14 Temmuz 2014 Pazartesi

Sabri'nin Göbeği !

http://image.samanyoluhaber.com/Images/News/20101029/157932_sabri-sarioglu1.jpg


Her ne olursa olsun, diğer takım taraftarları bile Sabri ile ilgili şakalar yaparken bu kadar aşagılamamıştı onu...

Kulübüne aşık, 10 küsür yıldır formasını giyen, gözü Galatasaray'dan başka bir şey görmeyen bir adam Sabri.

Sabri için "akıllı değil" diyebilirsiniz... Fakat bugüne kadar gördüğüm en zeki ve kendini geliştirmiş futbolcu eşlerinden biriyle evli Sabri... Karısı pilot. Evet, bildiğiniz uçak uçuran pilot. Futbolcu eşlerinin zihnimizde bıraktığı genel imajın aksine AVM'lerde ayakkabı, kürk peşinde gezip durmuyor yani, kendini geliştiriyor, birçok erkeğin çocukluk hayallerinde kalan bir mesleği icra ediyor. Tribünlerin dalga geçtiği kadar "saf" olsa Sabri, Yağmur Hanım onunla evlenir miydi diye sorguluyorum bunu öğrendiğim günden beri. Para da bir yere kadar sonuçta...

Sabri için "Tekniği zayıf" diyebilirsiniz. Doğru. Seyirciyi çileden çıkartan, 3 kere yerden sekmeden ceza sahasına varmayan "ortaları" düşünürseniz, tekniği yok denecek kadar az. Fakat mesela 2008 Avrupa Şampiyonası yarı finalinde, daha dün Dünya Kupası'nı kaldıran Almanya kaptanı Lahm'a topuğuyla bacak arası yapıp Semih'e beraberlik golünü attıran adam da Cafu değil, Sabri'ydi.

Sabri için "giyinmeyi bilmiyor" diyebilirsiniz. Doğrudur, bilemem, pek anlamam modadan. Fakat herkesin "hayatımda gördüğüm en kötü giyinen futbolcu" ilan ettiği Diego Lugano bugün Uruguay'ın Dünya Kupası kadrosunun kaptanı olabiliyor. Eh o halde bu pek de mühim bir faktör değil. Kaldı ki Sabri bence Lugano'dan bin kat daha iyi giyiniyor....

Sabri için "göbekli" de diyebilirsiniz. Elbette diyebilirsiniz, dilin kemiği yok sonuçta. Yalnız bunu söylerseniz, biz de bir tarafımızla güleriz, onu da iyi bilin. Zira Sabri için söylenemeyecek tek bir şey varsa o da, "koşmuyor, koşamıyor" tarzı laflar olur. "Göbekli" de bunlardan biri. Sabri Galatasaray için canını dişine takıp koşar, hatta o kadar ki, bazen koşmaması gereken yerde bile koşar, Çünkü pozisyon bilgisi yoktur. Onun yerine en iyi bildiği şeyi yapar... Koşar! Sabri'ye "göbekli, kilosu var, koşmuyor, performansı düşük" demek Superman'e "uçamıyor o aslında, siz yanlış biliyorsunuz" demek gibi bir şey. O yüzden, kusura bakmayın, güleriz... Acı acı güleriz...

Sabri benim gözümde ülkenin en iyi 2 yerli sağ bekinden biridir. İlki Gökhan Gönül'dür. Sonrasında Sabri gelir. Evet, ülke futbolumuz bu kadar kötü durumda, kabul ediyorum  Ama daha iyisi yok işte...

Sabri'ye yapılan büyük bir ayıptır. Daha önce 2000 UEFA Şampiyonu kadrodaki bir çok isme yapılmış bir ayıbın 2014 versiyonudur. Mehmet Ayan'ın en çok katıldığım lafıdır, "Galatasaray'da hiçbir başarı cezasız kalmaz". 13 yıldır bu takımın parçası olan, kaptanlığıını yapan, kulübünü her şeyin önünde tutan bir adam Sabri Sarıoğlu. Elbette bu vefasını da cezalandıracaktı Galatasaray. Çünkü Galatasaray'ın kurumsal gelenekleri vardır; vefayı cezalandırmak da bunlardan biridir!

