26 Mayıs 2010 Çarşamba

Top 10: The Bucket List

Bir süredir ara verdiğimiz Top 5 listelerimize geri dönüş yapıyoruz. Hatta bu listeleri yapmadığımız zamanların acısını çıkartmak için Top 10 yapıyoruz bu seferlik. Konumuz biraz değişik bu kez; pek de konvansiyonel değil. Bakalım, beğenirsiniz umarım.


 "Bucket List"

Hepimizin kendince "bunu mutlaka yapmalıyım" dediği şeyler vardır hayatta. Günlük iş yoğunluğundan, hayatın default hengamesinden dolayı öyle her dakika aklımıza gelmiyor bu tip şeyler maalesef. "Bucket List"i seyrettiyseniz hatırlarsınız. Orada bile 60'ına gelmiş iki adam daha yeni yeni bir liste haline getiriyorlardı hayatta mutlaka yapmak istedikleri şeyleri. Oysa aslında hayatını bunlar uğruna yaşamalıdır bir insan; ancak öyle mutlak keyif alınır hayattan gibi geliyor bana. Neyse efendim, mümkün mertebe azaltmak suretiyle 10 maddeye indirmeye çalıştım kendi listemi. Önceliğe veya öneme göre herhangi bir sıralama yoktur. Sizinkileri de duymak, görmek, okumak ister gönül comment olarak.

Le List de la Bucket 
 "lö list de la bukö" diye okunur :)

1- Şükrü Saraçoğlu'nda dolu tribünler önünde 15 dakika bile olsa Fenerbahçe formasıyla ve takımdaki gerçek futbolcularla oynamak. Opsiyonel olarak beraber oynayacağım 11'i de seçebileceksem eğer:

Schumacher - Gökhan Gönül, Lugano, Uche, Roberto Carlos - Oğuz Çetin, "Erdem Özkan", Rıdvan Dilmen, Tuncay - Van Hooijdonk, Alex



15. Dakikada benim yerime oyuna Anelka girsin, Alex orta sahaya çekilsin, Anelka forvete geçsin lütfen, teşekkürler. Bir grup taraftar oyundan çıkarken beni yuhalasın, buna karşılık Aziz Yıldırım ayakta alkışlasın. Ha bir de Teknik Direktör Aykut Kocaman olsun, vasiyetimdir.

Not: Bu kadro elbette ideal bir Fenerbahçe kadrosu değildir. Tamamen "şununla da oynamış olayım" diyerek oluşturulmuştur. Futbol bilgime sövmeyiniz :) 


2-  Nick Hornby ve Terry Pratchett'la birlikte kahvaltı, brunch, öğlen yemeği, beş çayı ve akşam yemeği... Hepsi ya da herhangi biri kabulümdür. Şundan bir ay önce olsa ikisiyle de ayrı ayrı olsun bu organizasyon derdim, Pratchett'ın -muhtemelen- sınırlı futbolseverlğinin Nick Hornby'le oluşabilecek sınırsız futbol geyiğine  ket vurabileceğini düşünerek. Lakin Pratchett'ın son kitabı (Unseen Academicals) göstermiştir ki, her İngiliz doğuştan futbolu sever, futbol-sever doğar. Organizasyonun Londra yerine İstanbul'da gerçekleşmesi tercihimdir (ki benden sonra başkaları da istifade edebilsin muhteşem ikiliden, evet).



 




Terry Pratchett ve her zaman taktığı şapkası... Hemen ardından da en son "An Education" kitabıyla yine o sevdiğimiz "İngiliz usulü Hollywood filmlerine" hammade sağlayan Nick Hornby 


3- Herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda sağlam bir orkestrayla başta Tuesday's Gone olmak üzere, Green Onions ve  Sweet Home Chicago çalmak. Aklıma gelmeyen başka şarkılar olabilir, onları da Anchor yaparız. Seçme şansım olsa söz konusu konserin Chicago House of Blues'da (HoB) gerçekleşmesini isterdim. Elbette orkestra olarak da "The Blues Brothers Band" fena olmazdı hani. Yanına BB King de mi koysak ne yapsak, hmm...


House of Blues... Üst tarafta farklı dinleri simgeleyen sembollere dikkat... "All Are One"


Alternatif olarak: Yine benzer şekilde profesyonel bir orkestrayla, hatta ve hatta Big Band'le, stüdyoya girip My Way, You're the Sunshine of My Life ve New York, New York söylemek ve bunu kaydetmek. Satmak için değil, eşe dosta dağıtmak için. İki müzisyen arkadaşım evlenirken davetiye yerine kapağında kendi fotoğraflarının bulunduğu 3 şarkılık buna benzer bir CD hazırlamışlar stüdyoya girip. Kendilerine de selam olsun buradan, iyi fikirdi. Hala dinliyorum :)


4- Ercan Taner'in sunduğu, Rıdvan Dilmen'in yorumladığı, canlı yayımlanan bir maçta ikinci yorumcu olmak ve Rıdvan'dan önce "Gol olur" demek... Olayın değerini arttırmak adına söz konusu pozisyon Türkiye'nin yer aldığı bir milli maçta gerçekleşmelidir. Aynı zamanda golü rakip oyuncu kendi kalesine atarken bilmeliyim ki kıymeti olsun. Yoksa "kolay zaten, bunda bir şey yok ki" diyebilir Rıdvan Dilmen. :)


5- Herhangi bir NFL Super Bowl karşılaşmasını yerinden, kanlı canlı izlemek... Yok, düzeltiyorum. Herhangi bir Super Bowl değil, San Francisco 49ers'ın oynadığı bir Super Bowl olsun bir zahmet. Maçın Los Angeles Rose Bowl'da oynanması tercih sebebidir. Oralar çok da soğuk olmaz hem Super Bowl zamanı, üstü açık da olsa stadın seyrederiz paşa paşa.


Pasadena'daki Rose Bowl Stadyumu. Amerikan Kolej Ligi takımlarından USC'nin evi... 

Indiana'daki 81.000 kişilik Notre Dame Stadı


Bunun yedeği, ya da B şıkkı diyelim, şudur: Herhangi bir Notre Dame Fighting Irish maçını canlı izlemek. Sezonun son maçı olması tercih sebebidir.


6- Sağlam sponsorlarla, televizyondan canlı yayımlanacak şekilde Türkiye'de bir IDSF World Championship düzenlemek ve bu organizasyonu başından sonuna tamamen üstlenmek. Bilmeyenler için: IDSF (International Dance Sport Federation) dans sporunun FIFA'sı olur. World Championship de bu sporun en iyilerinin katıldığı yarışmadır. Yıllarını bu spora vermiş, yarışmadan yarışmaya sürüm sürüm sürünmüş bir adam olarak haliyle en büyük hayallerimden biri de budur. Hayal kırıklığı yarattıysak, mazur görünüz, idealistim spor konusunda biraz. Alışmış kudurumuştan beterdir misali, hem bıkıp bırakıyoruz bu işleri, sonra da hayaliyle yatıp kalkıyoruz işte. :)

2009 IDSF World Champ Maribor, Slovenya'daki bu salonda yapılmış. (Smiley'le nasıl burun kıvırılır bilemedim, siz gözünüzde canlandırın bir zahmet...) Bu organizasyonu Türkiye alsa ne salonlarda, ne otellerde yapılır, bir daha da başka ülkeye vermezler emin olun.


