müziğin hızı) ve üzeri hızda, ikinci parça ise X Bpm veya daha düşük bir tempoda olur.
3. Hakemler ilk performans sonrası değerlendirme kağıtlarını masaya sunar ve ikinci parça için yeni birer değerlendirme kağıdı doldurur.
4. İki performansın sonunda masa hakemi Skating Sistemine her iki dansa ait tüm hakem sonuçlarını girer ve Skating Sistemi buna istinaden doğru sonucu verir.

Söz konusu değerlendirme modeli elbette kural kitabına daha farklı bir dil ve formatta yazılmalıdır ancak temel fikri sanıyorum yansıtabildik. Latin Amerikan yarışmalarında sporcuların farklı özelliklerinin vurgulandığı, incelendiği ancak aslında benzer teknik, adım ve figürlere dayanan CHA-CHA-CHA ve RUMBA dansları için de hakemler farklı değerlendirme kağıtları doldurmaktadır. Aynı model hiçbir zorluk çekmeden salsada da uygulanabilir ve böylece hakemlerin kişisel görüşleri, algıları, anlayışları arasındaki farkların (50-50% veya 70-30% vs. gibi) değerlendirmeye yansıması engellenmiş olur.

Bu konunun önümüzdeki sezon öncesinde tüm hakemler, kulüpler ve antrenörler tarafından tartışılması ve net bir kural tanımının belirlenmesi gerekiyor ki sporcular da her yarışmada acaba bir parça mı çalınacak, iki mi, yavaş mı hızlı mı bilinmezliğinden kurtulsun.

Önerisi ve fikirleri için sevgili Doğuş Özdemir'e, varlıkları ve sohbetleriyle bu bir günlük yolculuğun son derece keyifli geçmesini sağladıkları için de sevgili Yalçın Şişman, Seval Akansoy, Yeliz Yıldız Şen, Evren Büyüksarıoğlu ve Tülin Motola'ya  teşekkürlerimi sunarım.

Geçtiğimiz hafta içerisinde ve Bursa'da sözleriyle veya mesajlarıyla destek veren tüm dostlara da tekrar selamlar.

28 Şubat 2014 Cuma

Hayaldi Gerçek Oldu!

Bir rüya gördüm dün... Ödüm koptu

Bir Kulüp düşünün, normalde geriye 2 yarışması kalan (biri iptal edildiği için) şampiyonada ikinci sırada olsun 500-600 puan farkıyla. Son yapılan yarışmada en yakın rakibinin gerisinde kalsın ve durum pek de kapanacak gibi gözükmesin, farz edelim.

Bu Kulübün adı X kulübü olsun. Ha, unutmadan, sahibi de şampiyonanın kurallarını koyan, kitabını yazma yetkisi olan, istediği değişikliği kafasına göre yapan, kimsenin hesap soramadığı, kimseye hesap vermeyen, "sonra konuşuruz buranın meselesi değil" diye her seferinde itirazları geçiştirip duran, kimin hangi klasmanda yarışacağına bile karar veren, "Mesih", "Tanrı", "Ulu Manitu", TEKNİK KURUL Başkanı olsun...

Hayal işte, yoksa hiç olur mu öyle şey?

Neyse efendim, bu hırslı arkadaşımız, önce sezon başında MHK Başkanının sporcularından birini kendi kulübüne transfer eder. Baktı ki geçiliyor... Gider başka kulüpler, birisi yine MHK üyelerinden birinin kulübü olan ve bu sporcuların da kendi kulübünden yarışmasını sağlayacak girişimleri tamamlar.... Kolay tabii, kuralları kendi yazdığından, yasak değil, istediği zaman istediği değişikliği yapabiliyor ne de olsa.

Kağıt üzerinde bunda sorun yok evet. Ama hani hayal ya, o hayaldeymişizi gibi düşünüp sorularımızı soralım mı, sanki cevap alacakmışız gibi? Ne dersiniz? Hayal içinde hayal olsun :)

1. Bugüne kadar yetiştirdiği sporcusunu, bu şekilde, neye yol açacağını bile bile, nasıl bir haksız ortam yaratacağını bile bile gidip birincilik yarışındaki bir kulübe oylece bırakıveren kulüpler... Sevgili arkadaşlar, adil mi bu? Oldu mu şimdi? Biz kimsenin adamı değiliz diyorsunuz, hiç yakışıyor mu? MHK'de görev aldınız siz, tarafsızlığın en önemli olduğu yerde... Halen de sürüyor bu titriniz, şimdi ne düşünür insan, bugüne kadar kime nasıl puan verdğiniz veya vereceğinize dair????