Yolun açık olsun Sabri Reyiz! Bir Fenerbahçe taraftarı olarak rica ediyorum, yanlışımız, saygısızlığımız olduysa -ki olmuştur, biliyorum olduğunu- hakkını helal et,

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Geçmişten Bugüne "Tour-de-Burger" - 2

9 gün... Evet, 2014 turuna sadece 9 gün kaldı. Sabırsızlığımızın Brezilya'daki Dünya Kupası'yla bile dindirilemediği noktadayız artık. Hem kendimizi oyalamak, hem de sizleri biraz olsun eğlendirebilmek ve 2014 turundan gelecek paylaşımlara hazırlamak için, önceki "Tour-de-Burger" yıllarından seçme görüntülerimize devam ediyoruz.

Bugünkü klasik videomuz turun "aktif dinlenme" şeklinde geçen akşam etaplarından geliyor. Çöp Şiş etabında "King of the Meat-on-a-stick" mayosunu Cenk'e kaptıran Tubik, "Le Balcon" olarak anılan etapta arayı kapatmaya niyetli... Cenk'in bir anlık hatasından da faydalanan Tubik, etabı önde tamamlıyor. Cenk'in etap sonundaki "çekirdek" itirazları yapılan doping kontrolü sonrası sonuçsuz kalıyor ve  Tubik en iddialı olduğu mayoyu, "akşam sefası" mayosunu üzerine geçiriyor.

Arşivlerimize Tour-de-Burger 2012 kapsamında giren müzikal kıvamındaki bu videoyu hep birlikte izliyoruz.




Yorumlarınızı eksik etmeyiniz :)

Mesela bu sene bu etapta hangi şarkı söylensin? İstekte bulunun, en çok oy alan şarkıyı burada, bu şekilde paylaşalım :)

8 Temmuz 2014 Salı

Geçmişten Bugüne "Tour-de-Burger" - 1


Bir yıldır hasretle beklediğimiz "Tour-de-Burger 2014" tam 10 gün sonra başlayacak. Gözler artık 19 Temmuz sabahına çevrildi. Heyecan bu kadar doruktayken, duvarlara çentik atarak geri sayım yapmaya başlamışken, önceki yıllarıdan bazı unutulmaz "Tour-de-Burger" anlarını hatırlayarak zamanın daha hızlı geçmesini sağlayabiliriz diye düşündüm. Eğer heyecandan unutmaz da başarabilirsem, her gün klasik bir "Tour-de-Burger" videosu paylaşmayı hedefliyorum. Buyrunuz, ilkiyle başlayalım:

İlk klasiğimiz "Tour-de-Burger" tarihinin en unutulmazları arasında yer alıyor. 2012 Turu'nun İzmir - Söke etabında, son düzlükte, Ortaklar mevkiinde atağa kalkan Cenk, çöp şiş konusundaki iddiasını bir kez daha gözler önüne seriyor.

Dikkatle izliyoruz:



Tur'a 10 gün kala kulislerde Tubik'in bu heyecan dolu etapta, yıllardır tekniğini ve taktiklerini yakından incelediği Cenk'i geçmeye niyetli olduğu ve çalışmalarını bu yönde yaptığı konuşuluyor. Bakalım "King of the Meat-on-a-Stick 2014" mayosunu kim üzerine geçirecek?

Boynuz kulağı geçecek mi?
Tubik mi yoksa Cenk mi?
Kramer, Kramer'e karşı mı, yoksa David ve Goliath mı?
10 gün sonra hep beraber göreceğiz. :) 

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Tour-de-Burger 2014: Start

Pembe Panter (Pink Panther) serisini bilirsiniz. Hani Peter Sellers'ın efsaneleştiği, sakarlığıyla can yakan fakat iş de bitiren Fransız Dedektif Clouseou'nun maceralarını anlatan, Henry Mancini'nin o unutulmaz bestesiyle akıllara kazınan film serisi. Hollywood geçtiğimiz yıllarda seriyi Steve Martin'le yeniden çekmek istedi. Her ne kadar bu tip "re-make" denemelerine her seferinde fena halde şüpheyle yaklaşsam da, Steve Martin'in çok zor bir işi başararak Peter Sellers'ın gölgesinde kalmadan güldürebildiğini söylemeliyim. Yeni serinin devam filmini çektirecek kadar başarılı bir performans sergilemiş Martin.