7- Büyük bir spor kulübü veya federasyonda yönetici olarak görev yapmak. Tercihim elbette Fenerbahçe ve Türkiye Futbol Federasyonu olurdu ancak benzer kurumlara da hayır demezdim hani. Evet, konu spor olunca hem idealistim, hem profesyonelim suç mu!? :)

8- Uçak kullanmak. Öyle yalandan havadaki uçağın kokpitine girip, iki dakikalığına koltuğa oturmak değil elbette. Adam gibi gidip eğitimini alıp, Cessna'yla falan başlayıp sonra bir yolcu jeti uçurmak isterdim. Uzun mesafe uçalım, kıtalararası gidelim, hatta Karayipler'de bir yerlere inelim mümkünse. Tatil yapar döneriz fena mı olur işte...Hmm... İşin rengi nasıl da değişiyor altımda uçak olunca değil mi? "Bodrum neyine yetmiyor aç gözlü herif!" :) Eh oraya arabayla gitmek daha keyifli, ne o öyle uçakla 45 dakikada bitiveriyor yol. Nerede bunun molası, çöp şişi, tostu, ayranı? Yolculuk dediğin biraz uzun olur, ancak o zaman keyfi olur... O zaman şöyle özetleyelim bu başlığı: Kendi kullandığım uçakla, aileyi, eşi dostu, sevdiceği de alıp Karayipler'e gidip, orada tatil yapmak. Budur.

"Lost" esprisi yapmıyorum. Biliyorum ki aranızda "lostzedeler" var. :) Ama fena da olmazdı hani şu manzaranın üzerinde uçmak...

9-  Jack Black, John Cusack, Michael J. Fox, Christopher Lloyd gibi adamların oynadığı bir filmde "Cameo" olarak yer almak. Nasıl olsa bu adamların oynadığı tüm filmleri toplayıp arşivliyorum. İlla ki onu da alırdık, yoksa ben gözüküyorum diye değil yani, ne alakası var! Ha bu arada Jessica Biel'le falan böyle hafifen samimi bir sahnem olursa çok makbule geçer sevgili yönetmenim... (Stephen Frears ya da Jon Favreu olur muhtemelen kendisi bu arada, öyle uygun gördüm.)


 10- Gidip, parası neyse verip, ne kadar zaman gerekiyorsa ayırıp, icabında yıllarca uğraşıp okyanusta o dalgaların arasına çıkabilecek kadar Surf yapmayı öğrenmek. Akabinde muhtemelen önce Pasifik, ardından Atlantik ve son olarak da Avustralya sahillerinde bu zevki yaşamak isterdim. Lakin bendeniz çöldeki deve (bedevi diyenler de var) misali bir adam olduğumdan, dünyada en çok köpekbalığı saldırısına rastlanan yer olan Avustralya sahillerinden sağ çıkmam pek mümkün olmazdı herhalde. O bakımdan benim açımdan Antartika'ya gidip penguen sevmek daha güvenli bir seçenek sanırım. (Böyle de bağlar, sıkıştırırım iki dileği tek maddeye...)





Genel Not: Tüm bu aktiviteler elimizde bir zaman makinasının bulunmadığı göz önüne alınarak tasarlanmıştır. Yoksa yaratıcılıkta sınır tanımam da, neyse...

 Benden bu kadar. Sizin listelerinizi görelim, belki kopyalamak istediğimiz bir şeyler olur. "Yok ben vermem kimseye hayallerimi" derseniz, takas ederiz canım nedir yani!? :)


" ...."

24 Mayıs 2010 Pazartesi

"Devrim" ve Sonrası


Şampiyon Bursaspor'lu futbolcular attıkları bir gol sonrası "Timsah Yürüyüşü"yle sevinirken... (2010)

Turkcell Super Lig 2009-2010 sezonunu şampiyon olarak tamamlayan ve "Anadolu Devrimi"ni gerçekleştiren Bursaspor'u artık daha zorlu bir mücadele bekliyor. Bursaspor, 1959'dan bu yana İstanbul dışından sadece tek bir şampiyon çıkartabilmiş bir ülkede imkansızı başardı. Üstelik de bu başarıyı takımı henüz 1,5 sene evvel devralan genç bir teknik direktörle yakaladı. Kimilerine göre bu başarıda Bursaspor'un istikrarından çok İstanbul kulüplerinin inişli çıkışlı ve genelde son sezonlara bakıldığında düşüşte olan grafikleri daha büyük rol oynadı. Elbette en büyük pay şampiyonluğu son maçta, kendi evinde elinden kaçıran Fenerbahçe'nin, bu bakış açısına göre. Ancak Bursaspor gibi tarihinde "ilk üç" deneyimi bile olmayan, ülkenin en ateşli seyircilerine sahip bir kulübü, hatta ve hatta koca bir şehri şampiyonluk stresine sokmadan idare etmek bile başlı başına büyük bir başarıdır. Bu yüzden Ertuğrul Sağlam'ı kutlamak ve O'nu kovalarcasına gönderen Beşiktaş yönetimine teşekkür etmek gerekir.

Bu da "Timsah Yürüşü"nün mucidi Mususi'nin önderliğinde eskilerden bir gol sevinci. (http://forum.exbilgi.com/lofiversion/index.php/t42224.html)

Şimdi soru şu. "Bu şampiyonluk Bursaspor'u "5. Büyük" yapar mı?" Aslına bakarsanız kağıt üzerinde yaptı bile... Malum, günümüzde futbol kulüplerinin en büyük gelir kapısı yayıncı kuruluştan gelen sıcak para. Bu paranın büyük bölümü de doğal olarak ligimizde şampiyon olmayı başarmış dört takıma gidiyordu. Artık Bursaspor da bu kategoriye girdiğine göre, "Şampiyon takımlara ayrılan pay" 4 yerine 5'e bölünecek. Dolayısıyla TV gelirleri anlamında Bursaspor'un Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzonspor dörtlüsünden bir farkı kalmadı.

Kağıt üzerinde durum böyleyken, işin bir de gerçek boyutu var. Kabul etmeliyiz ki Bursaspor'un gerçekte "Büyük" olarak anılabilmesi için bu yıl yakalanan başarının devam etmesi gerekiyor. Bu, önümüzdeki sene de şampiyonluğun yakalanması lazım anlamına gelmiyor. Ancak en azından önümüzdeki sezon bu zamanlarda Bursaspor'u lig tablosunda ilk 4 sıranın içerisinde görmemiz gerekiyor. Kısacası devamlılık olmazsa Bursaspor geçici bir "Büyük" olmaktan öteye gidemez ve bu muhteşem başarısı da tıpkı topluca 10 yıl önceki UEFA kupasına baktığımız gibi gün geçtikçe bizden uzaklaşan bir anı olur sadece. Şöyle düşünün: Düzinelerce spor programı yapılıyor televizyonlarda. Her gün spor sayfalarında bir çok yazıya rastlıyoruz. Zaman zaman bu programlarda ve yazılarda "Üç Büyükler" terimini görüyoruz. Oysa bizim kağıt üzerinde dört büyüğümüz vardı şu ana kadar. Fakat bunlardan biri, Trabzonspor, çeyrek asırdır lig şampiyonu olamadığından zaman zaman unutuluyordu. Düşünün ki 6 şampiyonluğu olan ve futbolun bu kadar derin yaşandığı bir şehrin takımı bile büyükleri anarken unutulabiliyor. Öyleyse Bursaspor'un "Büyük" olarak anılması için kendini unutturmaması gerekiyor. 