2. Bu işin sonu var mı? Birileri gidip son yarışmadan önce 10 kulübün sporcusunu alsa, 100-200 sporcuyu kaydettirse, ne olacak? Kim ne diyebilir? Kimse bir şey diyemez, çünkü o yolu bizzat TEKNİK KOMİTE BAŞKANI'nın kulübü açmıştır. Peki bu şekilde biten bir şampiyona adil mdiir? Neyi ölçer? Kimin daha iyi sporcular yetiştirdiğini mi, yoksa kimin bu artık güvenemediğim camiada daha fazla bağlantısının olup, bu tip etik olmayan hareketlerde bulunacak kadar da gevşek bir hayat görüşü olduğunu mu?

3. Bahsi geçen transferleri yapabilmek için Bursa yarışmasının kayıt tarihini resmi siteden duyurarak 1 gün uzatmadınız mı? Yine bu transferleri aman kimsenin ruhu duymasın kayıtlar kapanana kadar diye, aba altından yürütüp, resmi siteden duyurulması gerekiyorken saklamadınız mı? Hatta insanlar strateji yapamasın diye, önceki yarışma sonuçlarını, tamı tamına 1 hafta elinizde bekletip yayınlamadınız...



Sonuç:


Sezon başında kural kitabını eleştirdik. Geniş bir şekilde eleştirdik. Daha sonra üzerinde değişiklikler yapıldı, bize haber verilmeden, duyurulmadan. Şu anda da yapılıyor, takip ediyorum, hiçbiriniz farkında değilsiniz dostlar. Sezon içerisinde kural değiştirilemez ibaresine rağmen o kitaba eklemeler oluyor.... Neyse biz bir şeyleri öngördük. O yüzden bu kural kitabını bu kadar eleştirdik... Olacakları az çok biliyorduk, çıkacak sorunları görüyorduk. En az 6 çiftle final yapılması kuralı gibi... Yeri geldi Paranoyak dediniz bana, soylediklerimizin hepsi tek tek çıktı, yalan mı?

Fakat itiraf ediyorum.... Bu seviyede bir çakallığı, boylesine bir uyanıklığı, böylesine bir güç hırsını, gözü dönmüşlüğü benim gibi "has bir paranoyak" bile öngöremezdi, öngöremedi... Aklımın ucundan bile geçmezdi bu camiada, kendisince böylesine isim yapmış, köküne kadar sevgi, saygı ve aşk dolu bir adamın bu derece etikten uzak hareket edeceği. Özür dilerim, öngöremedim, bu kadar ileri gideceğini düşünemedim. Bu kadar dibe vuracağını bilemedim...

Neyse ki, Bunların hepsi hayal ürünü. Elbette böyle bir şey olmaz, olamaz. Nefes nefese, terler içerisinde uyandım rüyamdan çok şükür... Oh...

*   *   *

Günün Karikatürü




*  *  *


GERÇEK HABERLER

Bu kadar hayal yeter, biraz da gerçeklerden bahsedelim, sizlere güncel haberleri sunalım.


Sezonun son 2 yarışmasına girdiğmiz şu günlerde, lider ANGORA DSK'nın 500-600 puan kadar gerisinde bulunan, yarışma kurallarını koyan Salsa Teknik Komitesinin Başkanı Berkan Kaymaz'ın kulübü KRİPTO DSK, Bursa yarışmasından önce ani bir manevrayla Zafer Coşkun'un kulübü MUĞLA DSK'nın aşağıda yer alan sporcularını transfer etmiştir. Hatırlayacağınız gibi Zafer Coşkun hafta içerisinde, son yarışmada A KLASMAN'da yaşanan kural hatasından dolayı istifalarını sunacaklarını belirten 3 MHK üyesinden biridir.

İbrahim Engin - Zeynep Çakar
Müeyyet Okan Çakar - İlayda Tosun
Fevzi Deniz Işıldar - Ceren Tufan
Ahmet Can Çınar - Gamze Şahin
Mustafa Serkan Mart - Emine Seyda Çetin

Bahsi geçen isimler, MUĞLA DSK'nın geçtiğimiz İSTANBUL yarışmasında kulübü temsil eden kafilenin tamamını oluşturuyor. Böylece bu sporcuların bugüne kadar MUĞLA DSK'ya kazandırdıkları puanlar sıfırlanıyor ve bundan sonra kazanacakları puanlar KRİPTO DSK hanesine yazılıyor.
KRİPTO DSK benzer bir transfer hamlesini, MHK Başkanlığı'ndan istifası söz konusu olan Emre Çay'ın kulübü SEANS DSK'dan sezon başında yapmıştı.

Sezonun son 2 ayağına girerken KRİPTO DSK'nın ANGORA ile arasındaki farkı kapatmaya yönelik bu çabaları bakalım sonuç verecek mi. Vermezse usta yönetici, yılların tecrübesi Berkan Kaymaz acaba bizlere daha ne gibi "incelikler" öğretecek, tüm salsa camiası merakla bekliyor.