Aslında konumuz Pembe Panter veya Steve Martin değil. Konumuz tatil. Geçtiğimiz yıllardan farklı olarak bu kez Datça'yı da kapsayan, geçtiğimiz yıllardan farklı olmayarak da yine Cenk ve Tuba'nın yanında "third-wheel" olarak yer alacağım 2014 yaz tatilimiz...  Şimdi konuyu Pembe Panter'den tatile getirmem gerekiyor... Getiriyorum.

Bundan 3 sene önce ilk Bodrum sefamız için yollardayken Steve Martin'li Pembe Panter'i yeni izlemiştik. Filmdeki bir sahneyi ne zaman hatırlasak katıla katıla gülüyorduk. Sahne şuydu:



O gün Bodrum'a giderken bu muhabbeti o kadar çok yapmıştık ki, Susurluk'ta mola verip kahve almak için tesislere girdiğimizde, kasada bana masumca "buyrun efendim günaydın, ne alırdınız?" diyen baristaya, "Öyy vüd leyk tü büy e Deeembeeğğgeeerr" cevabını vermiştim. Baristanın şaşkın bakışları arasında yine kahkaha krizine girmiştik...

O yüzdendir ki, bizim bu Bodrum turlarımızın ismi (an itibariyle) Tour-de-Burger olmuştur (okunuşu Tuğğ-de-beğ-geeğğ).

Bu yılki güzergahımız 19 Temmuz'da Datça'ya doğru yola çıkarak başlayıp, 24 Temmuz'da Bodrum ile devam ediyor. 29 Temmuz'da İstanbul'a dönüş başlıyor.

Olur da yolunuz oralara düşerse haber edin, görüşelim. Seyahatimizi şuradan takip edebilirsiniz efendim :) (Video penceresinin sağ üst tarafındaki play tuşuna basınız lütfen)

Yakında yeni video ve fotoğraflar da eklenecektir, takipte kalınız ;)



5 Haziran 2014 Perşembe

How To Lose "Me" In 10 Ways

"How to lose a guy in 10 days" adlı filmi bilirsiniz...

Son Oscar bükücü Matthew McConaughey ve ona Sarah Jessica Parker'dan çok daha fazla yakışan Kate Hudson'ın başrollerini paylaştığı çıtır-çerez bir romantik komedidir bu film, mutlaka hatırlamışsınızdır. Yine de bilmeyenler için filmi özetleyelim:

Bir iddia sonucu başlayan esas kız ve esas oğlan münasebeti, zamanla ciddi bir ilişkiye doğru kaymaya başlar. Akabinde mevzunun bir iddiaya dayanmasının anlaşılmasıyla birlikte işler sarpa sarar. Netice itibariyle, bir şekilde mutlu sona ulaşılır.

Neyse efendim konumuzun aslında filmle çok da ilgisi yok. Başlık çağrışım yapıyor sadece... Bugünkü konumuz erkek milletinin kafasına bir ilişkiye dair "bitirsek mi, bitirmesek mi" sorusunu yerleştirecek 10 farklı vaziyettir. En iyi tanıdığım erkek "bizzat ben kendim" olduğundan, mevzuyu biraz kişisel kılmakla beraber şahsıma ait maddeleri sıralamayı uygun görüyorum.

Not: Bu yazı hiçkimseye yönelik bir "ayağını denk al" uyarısı değildir. Ukalalığımı da şimdiden mazur görünüz, maksat eğlenmek sadece :)



1. İstikrarsız Karar Mekanizması




Aynı olaya, farklı zamanlarda birbiriyle tamamen zıt tepkiler verilmesi durumuna kibarca "istikrarsızlık" diyoruz. Kibar olmasaydık, "dengesizlik" diyebilirdik, ama çok kibarız, lanet olsun....






2. Kıskançlık


İlişkilerde Minimum / Maximum İlgi Formulü kapsamında onaylanmış, kabul edilmiş "mantıklı kıskançlık" hariç konuşuyorum, kıskançlığa hiç gelemem. 


3. Senaristlik ve Kafada Kurma 


Görmediği, bilmediği, duymadığı halde, elde hiçbir veri olmamasına rağmen varsayımlar üzerinden kanaate varma durumudur... Bir nevi hastalıktır. Bulaşıcı değildir, lakin yine de ortamdan acilen uzaklaşmakta fayda vardır.