Kağıt üzerindeki büyüklüğü gerçeğe yansıtmanın yolu devamlılıktan geçiyor dedik. Bunun için en önemli sezon önümüzdeki Ağustos'ta başlayacak 2010-11 sezonu. Bursaspor'un mevcut momentumu koruyup ligde yine tepelere oynaması şart. Bunun yanında Avrupa Şampiyonlar Ligi'ne direkt katılıyor olmanın ne kadar büyük bir hediye ve sorumluluk olduğunu da benimsemeli Bursa şehri. "Bursa Avrupa'ya gitti de ne oldu, buyrun gördük işte", ukalalığını yapmak için kalemler ellerinde, elleri klavyelerinde bekleyen o kadar çok "bilir kişi" var ki... Bunlara göz yummayıp, canını dişine takarak mücadele etmeli Bursaspor. Ertuğrul Sağlam'ın "şampiyonuz biz" şımarıklığına bir an bile müsaade etmeyeceğine ve yine çok koşan, savaşan bir ekip yaratacağına eminiz. Ancak Şampiyonlar Ligi'nde iş mücadeleyle bitmiyor. Ligimizin kalitesizliği yüzünden kendi şampiyonumuzla herhangi bir Avrupa ülkesinin şampiyonu arasında puan tablosuna bakarak sağlıklı bir karşılaştırma yapmamız mümkün değil. Ligi Fenerbahçe de şampiyon tamamlasa aynı durum geçerli olacaktı. Bu durum bizi Bursaspor'un Avrupa'da ciddi bir mücadele ortaya koyabilmesi için önemli takviyeler yapması gerektiği gerçeğiyle yüzleştiriyor. Özellikle de yabancı oyuncu kontenjanlarını Avrupa Kupaları'nda tecrübeli isimlerle doldurması gerekiyor Yeşil-Beyaz'lıların.

 Şampiyon Bursaspor'un yaratıcısı Ertuğrul Sağlam. Bundan sonra sorumluluğu daha da büyük olacak.


Bursaspor'u şampiyon yapan en önemli etken sağlam defansif kurgusu, disiplinli, sabırlı oyunu ve hızlı hücumda etkili olabilen, boş alanı seven Sercan, Ozan, Volkan gibi oyuncuları oldu. Bu oyun yapısı Şampiyonlar Ligi'nde de başarı getirebilir. Buna iki örnek verebiliriz.

İlki, önce "yenilmez" sonra da "yenildi tamam ama hayatta elenmez" denen Barcelona'yı kupanın dışına iten ve Şampiyonlar Ligi'ni kazanan İnter. Evet başlarında "bir adet" Mourinho var ve elbette Inter kadrosu ve Bursaspor kadrosu kıyaslanamaz. Ancak o kadro bile önce Barcelona sonra da finalde Bayern karşısında akıl almaz derecede başarılı bir savunma oyunuyla kazandı kupayı, muhteşem ofansif varyasyonlar veya sağdan soldan rakibine yüklenen, aman vermez bir hücum futboluyla değil. Final maçında neredeyse sadece üç kez gittiler rakip kaleye ve bunlardan ikisini gol yapıp yine kendi ceza sahalarının önüne döndüler. 2004 Yılında Rehhagel'in Yunanistan'ı bunun bir versiyon az gelişmiş halini oynuyordu ve Avrupa Şampiyonu oluyordu, ki bu da iyi bir örnektir aslında.

İkinci örnek belki Bursaspor için daha yakın ve kıyaslanabilir olacak. Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynadığı sezonu hatırlayalım. Lig'de tamamen kendi yarı alanına kapanan rakiplere karşı sürekli hücum etmek zorunda kalan Fenerbahçe, Avrupa maçlarında farklı bir oyun sergiliyordu. Ne de olsa rakipler Inter, Chelsea ve Sevilla'ydı. Sistem yine sağlam bir takım savunmasıyla başlıyor, topu kazanıldığında bir kontra-atak olasılığı gözükmüyorsa, mümkün olduğunca çok pas yaparak topa sahip olmayı amaçlıyordu. Eldeki oyuncular da zaten pek öyle kontra-atak futboluna uygun olmayınca, disiplinli takım savunması ve topa hakim olmayı amaçlayan, böylece hücum ederken bile savunma yapmayı sağlayan oyun anlayışı başarıyı getiriyordu.

Bursaspor'un elindeki mevcut oyuncular ikinci örneği, yani disiplinli bir şekilde, kısa paslarla oyunu riske sokmadan kontrol altında tutabilecek tarzda değiller diye düşünüyorum. Volkan, Ozan, Sercan gibi isimler daha ziyade hızlı bir şekilde rakip kaleye doğru hamle yapmayı seven oyuncular. O yüzden bu isimlerin, bu sene alıştıkları yüksek mücadele gücünü sahaya yansıtmaları ve top kazanıldığında dizginleri bırakılmışcasına rakip kaleye akın etmeleri Bursaspor adına daha doğru bir seçim olabilir. Elbette bu sistemin başarılı olabilmesi için Sercan Yıldırım'ın son vuruşlarını geliştirmesi ve gol/posizsyon oranını yükseltmesi şart. Milito'nun iki kez tehlikeli bölgede topla buluşup iki golle dönmesi sanırım buna en iyi örnek olacaktır.

Buna karşılık Türkiye Ligi'nde "Şampiyon Bursaspor"a karşı önümüzdeki sene Anadolu takımları bile daha temkinli yaklaşacaklar ve hatta belki biraz da hırslı oynayacaklar, şampiyonu yenme isteğiyle. Kim bilir, belki de bugüne dek İstanbul'un büyüklerine kapandıkları gibi Bursaspor'a karşıda kapanıp, katı bir savunma yapan takımlar görebiliriz... Bursaspor'un ve Ertuğrul Sağlam'ın önündeki en büyük engellerden biri de sanırım farklı kulvarlarda farklı taktik yaklaşımlar gerektiren bu durum olacak. Şu sıralar "Beşinci Büyük" olarak gösterilen Bursaspor, bu büyüklüğü devam ettirebilmek için çok hızlı ve kalıcı bir evrim geçirmek zorunda. Ertuğrul Sağlam, bu zorlu süreci başarıyla atlatırsa bugüne kadar bir Türk Teknik Direktör'ün yakaladığı en büyük başarıyı yakalamış olacak, Türk Futbolu'nda devrimi yaratıp, sağlamlaştırarak, bir daha yıkılmayacak şekilde.

14 Mayıs 2010 Cuma

"Yunanlı" Nedir? Yenir mi?