Bursa'da görüşmek üzere









25 Şubat 2014 Salı

Sezon Ortası Analizi

TDSF Kulüplerarası Salsa Şampiyonası'nın 3. ayak yarışması da geride kaldı. Geriye de tam 3 yarışma kaldı. Sezonun ortasına geldiğimiz bu günlerde her ne kadar 3. ayak ile ilgili ciddi tartışmalar sürmekte olsa da ve her ne kadar MHK'nin istifası ve son ayaktaki A Klasman sonuçlarının tescil edilmemesi ciddi şekilde gündeme oturmuş olsa da, konuyu biraz bunlardan uzaklaştırıp, dans sporunun stratejik boyutuna taşımak gerekiyor sanırım...

Aşağıdaki bağlantıda, şu an kulüpler arası sıralamada ilk 6'da bulunan kulüplerin son yarışmada elde ettikleri puanların dökümünü paylaştım. Elbette burada bilhassa A klasmana dair verilecek iptal kararı sonucunda ciddi değişiklikler olacaktır ancak yine de durumu incelemek adına önemli bir veridir. Aynı şekilde önümüzdeki günlerde bu tablodan bugüne dek yapılmış yarışmalardaki 6'dan az sporcunun katılımıyla açılmış ve klasmana dahil edilmiş tüm kategorileri düşerek bir hesaplama daha yapacağım. Zira kural kitabımız finallerin en az 6 çiftle yapılabileceğini söylüyor. Dolayısıyla daha az katılım olan klasmanlar, puanlamaya dahil edilmemelidir, klasman dışı değerlendirilmelidir.

(Maalesef tüm kulüpleri ekleyecek vaktim olmadı. Kulüp ve sporcu olarak özellikle istediğiniz hesaplamalar varsa, facebook üzerinden veya buradan bana ulaşabilirsiniz. Yardımcı olmaya çalışırım.)

TABLOLAR

Bu link'i  YENİ BİR PENCEREDE açtıktan sonra bir yandan buradaki yorumları tablodan takip etmeye devam ederseniz daha anlaşılır olacaktır.

Bu tabloya göre:

1. İlk 6 sıradaki kulüpler arasında toplamda A klasmandan en çok puan kazanan kulüp Crypto olarak gözüküyor. Bunda elbette sporcularının büyük bölümünün bu klasmanda yarışması öenmli rol oynuyor.

2. Buna karşılık, sporcu başına ortalama puanda, A klasmandaki en başarılı kulüp çift başına 198,3 puanla ABDA'dır. Buradan da sporcuların daha sık final ve podyum gördüğü anlaşılmaktadır.

3. Yetişkinler B klasmanda hem puan toplamı hem de ortalamada en önde bulunan kulüp ABDA'dır.

4. Yetişkinler C klasmandan en çok puanı ANGORA toplamıştır ve bunda sezon genelinde tam 66 sporcunun payı vardır. Buradan çıkatacağımız sonuç, aslında mevcut puan sisteminin yetişkinler kategorisinde sporcuların sıralamasından ziyade, kulüplerin kaç sporcu ile temsil ediliyor olmalarına önem verdiğinin anlaşılmasıdır. Yani KALİTE'den ziyade SAYI'ya önem vermektedir ki bu da zaten C klasmanda ve B klasmanda neden bu kadar düşük kalitede performanslar izlediğimizi anlatmaktadır sanırım.

5. C Klasmanda ortalamada en efektif kulüp sporcu başına 90,96 puanla TARZ Dans'tır.

6. Alt yaş gruplarını en etkili kullanan kulüp de yine TARZ Dans olmuştur. Alt yaş gruplarından 300 puana civarında katkı sağlayan kulüp, bu değerle, toplam puanlarının 15%'ini alt yaş gruplarından elde ederek alt yapıya verdiği önemi göstermiştir.

7. Fakat TARZ Dans toplam puanlarının 15 % e yakın bir bölümünü alt yaş gruplarından alabilmek için, sezon boyunca yarıştırdığı sporcuların 70 % ini bu yaş gruplarına ayırmak durumunda kalmıştır. Bu da mevcut kulüp puanlama sisteminin alt yapıya ne kadar az değer verdiğini göstermektedir. Yarışmacılarınızın neredeyse dörtte üçünü alt yapıya ayırıyorsunuz fakat bu size son derece cüzi puan getiriyor. Gözden geçirilmesi gereken bir nokta olduğunu düşünüyorum.

Daha bir çok yorum yapılabilir ama önümüzdeki günlere saklıyorum bunları. Zira hem son yarışmaya dair alınacak kararlarla önümüzü görmemiz hem de puanların detaylarına inerek en çok podyum gören, en çok finale çıkan kulüp ve sporcuları da analize dahil etmekte fayda görüyorum.

Yorum ve görüşlerinizi beklerim.