4. İletişim Sorunsalı


Ozellikle ilişkiye dair bir konuda konuşurken kendini ifade edemeyen veya ifade edecek bir şeyi olmadan konuşanlar, aynı şekilde karşı tarafı dinlemeyen veya dinlemesine rağmen orada söylenenler sanki hiç konuşulmamışcasına devam edenler...

Muhtemelen zombidirler, ani hareket yapmadan, ufak ufak uzaklaşınız.



5. Karnıyarık 


Bak bak bak, tipe bak, tipe! Yahu arkadaş, bunu nasıl yiyorsunuz anlamıyorum?! Açık ve net söylüyorum...  Benim karnıyarıkla, pırasayla, bamyayla ve buna benzer yemeklerle aramı yapmaya çalışanın gözünün yaşına bakmam! Tamam evet, nimettir, ayıptır, yazıktır, bulamayanlar vardır... O zaman bana niye zorla yedirmeye çalışıyorsunuz kardeşim, gidin bulamayanlara verin, afiyetle yesinler! Sevgilim Adriana Lima olsa yine dinlemem, o derece... Bakın, hesap basit: 

Adriana Lima 10 üzerinden 10 ise
Karnıyarık 10 üzerinden 1'dir.

O halde:


(Karnıyarık+Adriana Lima) / 2 = 5,5 = Vasat  (7'den aşağısı vasat kapsamına giriyor zira)


Senin bile güzelliğin karnıyarık kaldırmıyor Adriana, üzgünüm... Ayrılma sebebi.. Net! 



6. Akan Makyaj Sendromu


Şimdi söyleyeceklerimi sadece "fiziksel görünüm" olarak algılamayın. Davranışlar, hal ve tavırları da kapsıyor bu konu.

İlişki öncesindeki flört döneminde ve ilişkinin başlarında soldaki gibi gördüğünüz bir kadın, günün birinde bir bakmışsınız sağdaki oluvermiş. Aslında aynı insan ama artık motivasyon eksikliğinden midir, bezmişlikten midir, nedendir bilinmez, soldaki halini koruyamamış. Belki de hep sağdakiydi ama bize kendini soldaki gibi gösteriyordu tabii, bu da bir ihtimal.  Gerçekleri arkasına hapsettiği maskesi mi düştü, tonla para verip aldığı makyajı mı aktı, gözümüzdeki perde mi kalktı, bilemiyorum; olmuş bir şeyler işte, orası kesin.

Neyse, sebep değişkenlik gösterebilir. Fakat ne yapıyoruz? Hatice'ye değil, neticeye bakıyoruz. Üzgünüm bebeğim, artık bizimle değilsin...  


(Yeri gelmişken gençliğinde ne güzel kadınmış Deniz Seki yahu... Vay arkadaş...) 



7. Pozisyon Futbolda Her Şeydir



Yapma bunu, yapma bunu!!! 

Not: 
Bu maddede ne anlatmak istediğimi anlayan dostlarım... Lütfen çaktırmayınız :) 

Ve siz, bu maddeden hiçbir şey anlamamış olan değerli okuyucular..  Bu durum sizin algınızda bir sıkıntı olduğunu göstermez, canınızı sıkmayın. Sadece benimle bu konuyu bilecek derecede samimi olmadığınızı gösterir ki bunu da düzeltebilirsiniz, evet :) 



8. Oyun Hamuru Sendromu



http://www.funcage.com/blog/wp-content/uploads/2013/10/Women-Have-Own-Planet-001-550x511.jpg

Sanıyorum görselimiz durumu yeterince net izah ediyor, ne dersiniz? 

"Get out of my life you manipulative bitch!" diye hönküresi geliyor insanın gerçekten. Ama son derece kibar olduğumuzdan ne yapmıyoruz?

Hönkürmüyoruz....


9. Sosyal Çevre Çatışması


Öyle sevgili yaptıktan sonra normal şartlarda sürekli görüştüğü arkadaşlarıyla görüşmeyen, onlarla sevgilisinin müsaade ettiği ölçüde yakın kalan, sevgilisi var diye 25 senelik arkadaşıyla arada bir buluşup FIFA bile oynayamayan, hayatı sadece iki kişiden (sevgilisi ve kendisi) ibaret gören adamlardan değilim. 