Hep "bu son olacak bir daha yazmayacağım bunları" diyorum ama dayanamıyorum işte. Var böyle kötü huylarım. Mesela eskiden de dans gecelerinde yanlış ritmde cha-cha yapan çiftleri gidip uyarıp, düzeltesim gelirdi. Batıyor, ne yapayım!? Hürriyet gazetesinin internet sayfasında çok sık rastlıyorum bu tip hatalara. Genellikle de Hürriyet'te rastlıyorum evet, yoksa bir garezim yok Hürriyet'e karşı, yanlış anlaşılmasın. Daha önce farklı yerlerde dile getirmiştim, burada -sanırım- ilk kez yazıyorum bu konu hakkında.

Bu yazının konusu olan haberi şurada bulabilirsiniz. Mevzu basit bir dilbilgisi sıkıntısı aslında. Ama bu denli basit bir hatayı bu kadar büyük bir medya organının nasıl mütemadiyen tekrarladığına aklım ermiyor bir türlü. Başlık: Fenerbahçe'ye Yunanlı Katil. Yanlış, haliyle. Doğrusu şöyle olmalı: "Fenerbahçe'ye Yunan Katil" veya "Fenerbahçe'ye Yunanistan'lı Katil". Kaldı ki bu son yazdığım da ilk alternatif dururken biraz yersiz bir kullanım oluyor aslında. Yani aslında "Yunanlı" diye bir şey yok. İlkokul tarih kitaplarında bile "Yunan'ı denize döktük" diye okudurk.

Şöyle bir örnekle açıklayalım. Şimdi biz Türkiye'de yaşıyoruz ve genel olarak Türkiye vatandaşlarına Türk deniyor. Yabancı bir gazete bizden bahsederken "Türklü" dese ne yaparız? "Türkiye'li" olabilir evet, Türk de tamam... Ama "Türklü" epey saçma oluyor değil mi? O zaman "Yunanlı" da saçmadır. "Atlı Süvari" demek gibi bir şey. Süvari dediğin zaten atlıdır, "atlı süvari" demek abesle iştigaldir! :) "Yunanlı" demek de bundan farklı değildir. Bir de bunun çoğul sorunu var. "Yunanlılar" demeye bayılıyor gazeteler. Yok öyle bir şey! "Yunanlar" var, "Yunan"var ama Yunanlı ya da Yunanlılar yan-lış!

Üzüldüğüm nokta bu hatanın sürekli olarak tekrarlanması. Yazdım Hürriyet'e bir keresinde, kibarca uyardım, "yanlış yapıyorsunuz" dedim. Kaale alınmamış demek ki. Kusura bakmasınlar, kendi dilini bu kadar umursamayan böyle büyük medya organları olduktan sonra, kalkıp da "Türkçe ölüyor, gençler Türkçe konuşamıyor" gibi zırvalara kimse kulak asmaz. Günde şu kadar insan giriyor, bu kadar insan "tık"lıyor diye reklam yapıyorlar, ama böyle özensiz ve umursamaz davranmaya da devam ediyorlar bir yandan. Ne anlıyoruz buradan? Hürriyet gazetesinde doğru dürüst bir tane editör yok, ben bunu anlıyorum.

13 Mayıs 2010 Perşembe

İç Transfer - Dış Transfer

Çocukluğumdan beri sezon sonlarında gazetelerde çıkan transfer haberlerinde bir acayiplik hissetmişimdir. Sonraları bunun yerini bir kafa karışıklığı almıştır ve nihayetinde, aklım ermeye başladığında, ufak çapta bir kızgınlık ve bıkkınlık. Her sene defalarca rastlıyoruz bu tip haberlere ve neredeyse tümünde bir kavram kargaşasıdır almış başını gidiyor. En son örneğine bugün Hürriyet gazetesinin internet sitesinde rastladım. Buyrunuz, başlık ve haber burada.

Galatasaray, Emre Çolak'la sözleşme yenilemiş. Haber kısaca böyle. Fakat haber bu olayı bir "iç transfer" olarak tanımlıyor. Ben de diyorum ki, "böyle transfer olmaz!". Olmaz, çünkü bu bir transfer değil. Emre Çolak zaten Galatasaray'da oynayan bir oyuncu. Başka bir takımla sözleşme imzalasaydı bir transferden söz edebilirdik. Zaten sözleşmeli olduğu kulüpte devam etmek üzere sözleşmesini uzatan bir oyuncuyu nasıl "iç transfer" sınıfına sokuyoruz anlamıyorum. Ortada bir transfer yok ki içi, dışı olsun!

Transfer ne demektir ondan başlamalı sanırım öncelikle. Transfer kelimesinin anlamları arasında, devretme, aktarma, taşıma, nakletme eylemleri ve haliyle tüm bunların isim halleri de bulunmaktadır (örn: Nakil). Kısacası, transfer etmek, bir şeyi bir yerden diğerine geçirmek anlamındadır. Bankalar da para transferi ibaresini kullanır pek çok işlem için.

Buradan hareketle, ben bu iç-dış transfer kavramlarının aslen şöyle kullanılması gerektiğine inanıyorum. Muhtemelen bu terimleri vaktinde ilk kullananlar da bu şekilde tanımlamışlardır zaten:

İç Transfer:  
Bir kulübün Türkiye'de başka bir kulüpte oynayan veya bu kulüple olan sözleşmesini tamamlamış bir oyuncuyla anlaşması ve transfer etmesi. (Örn. Rodrigo Tabata G.Ant - BJK; Gökhan Ünal TS - FB)

Dış Transfer: 
Bir kulübün bir başka ülke kulübünde oynayan veya bu kulüple olan sözleşmesini tamamlamış bir oyuncuyla anlaşması ve transfer etmesi. (Örn. Nihat Kahveci, Villareal - BJK; Joao Alves -Kiralık- Man City - GS)

Bu şekilde tanımlarsak daha mantıklı bir ayrım yapmış oluyoruz. Maksat iki -suni- transfer tipinin de farklı grupları içermesi ise elbette en mantıklısı İç Transfer'in yerli, Dış Transfer'in de yabancı oyuncular için kullanılması olacaktır. Ancak ben sevgili medyamızla bir şekilde orta noktada buluşmak istediğimden yukarıdaki gibi tanımlamaya karar verdim. Kimsenin kalbi kırılmasın, herkes mutlu olsun.

30 Nisan 2010 Cuma

Erken Sönen Yıldızlar - #1

2009-2010 Turkcell Süper Lig sezonunun sonlarına yaklaşırken ortaya atılan edepsiz, ahlaksız iddiaların haricinde futbola dair, oyunun güzelliğine dair pek bir şey konuşamaz olduk. Son zamanlarda oynanan en zevkli karşılaşmalardan biri olan Galatasaray-Bursaspor maçında bile hakemin gösterdiği kartlara takılıp, müthiş hayal gücümüzü kullanarak akla hayale sığmayacak komplo teorileri üretmeyi yeğledi basınımız, maçın muhteşemliğini göz ardı ederek. Düşünün, ben ilk yarıyı arabada radyoda dinlememe rağmen yani görüntü olmamasına rağmen önümde "bu nasıl maçtır yahu neler oluyor" diyerek heyecanlandım. Bunca pozisyonun yakalandığı, ancak buna rağmen golsüz biten böylesine heyecanlı bir maçtan çıkartılacak çok fazla ders ve sonuç var aslında.