O yüzden, arkadaşlarımla da iyi geçinmen gerekiyor. Öyle başlarda "ay Cenk'le Tubik çok tatlıııı" deyip, 2 ay sonra "üff yine mi Cenklerle Etiler'e gidiyoruz" muhabbetine gireceksen, haberin olsun diye söylüyorum müstakbel sevgili, sonuç net... Çok Net!  :) 

Bir de bunun bir üst versiyonu olan, son derece sakin ve aslında biraz da buruk bir tonla "Cenk beni sevmiyor mu? Öyle geliyor bana biraz sanki..." ve telkini takiben gelen "ne bileyim, böyle biraz soğuk davranıyor bana yani" kombinasyonu var ki, aman Tanrım... O ne sinsidir o, o ne çakaldır o! Tam bir profesyonelle karşı karşıyasınız... Çok dikkat edin, zira farkında değilsiniz belki ama ağır adımlarla sosyal çevreden kopuk ve çekirdek aile düzeninin dışına çıkmayan bir vaziyete doğru ilerliyorsunuz. Aman diyeyim...




10. Balkanlardan Gelen Soğuk Hava Dalgası





Ne yalan söyleyeyim 10. maddeyi bulamadım... Ben de genel olarak fayda sağlayabileceğini düşündüğüm bir mevzuyla yazıyı kapatayım istedim. Özellikle dans gecelerine gidip dans eden, gecelerde açık burunlu dans ayakkabısı giyen kadınlara sesleniyorum. 


Bizler, yani erkekler, kadınları seviyoruz. Hem de çok seviyoruz. O yüzden bu yukarıdaki görseldeki kötü örnekleri sergileyerek bizleri kendinizden soğutmayınız, çok rica ediyorum. O açık ayakkabının içine o ten rengi çorapları giymeyin. Efendim, neymiş, "üşüyoruz kışın, mecbur giyiyoruz". Üşüyorsanız mesela şunu kullanmayı deneyin...






Bak ne kadar güzel işte! Hem çorabın var, bacakların üşümüyor, hem tenin sanki Da Vinci boyamış gibi pürüzsüz gözüküyor, hem de az önceki fotoğraftaki o berbat tablo yok! Ayak zaten başlı başına çirkin bir organdır. Bana göre en çirkinidir hatta... O yüzden elimizden geldiğince göze batmaz hale getirirsek hani mesela, gerçekten çok iyi anlaşabiliriz. Teşekkür ederim.

:)


Son Not:
Ukalaca ve saygısızca bulduysanız kusura bakmayınız... Rahatsızlık verdiğim için özür dilerim.

Fakat şunu da bilin ki, bundan rahatsız olduysanız, beraber olamayız.. Elveda sevgilim! :))




21 Mayıs 2014 Çarşamba

Date Coach

"Yolda yürürken rastladığınız son derece çekici bir kadınla tanışmak için ona anlık ve basit bir soru sorun...

E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?


K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.

E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?

K: İşimden dolayı sürekli enerjik olmam gerekiyor, o yüzden çok kahve içerim, evet.

E: Sende avukat havası var..." 

Yukarıdaki metin ABD'li bir yazarın hazırladığı, ilişkiler üzerine tavsiyeler içeren bir siteden alıntıdır. Konunun adı "uygun conversation starter nasıl bulunur?"

Söz konusu ABD olunca her alanda ve konuda belirgin bir "basite indirgenme" hissetmek artık alıştığımız bir durum haline geldi ama açıkçası bu kadarını beklemiyordum. Amerika'ya gitmişliğim, iyi kötü 3 eyalette bulunmuşluğum var ama bu diyaloğun ABD şartlarında gerçek olup olamayacağını bilemiyorum. Yalnız fena halde abartı geliyor kulağa... Yazarımız tezini ve fikrini haklı çıkarmak için tüm gerekli kurguyu sağlamış. Tek başına satranç oynayıp, beyaz kazansın diye siyaha sürekli kötü hamle yaptırmak gibi bir şey bu.

Yani utanmasalar şöyle düzenleyeceklermiş diyaloğu:


"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?

K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.

E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?

K: Evet, Starbucks'a senin gibi yakışıklıları götürüp sonra da eve atıyorum.

veya

"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?

K: Evet, şuradan sağa dönün, sonra karşınıza çıkan ilk köşede bir tane var.

E: Vay, Starbucks'ın yerini bu kadar net bir şekilde bildiğinize göre çok sık kahve içiyor olmalısınız?

K: Boşver onu şimdi de sevişiyor muyuz onu söyle...

veya

E: Merha...

K: Sex sex sex sex...

İşin enteresanı hem erkeklere hem de kadınlara aynı minvalde tavsiyeler verildiğini düşünürsek, bunlar orada işe yarıyor da olabilir. Yani erkeklere "yoldan geçen kadına Starbucks sorun" diyen zihniyet, kadınlara da "size birisi Starbucks'ın yerini sorarsa aman kaçırmayın ha" diyor olabilir.

Bir de bunları yazan "dating coach" denilen insanlar dünyanın parasını kazanıyorlar... Evet! Kıskanıyorum! Orada yaşıyor olsaydım aynı işten köşe olabilirdim şu an.... Fakat Türkiye'de mümkün mü? Düşünün, mümkün mü şu diyalog?

Olası bir "nerede sorduğuna göre değişir" argümanını ortadan kaldırmak için bölgelere göre düzenliyorum diyaloğu:

Üsküdar - Ümraniye:
""E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: .... (cevap vermeden, hızlanarak yürümeye devam eder)"
Beşiktaş:
""E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Şu tarafta."

Taksim - Beyoğlu:
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K: Kapitalist markaları boykot ediyoruz! Her yer Taksim, her yer direniş!" 


Teşvikiye:
"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K:  Şurada House Cafe var, az yukarıda City's var... Reasürans'ta da Corridor var...
"

Bağdat Caddesi:"E: Merhaba, en yakın Starbucks ne tarafta biliyor musunuz acaba?
K:  Şaşkın.." 



Bizde date coach var mı bilmiyorum da, Life Coach olan arkadaşlara sormak lazım, bu tip konularda ne gibi çalışmalar yapıyorlar diye... Merak etmedim değil :)

12 Mayıs 2014 Pazartesi

"O Adam"

Dün Caddebostan barlar sokağında bir bahçe duvarının dibinde yaklaşık 4 saat boyunca Fenerbahçe'nin 2013-14 sezonu şampiyon kadrosunu taşıyan otobüsü bekledik birkaç arkadaş... Ankara'dan sırf bu tabloyu görmek için İstanbul'a gelen mi dersin, takımı yakından görmek uğruna, orijinal formasını meşale ateşine kaptıran mı istersin... Neticede bu uzun bekleyiş son derece keyifli bir sohbete dönüştü ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.

Otobüsün yaklaştığını televizyonda gördükten sonra Bağdat Caddesi'ne çıktık ve otobüse yaklaşmak için Bostancı istikametinde yürümeye başladık. Birkaç dakika sonra muazzam bir kalabalık ve ortasında sarı-lacivert bir otobüsle karşılaştık. Artık her şampiyonluk kutlamasının vazgeçilmez parçası olduğu üzere, otobüs meşaleler, sis bombaları,tezahuratlar arasında çok ağır bir şekilde bize doğru ilerlemeye çalışıyordu. Futbolcular aracın açık olan üst katından taraftarlarla selamlaşıyordu. Muhtemelen bizim yanımıza gelmeden önce 3 saattir bunu yapıyorlardı ve bu yüzden bazıları biraz yorulmuşlardı.. Belki de -haklı olarak- sıkılmışlardı...

Fakat Dirk Kuyt, otobüsün en önünde, en tepesinde oturmuş, gozlerini taraftardan bir saniye ayırmadan ismini haykıran her taraftarın gözünü yakalayarak, tek tek el sallayarak sezon boyunca sahada sergilediği enerjiyi bu kez kutlamalarda paylaşıyordu taraftarla... Kulübüne ve daha da önemlisi mesleğine bu denli kendini adayabilen bir futbolcu daha görmedim. Profesyonelliğinin, oraya gelen taraftarın ne istediğinin ve mesleği icabı, sözleşmesi icabı onlara ne vermesi gerektiğinin bu kadar farkında olması bize anormal geliyor gelmesine de, Kuyt ayarında bir futbolcu için son derece normal ve sadece işinin parçası aslında.

Christian Baroni de benzer bir enerji sergiliyordu... Hatta sezon boyunca sahada sergilediğinden daha fazlasını otobüsteki sevinç gösterilerinde dışarı vuruyordu dersek, yanlış olmaz.