Bu sonuçlardan birine değinerek yeni bir yazı dizisi başlatmak istiyorum. Belki daha önce başkaları da yapmıştır bilemiyorum, açıkçası araştırmadım da. Ancak bu konunun defalarca üzerinden geçilmesi gerektiğine inanıyorum, zira futbolumuzun geleceği tamamen bununla alakalı. Konumuz "Türk Futbolu ve Alt Yapılar". Diyeceksiniz ki "ne alakası var Galatasaray - Bursaspor maçıyla bunun", ben de "Sercan Yıldırım" cevabını vereceğim. Başka bir ülkede olsa çoktan büyük bir yıldız olmuştu Sercan. Hem diğer ülke liglerinin bizim ligimizden daha revaçta olması, hem de maalesef bizim tam da Sercan yaşındaki futbolculara gerek duydukları eğitimi veremiyor olmamız. Örneğin rakibini birden fazla kez geçmenin gol atmayı kolaylaştırmadığını izah etmek, koşarken kalenin neresinde kaldığını nasıl anlayacağını öğretmek gibi... Sercan kesinlikle futbolumuzun önemli yıldızlarından biri olabilir. Ancak geriye dönüp baktığımızda Sercan gibi parlamak üzereyken, kaybolup giden o kadar çok yıldız adayımız olduğunu görüyoruz ki, Sercan için de endişelenmemek elde değil doğrusu. İşte bu yüzden bu yazı dizisinde zaman zaman futbolumuzdaki genel sorunlara, alt yapılarda başarılı olan futbolcuların neden ilerleyen dönemde kaybolup gittiğine, bu kaybolan yıldız adaylarından bazılarının derinlemesine incelemelerine ve eğer kendilerini geliştirebilselerdi bugün nerede olacaklarına dair tahminlere yer vereceğim. Biliyorum, defalarca tartışılan konular bunlar daha önce ama düzelene kadar tartışmaya devam etmeliyiz bence. Üstelik Galatsaray'ın Bursaspor'a "yatışını" (!), Murat Şahin'in bilerek gol yemesini ya da Bobo'nun bilerek penaltı kaçırmasını tartışmaktan iyidir sanırım, ne dersiniz?

Lütfen sizler de aklınıza gelen futbolumuzun "tam olarak parlamamış" yıldız adaylarını bana hatırlatın. Böylece bu isimleri de araştırıp, haklarında birkaç satır bir yazabiliriz. Bazı değerlerimizi ne kadar çabuk harcadığımızı hatırlatabilir belki bu yazılar ileride, kim bilir?

Bu yazı dizisinin ilk bölümünü -bence- potansiyelinin yarısına dahi ulaşamamış, kendi döneminin en büyük yıldız adaylarından birine, Okan Koç'a ayırmak istiyorum.


Okan Koç:


Rıdvan Dilmen'e vaktinde "Okan hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sorduklarında "yakışıklı çocuk" cevabını vermiş, kendine has üslubuyla. Aradan geçen yıllar ve Okan'ın gel(eme)diği nokta Rıdvan Dilmen'in neden söyleyecek başka bir şey bulamadığını izah ediyor sanki.


Doğum Yeri: Sakarya
Doğum Tarihi: 22.01.1982
Profesyonelliğe Geçiş: 1997
Profesyonel Olduğu Kulüp: Çanakkale Dardanelspor
Mevkii: 
Anlaşılmayan bir şey yoktur herhalde? :)


Henüz 15 yaşındayken yetenekleri keşfedilen Okan Koç ilk olarak Çanakkale Dardanelspor formasıyla adını duyurdu. Sürati, enerjisi ve kendine güveniyle dikkat çeken Okan, o dönemde Türkiye'nin en önemli yıldızlarından biri olarak gösterildi. Henüz Çanakkale Dardanelspor'da 17-18 yaşlarında forma giyerken, İstanbul büyüklerinin gözü Okan'ın üzerindeydi. Ancak Gençlerbirliği Başkanı İlhan Cavcav daha hızlı davranarak, Fenerbahçe yönetimiyle çok yakın ilişkileri olmasına rağmen Çanakkale Dardanelspor başkan ve yönetim kurulunu ikna etmişti ve geleceğin yıldızı Okan Koç'u Ankara'ya getirmeyi başarmıştı.


 Şaka gibi bir Dardanel kadrosu. Soldan Sağa Üst: Okan Koç, Ufuk, Gökhan Zan, Ahmet, Levent, Fevzi Elmas
Alt Sıra: Arif, Senat, Emirhan, İlkem Özkaynak, Mehmet Çoğum 


2001 Yılından itibaren Gençlerbirliği'nde top koşturmaya başlayan Okan, 2003'e kadar Türkiye Ligi ve Türkiye U-21 Milli Takımı'nda başarılı performanslar sergilemişti. Bu başarısı Galatasaray ve Beşiktaş'ı birbirine düşürmüş ve önce Galatasaray'la anlaştığı duyurulmasına rağmen neticede Beşiktaş'a imza atarak siyah-beyazlı kulubün formasını giymeye başlamıştı. Ne olduysa bu noktadan sonra oldu ve Okan'ın parlamakta olan kariyeri bir anda büyük bir düşüşe geçti. Mircea Lucescu yönetimindeki Beşiktaş kadrosunda geçirdiği ilk sezonda tam bir hayalkırıklığı yaratan Okan 2004 sezonunun başında Konyaspor'a kiralık olarak gönderildi. Burada oynadığı 12 maçta 3 gol kaydeden Okan, 2005 sezonu başında bu kez de Ankaragücü'ne kiralandı. 2005 sezonunda Galatasaray'la anlaştığı ifade edilen ve Beşiktaş ile Galatasaray arasında kısa süreli bir krize sebep olan Okan, Beşiktaş'ın izin vermemesi sonucu yeniden Ankaragücü'ne döndü. Beşiktaş'ta bulunduğu dönemde ne Lucescu ne de Del Bosque'nin gözüne girmeyi başarabilen Okan Koç bu dönemden sonra Anadolu'nun çeşitli kulüplerinde kısa süreli ve başarısız performanslar gösterdi. Sırasıyla Konyaspor, Vestel Manisaspor, Sakaryaspor ve Altay'da forma giyen Okan, son olarak Denizlispor'a transfer oldu.

Bir zamanlar müthiş sürati, cesareti ve adam eksiltme yeteneğiyle izleyenleri büyüleyen Okan Koç, İstanbul'a yenik düşen genç yıldızların arasında kaybolup giden bir isim olmaktan öteye gidemedi. Müthiş futbol yeteneğine rağmen, öğrenim, eğitim ve mentor, yani insani vasıfların eksikliği sebebiyle yolunu kaybederek bir daha toparlanamadı. Oysa doğru bir yönlendirmeyle kendi yaş grubunda Avrupa'nın en önemli isimlerinden biri olabilirdi. Okan Koç'un yaşıtlarından ve yine Sakarya'da yetişen Tuncay Şanlı bu yönlendirmeyi aldığı ve belirli bir hedefe yönelik ciddi, profesyonel bir şekilde geliştirildiği için Fenerbahçe'ye transferi sonrası bocalamadı. Tuncay'ın çıkışı İstanbul'da da sürdü ve Avrupa'ya transfer olmayı başardı. Aynı yaş grubundaki Cristiano Ronaldo, Queresma gibi örnekleri düşünürsek, Okan Koç için "keşke" ya da "eğer" diyerek karşılaştırabileceğimiz en yakın örnek belki de Tuncay Şanlı. Ronaldo ve Queresma'nın arasında oluşan büyük kariyer farkının çok daha büyüğü var şu an Okan ve Tuncay arasında. Ronaldo Real Madrid'in yıldızıyken, Queresma öyle ya da böyle Inter'in bir oyuncusu. Okan ise Tuncay'ın muhtemelen kariyerine Avrupa'da devam edeceği önümüzdeki sezon Karabükspor'da forma giyecek. Sanırım bunun Real Madrid-Inter farkından daha büyük bir fark olduğunu söyleyebiliriz.


 Okan Koç Vestel Manisaspor formasıyla Fenerbahçe'li Mehmet Yozgatlı ile mücadele ederken.


Okan Koç'un bu üzücü başarısızlık hikayesinin şu an 16-18 yaşları arasında olan genç futbolculara örnek olması gerekir. Futbol İstanbul'a transfer olmak için oynanan bir oyun değildir. Evet herkes İstanbul büyüklerinde oynamak ister elbette, ancak buralara transfer olmak Okan gibi potansiyel yıldızlar için kariyer hedefleri arasında sadece bir basamak olmalıdır, bitiş çizgisi değil. Aslında Anadolu kulüplerimizin şampiyonluk potasına girmeleri, hatta şampiyon olmaları bu tip yıldız adayları için de çok önemli. Bu konuya yazı dizimizin bir sonraki bölümünde daha detaylı olarak değineceğiz. 

Fikir ve görüşlerinizi yorumlarınız aracılığıyla bekliyorum. Teşekkürler.

29 Nisan 2010 Perşembe

DEFCON

http://www.indianamilitia.org/files/dhs_official_color_code_chart.jpg 

Okuyucu Uyarısı: Bu yazı bir futbol yazısıdır. Ve bu uyarı yazının tümü kaleme alındıktan sonra başa dönülerek buraya yazılmıştır. Eğer ...

a) futbolun masa başında oynanan bir oyun olduğuna inanmıyorsanız (aferin size)
b) komplo teorilerinden sıkıldıysanız
c) Türkiye'deki futbol kulüplerinin yöneticilerinden fena halde ayar alıyor ama bugün sinirlenmek istemiyorsanız
d) spor basınına düşen bombalardan size de gına geldiyse...

...lütfen yazının son paragrafına geçiniz.. Oraya kadar olan kısım sizi ilgilendirmiyor. Öyle ki, ben bile sinirlendim yazarken, boşverin okumayın daha iyi.

2. Dünya Savaşı'nın bitmesiyle birlikte ABD ve SSCB yeni dünya düzeninde iki süper güç olarak ortaya çıkarlar. Çünkü ellerinde savaşı bitiren, nükleer silahlar vardı. Çok zıt ideolojilere sahip bu iki dev arasında bir savaşın patlak vermesi çok da uzun sürmedi. Ancak yarım asır boyunca bütün dünyaya "kıyamet" korkusu yaşatan bu soğuk savaş, beklenenin aksine ve defalarca çok yaklaşılmasına rağmen bir nükleer felaket doğurmadı. ABD, bu dönemde neredeyse her dakika patlak veren krizlerdeki süreci tanımlamak ve bir nükleer savaşa ne kadar yaklaştıklarını görmek için DEFCON sistemini geliştirdi. Bu sistem 5 kademeden oluşuyordu ve DEFCON 5 aralarında en güvenlisiydi. DEFCON 2'de nükleer başlıklı Kıtalararası Balistik Füzeler hazır hale getirilirken, DEFCON 1 konumunda ABD başkanı bir düğmeye basarak bu füzeleri ateşliyor ve nükleer savaşı başlatıyordu. Daha doğrusu plan buydu.... Tabii, sonrasında da "elveda Dünya".


DEFCON Tehlike Tablosu'nun soğuk savaş sonrası terörist saldırıya uyarlanmış hali...
(http://www.indianamilitia.org/files/dhs_official_color_code_chart.jpg)

Ankaragücü Asbaşkanı Atalay'ın hafta başındaki ilk demeçleri gündeme bomba gibi oturdu ve gerek içerik, gerek üslup ve en önemlisi söylemeye çalıştığı şeyi ifade ederken seçtiği kelimelerden dolayı bir kriz ortamı yarattı. Tıpkı soğuk savaş döneminde ABD ve Rusya arasında oluşan krizler gibi. Süreci incelediğimizde ilk agresif tutumun, en azından kamuoyuna yansıyan ilk agresif tutumun, Ankaragücü tarafından geldiğini görüyoruz. Zira Atalay'ın söylemleri yenilir, yutulur cinsten değil. Fenerbahçe bu sözlü saldırıya cevap vermekte gecikmiyor ve içinde -direkt saldırı teşkil etmese de- "şerefsiz, namussuz" gibi ibareler geçen bir bildiri yayınlıyor. Son dönemde Fenerbahçe - Beşiktaş maçı ve sonrasında gelişen olaylar neticesinde zaten tüm kulüplerin otomatikman gerilip, DEFCON 4 seviyesine geçtiklerini düşünürsek, Fenerbahçe ve Ankaragücü bu saldırı ve ardından gelen misilleme sonrası DEFCON 3 seviyesine kadar inmiş oldular. Soğuk Savaş dilinde bu şu anlama gelmektedir. ABD, nükleer silah yüklü uzun menzil bombardıman uçaklarını havalandırıp harita üzerinde "fail safe" adı verilen ve geçtikten sonra geri dönüşü olmayan önceden belirlenen koordinatların sınırına kadar gönderir. Uçak gemileri ve denizaltılar önceden belirlenen hedeflere en etkin saldırıları yapabilecekleri noktalara doğru hareket etmeye başlar. Ordu alarma geçer ve eli tetikte beklemeye başlar.