Fakat bir sahne vardı ki...  Maalesef o an çekmek aklıma gelmedi ama kısaca anlatmak isterim:

Otobüsün etrafındaki ikinci "tavafımızı", otobüsle aynı hızda yürüyerek yerine getirmeye çalıştıgımız sırada, etrafımızda Kuyt, Emenike, Webo, Sow gibi yıldızlar için gırtlaklarını yırtarcasına tezahurat yapan ve onlara sesini duyurmaya çalışan yüzlerce insan vardı.Bu sırada tam yanıma 40 yaşlarında, sakallı, zayıf bir adam sokuldu. Hani böyle sanki şehrin diğer ucundan kalkıp buraya tek başına gelmiş, saatlerce tek başına bu anı, otobüse yaklaşacağı zamanı beklemiş bir görüntüsü vardı adamın.  "İsmail Hocam! İsmail Hocam!" diye bağırmaya başladı... Sesini duyurmaya çalıştığı kişi Ersun Yanal'ın yardımcı antrenörlerinden İsmail Kartal, futbolculuğundan bildiğimiz lakabıyla sağ bek "Arap" İsmail'di.

İsmail Hoca onca yıldız futbolcu içerisinden kendisine azimle seslenen bu taraftarı karşılıksız bırakmadı; çok içten bir gülümseme ve selamla cevap verdi. Yanımdaki adam  "Hocam, çok teşekkür ederiz hocam. Allah razı olsun hocam..." demeye çalıştı ama gözleri dolmuştu ve yutkunmaktan cümlenin son kısmını muhtemelen sadece bana duyurabildi. Gözlerindeki yaşı tutmaya çalıştı, beceremedi, Fenerbahçe atkısıyla yüzünü sildi ve kalabalığın içerisinde kayboldu...

O adamın yüzündeki ifadeyi ömrüm boyunca unutmayacağım. Futbolun ve sporun bu kadar kirlendiği, şiddet, saygısızlık, küfür, kavganın ölçülemez seviyelere ulaştığı, ezeli rakibin kadın basketbol takımı karşısında alınan galibiyetlerin bile tecavüz gibi spor lügatında yer almaması gereken kelimelerle kutlandığı bir ortamda, aslında bir taraftarın, tuttuğu takımın adı ve renkleri ne olursa olsun, o kulübe nasıl bir duygu yoğunluğuyla bağlı olduğunu bir kez daha hatırladım. 

Biliyorum ki, o adamın Galatasaray versiyonu da var, Beşiktaş versiyonu da... O adama dünyanın her yerinde, her futbol takımını tutan taraftarlar içerisinde mutlaka rastlayabilirsiniz. Nijerya'nın toprak sahada yalın ayak top koşturan mahalle takımlarında da var, isminde Türkçe algımızın istihap haddinden ziyadesiyle fazla "J" harfi barındıran İzlanda'nın köy kulüplerinde de...

Biliyorum ki "o adam" münferit değil. Hele hani o tribünlerde olan her olayda sıkça rastladığımız, kulüp yöneticisi deyimiyle "bir kişinin kabahatini 100 küsür yıllık camialara mal edemeyiz" adamı hiç değil, benim dün gördüğüm adam.

O adam aslında hepimizin içerisinde var. O adam mahalle kırtasiyesinden arkasında Rıdvan Dilmen'i temsilen "8" yazan bez formayı  aldığım 9 yaşındaki halim benim. Siz akranım olan Galatasaray'lı dostlarım için; Tanju'nun Neuchatel maçındaki sağ ayak plasesinin ağlarla buluştuğu andaki haliniz o adam... Çocukça bir sevinç, kim bilir bizi ne dertlerden, hangi tasalaradan uzaklara taşıyan iki renge, bir armaya ve onu taşıyan insanlara duyduğumuz içten bir minnet duygusu aslında o adam, şampiyon diye bağırmamızı sağladıkları için.

Bütün taraftarların bunları her dakika hatırlamasını beklemiyorum, gerçekçi olalım, böyle şeyleri bu ülkede düzeltmek kolay değil... Evet kolay değil ama yine de bu saf duyguları hepimiz unutmuş olamayız değil mi?

Ben bundan sonra kendi içindeki "o adamı" hatırlayan taraftar dostlarımla spor konuşmak istiyorum, galibiyete "tecavüz" diyenlerle değil... Merak etmeyin, her seferinde bu kadar romantik olmayacağım söz veriyorum ;)