Genellikle Ankaragücü ve Fenerbahçe arasında yaşanan bu tip sözlü savaşlar belirli bir şablonda ilerler ülkemizde. Bir taraf saldırır, diğer taraf cevap verir, yetkilileri soruşturma yapmaya davet eder ve krizi başlatan sözleri sarfeden kişiye karşı dava açar. Bu noktadan sonra genellikle kriz durağan bir hal alır ve özellikle konuyu ilk açan taraf sessizliğe bürünür. Çünkü zaten amaç ortamı germek ve karıştırmaktır en baştan beri ve bu amaca ulaşılmıştır. Ancak bu sefer bu şablonun dışına çıkıldı. Atalay, Fenerbahçe'nin cevabından sonraki gün yine mikrofonların başına geçti ve kendisinin de Fenerbahçe kulübüne dava açacağını ifade etti. Bu hareket krizi eskale etmek, yani bir adım daha ileri götürmek anlamına geliyor. Kullandığı ifadeler yine zehir zemberek. Fenerbahçe'yi maçı sabote etmek ve kendi lehine çevirmek adına Ankaragücü oyuncularına müdahale etmekle suçluyor. Fenerbahçe ise bu kez sessiz kalıyor ve cevap vermiyor. Ancak yine de Fenerbahçe'nin artık DEFCON 2 konumunda olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani artık kıtalararası füzeler ateşlenmeye hazır şekilde bekliyor, uçak gemilerindeki tüm uçaklar hazır hale getiriliyor. Artık "kıyamet" sadece bir düğme uzaklığında. Bu tip krizler soğuk savaş döneminde hiç kimse DEFCON 1'e geçmeden bir tarafın veya bazı durumlarda her iki tarafın birlikte geri adım atmasıyla soğutulur ve nükleer savaşın önüne geçilirdi. Fenerbahçe, Ankaragücü krizinin seyri ise iki önemli tarihe ve bu tarihlerde kulüplerin izleyecekleri politikalara bakıyor.

İlk önemli tarih karşılaşmanın hakeminin açıklanacağı gün, yani önümüzdeki hafta Çarşamba, Perşembe günleri. Bu günlerin birinde özellikle Ankaragücü cephesi Atalay üzerinden yeni bir saldırıya geçebilir. Atalay daha önce bahsettiği komplo teorileriyle, gerçekleşen hakem atamasını ilişkilendirebilir. Fenerbahçe bu hareketi, hakemi etki altına almaya yönelik bir tutum olarak değerlendirerek, karşı saldırıya geçebilir. Bu durum krizi bir adım daha öteye götürecektir. Bu tarihte Ankaragücü'nün geri adım atma şansı da var elbette. Yapılan hakem atamasının aldıkları duyumlarda belirtilen isimler olmadığını belirten (muhtemelen Aziz Yıldırım'ın bizans oyunlarının bu kez işe yaramadığını da içeren) bir basın açıklaması, Ankaragücü'nün krizi daha fazla ileri götürmek istemediği şeklinde yorumlanmalıdır ve Fenerbahçe cephesinden bu tip bir bildiriye gereksiz bir misilleme gelmemelidir.

Ancak, esas bomba elbette maçtan sonra patlayacak. Kimin kazandığının önemi olmayacak ve kaybeden taraf mutlaka hakemi de, maçtan önce yaratılan bu kriz ortamını da içeren söylemlerde bulunacak. Fenerbahçe kaybederse yıkım çok daha büyük olabilir. Hele ki şampiyonluk bu maçla kaybedilirse Fenerbahçe'nin DEFCON 1'e geçip elindeki tüm kitle imha silahlarını ateşleyeceğini söyleyebiliriz sanırım.

Bu krizin nasıl ilerlediğini ve ne şekilde sona ereceğini önümüzdeki gün ve haftalarda izleyerek öğreneceğiz. Bu olaylardan şu ana kadar öğrendiklerimizin en önemlisi sanırım Ankaragücü'nün önümüzdeki seneye yaptığı yatırımdır. Belli ki genç Ahmet Gökçek kulübünü "büyük kulüpler" mertebesine sokmaya kararlı ve kurduğu ittifaklarla yavaş yavaş elini güçlendirmeye çalışıyor. Hakemlerle, Fenerbahçe'yle ilgili agresif söylemlere girerek bu alanda da tecrübe kazanmaya çalışıyor; biliyor ki ileride lazım olacak. Yeni Dünya düzeninde ABD'ye rakip olacak yeni süper güç ülkesinin kim olacağı tartışılırken, futbolumuzda şampiyon olmadan "ben de büyüğüm" demeye başlayan bir başkan boy göstermekte. Umarım başında bulunduğu kulübün tüm bu kargaşa ve gereksiz beyanatlar olmadan da ülkenin en büyük kulüplerinden biri olduğunu bir an önce farkeder de, kulübü kendi mentalitesine uygun hale getirip çirkinleştirmek yerine, kendisi o kulüpten bir şeyler öğrenir tez zamanda. - SoN


Yazının başında yaptığım uyarıyı dikkate alan değerli okuyucular!

Nihayet sizi ilgilendirmeyen kısımları geride bıraktık. Bir deneyin belki bunlar daha çok ilginizi çeker. Soğuk Savaş konusu gündeme gelmişken, bu konuyla ilgili başarılı bir kaç filmden bahsetmek lazım. Şimdilik sadece isimlerini veriyorum, siz izleyedurun ben de bu konuda bir yazı hazırlayayım izninizle.

"Dr.Strangelove or How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb"  - 1964
Ynt: Stanley Kubrick, Oyn: Peter Sellers

 Peter Sellers ve Dr.Strangelove'dan bir sahne
http://nighthawknews.files.wordpress.com/2008/12/dr-strangelove1.jpg 


"War Games" - 1983
Ynt:  John Badham, Oyn: Matthew Broderick

War Games filminde Matthew Broderick, evdeki bilgisayarından DEFCON'a bağlanırken.
http://blogs.amctv.com/scifi-scanner/wargames560.jpg 


"Fail Safe" - 2000
Ynt: Stephen Frears, Oyn: Richard Dreyfuss, George Clooney, Harvey Keitel, Don Cheadle

"Fail-Safe" ve muhteşem oyuncu kadrosu
http://www.gilamovies.com/movie_images/movie_687/failsafe.jpg 

23 Mart 2010 Salı

Güneş'li Trabzon Günleri

Genel olarak Türk insanında sıkça rastladığımız "kısa vadeli düşünme", "acele -ve genelde yanlış- karar verme" ve "çabuk gaza gelme" özellikleri sağolsun futbolculara, yöneticilere, hakemlere ve en önemlisi de teknik adamlara hemen bir takım sıfatlar yapıştırıveriyoruz. Bu sıfatların bazıları göreceli oluyor (25 yaşındaki Semih Şentürk'e "genç" demek), bazıları erken (Bülent Uygun'a henüz ilk "başarılı" sezonun sonunda "yeni Fatih Terim"), bazıları da fazlasıyla abartılı oluyor. Daha önce burada Mustafa Denizli'ye "Türkiye'nin yetiştirdiği en büyük teknik adamlardan biri" denilmesine değinmiştim. Bu konudaki görüşlerim halen değişmedi. Bundan bir kaç ay öncesinde bana Şenol Güneş'i sorsanız ve O'nun hakkında "Türkiye'nin en başarılı teknik adamlarından" deseniz, yine abarttığınızı söylerdim. Ama işte bu fikrim yavaş yavaş değişiyor.

(www.sporsitesi.com)

Şenol Güneş'in teknik direktörlük kariyeri Trabzonspor'un 1996'da şampiyonluğu Fenerbahçe'ye kaptırmasıyla sorgulanmaya başladı. Şenol Güneş için beraberliğin bile Trabzonspor'u büyük ölçüde şampiyon yapacağı bir maçı, kendi sahasında 1-0 önde götürmesine ve rakibe doğru düzgün pozisyon vermemesine rağmen gereksiz yere hücum ederek kaybettiği söylendi. Biraz da doğruydu sanki. Şenol Güneş belki de o karşılaşmada takımını dizginleyememişti. Belki de o haftaya kadar kendisine yapılan en büyük eleştirinin, "1-0 öne geçince hemen takımı geri çekiyor" eleştirisinin etkisinde kaldı ve kendisini maçtan sonra ağır şekilde eleştiren medyanın tuzağına düştü. Nedenini bilmiyoruz ama şu bir gerçek: Şenol Güneş'in kariyeri bu maçtan sonra duraklama dönemine girdi. Milli Takım'ın başına getirilmesi inanılmaz tepki aldı. Ne de olsa halen 1996'daki o maçla hatırlıyorduk O'nu. Tecrübesi yok, doğru düzgün bir başarısı yok dendi; yetmedi karizmaya, vizyona yüklenildi. Hatta saçını yandan taraması ve jöle kullanmaması bile eleştiri sebebi olabildi. Bu böyle sürdü gitti... Ta ki Milli Takım'ı 2002 Dünya Kupası Finalleri'ne götürünceye kadar. Kore ve Japonya'daki o muhteşem heyecanı hepimiz yaşadık, halen hatırladığımızda tüylerimiz diken diken oluyor. Dünya üçüncüsü takımın teknik direktörü hakkında çoğumuz o gün bile "çok iyi bir adam; çok iyi niyetli. Ama milli takım teknik direktörlüğü Şenol Güneş'in işi değil" diyorduk. Bu başarıyı "Fatih Terim'in Galatasray'da yaptıklarının uzantısı" olarak değerlendiriyor, Şenol Güneş'e hakkını bir türlü teslim etmiyorduk.

O kadar acayip bir durumdu ki, Dünya üçüncüsü Türkiye'nin teknik direktörü bu işten ayrıldıktan sonra bir daha doğru düzgün bir takımın başına geçmedi. Benim bildiğim, normalde böyle adamlar özellikle milli takımlar düzeyinde kapışılır, en azından Afrika'da çıkış arayan ülkelerin başına getirilir ya da bir sonraki Dünya Kupası'na gidecek bir Asya takımıyla anlaşır. Oysa Şenol Güneş inzivaya çekildi... Belki bir kaç deneme yapmıştır, hatırlamıyorum tam olarak ama en son bildiğim Kore'de bir takım çalıştırdığı; sanırım FC SEOUL.

Gelelim neden bu fikirlerimin yavaş yavaş değiştiğine... Trabzonspor'un Şenol Güneş geldikten sonraki grafiğine baktığımız zaman büyük bir başarı görüyoruz. Bunda herkes hemfikir. Bu durumu yine "yeni teknik direktör, yeni heyecan" klişesiyle açıklayanlar olduğu gibi, "Türkiye'nin kahramanı Şenol Güneş'in sihirli değneğine" bağlayanlar da var. Ben Şenol Güneş'in çok büyük bir teknik direktör olduğunu halen söyleyemiyorum. Ancak bu haftasonu oynanan Trabzonspor-Galatasaray karşılaşmasını izledikten sonra Şenol Güneş'i bugüne dek fazlasıyla hafife almış olduğumu, yanıldığımı farkettim ve bu durum bende değişik bir tatmin, mutluluk yarattı. Trabzonspor bu sene bu ligde izlediğim en iyi oyunlardan birini yansıttı sahaya o akşam. Minimum bireysel hata, takım halinde ve bireysel olarak cesur bir oyun anlayışı, muhteşem bir kaleci ve iştahla, ısırarak oynayan oyuncular.Attıkları golü, Onur'un kurtardıkları ve orta sahadaki akıllı ayaklarından gelen paslarla girdikleri pozisyonlar sanırım bu şekilde özetlenebilirdi. Hata yapmadılar mı? Elbette yaptılar. Ancak o kadar iyi bir oyun vardı ki sahada normalde en ufak hatada stadı inleten Trabzon seyircisi bile bunları farkedemedi; öylesine büyülenmişti herkes. Şenol Güneş'in bu takıma oynattığı oyundan dolayı tebrik edilmesi lazım. Her şeyi bir kenara bıraktım, istisnasız her pozisyondan sonra oyuncularına saha kenarından pozisyona üzülmeyi, sevinmeyi, hakeme tepki göstermeyi bırakıp bir an önce savunmadaki yerlerini almaları için uyarması bile ne denli konsantre olduğunu gösteriyor bize. Takımını düşünen profesyonel bir oyuncunun bu tip anlarda ilk düşünmesi gereken temel olguyu, oyundan kopmamayı bıkmadan usanmadan tekrar edip öğretmeye çalıştı Şenol Hoca maç boyunca. Bunda büyük ölçüde başarılı olduğunu da gördük. Burak, Colman, Alanzinho gibi adamlardan oluşan bir orta sahayla Galatasaray beklerine ve stoperlerine topla çıkma şansı tanımadı Trabzonspor, oyun disiplininden kopmadıkları için

Elbette bu harika karşılaşmada Galatasaray'ın da güzel oyunundan bahsetmemiz gerekir. Trabzonspor'a göre daha bireysel ama aynı derecede mücadeleci bir oyun sergilediler. Elano'nun bile müthiş bir hırsla savaştığını gördük. Caner'in hücüma katkısına, Gio Dos Santos'un süratle bezenmiş becerilerine, Sabri'nin geçirmekte olduğu olağanüstü mutasyona şahit olduk. Bu takımın bir numaralı santrforunun kesinlikle ve kesinlikle Baros olduğunu, Jo'nun iyi ki sadece kiralık alındığını olduğunu bir kez daha anladık. Keşke Fenerbahçe için de buna benzer şeyler söyleyebilseydik de haftasonundaki derbi için puan cetveline etkisi haricinde farklı heyecanlar duyabilseydik oyun namına.

Neyse, Şenol Güneş diyorduk biz esas... İnsani yönlerini, mikrofon ve kamera karşısındaki dürüstlüğünü, en önemlisi de kendini değiştirmeden, şov yapmadan, olduğu gibi davranıyor olmasını takdir etmişimdir her zaman. Bunca sene eleştirdikten ve beğenmedikten sonra şimdi mesleki olarak da iyi işler yaptığını farkedince, yanıldığıma sevinmem sanırım yine Türk insanına has "her zaman mağdurun yanında olmak" adlı bir özellikten kaynaklanıyor. Umarım Şenol Güneş beni ve benim gibi zamanında kendisini başarılı bulmamış herkesi yanıltmaya devam eder. Başarıyı bu camiadaki bir çok insandan daha fazla hakettiğine eminim. Böylece belki önümüzdeki yıllarda Trabzonspor'da ya da başka takımlarda elde edeceği başarılarla Şenol Güneş için "ülkemizin yetiştirdiği en başarılı teknik direktörlerden biri" diyebiliriz; tıpkı şu anda "bu camiadaki en düzgün adamlardan biri" diyebildiğimiz gibi.